Evrime farklı bir bakış: Aşıların güvenliğini sağlayan ‘ilkel’ hayvan

YORUM | BETÜL GÜL 

Tüm dünyada aşıların güvenliği, yaklaşık 450 milyon yıldan beri nesli devam eden at nalı yengecinin (Limulus polyphemus) vücudundaki bir sistemle sağlanıyor. Bir tür bakteriyel toksin olan endotoksin, sterilizasyon işleminden sonra da aşıların içinde kalabiliyor. Endotoksinin fazla miktarda kana karışması ölüme bile yol açabiliyor. At nalı yengecinin mavi kanının ilginç bir özelliği var: Hayvanın kanında endotoksin bulunması bir dizi reaksiyonu tetikliyor ve endotoksinin etrafında jel gibi bir pıhtı oluşuyor. Jelin miktarı da endotoksin yoğunluğuna bağlı olarak değişiyor. İlaç firmaları, uzun yıllardan beri üretilen aşılarda endotoksin olup olmadığını tespit etmek için at nalı yengecinin kanındaki bu sistemi kullanıyor. LAL testi olarak bilinen testle trilyonda birden az yoğunluktaki endotoksin bile tespit edilebiliyor! Kısa süre önce CBC’ye konuşan New Jersey Yaban Hayatı Koruma Vakfı’nın yöneticisi David Wheeler bu konuda şunları söylemişti: “Çok eski zamanlardan kalma bu hayvanın süte benzeyen mavi kanı onu modern bir tıp harikası yaptı.”

Fosil kayıtları, günümüzdeki ana hayvan gruplarının çoğunun yaklaşık 540 milyon yıl önce başlayan Kambriyen devrinde ortaya çıktığını gösteriyor. Bugünün böcekleri gibi bileşik gözlü eklem bacaklı trilobitler, balıklar (Metaspriggina), denizyıldızlarının da dahil olduğu derisi dikenliler grubundan hayvanlar ve daha pek çok canlı jeolojik açıdan kısa sayılan bir sürede sahneye çıktı. (Kambriyen öncesinde yumuşak bedenli, çok hücreli canlıların fosilleri görülüyor.)

Bilimsel verilere göre, bugüne kadar birçok kitlesel yok oluş meydana geldi ve Dünya’daki türlerin çok büyük kısmının soyu tükendi. Fakat nesilleri milyonlarca yıldan beri devam eden çok sayıda canlı var. At nalı yengeci de bunların arasında. 2008 yılında Kanadalı bilim insanlarının 445 milyon yıllık at nalı yengeci fosilleri buldukları söylenmiş, araştırmaya dair Kanada’nın Royal Ontario Müzesi’nden yapılan açıklamada günümüzün at nalı yengeçlerine olan benzerliklerinin aşikâr olduğu belirtilmişti. Yakın bir geçmişte, Chicago Üniversitesi’nden Prof. Michael Coates ve meslektaşlarının araştırmasıyla gündeme gelen 360 milyon yıllık taşemen fosili de bugünün taşemenlerine çok benziyor. Yeni Zelanda’da yaşayan bir tür sürüngen olan tuatara yaklaşık 150 milyon yıllık fosiline, ıstakoz 110 milyon yıllık fosiline, deniz kaplumbağası en az 120 milyon yıllık olduğu belirtilen fosiline benziyor. İngiltere’nin Bristol Üniversitesi’nden Dr Max Stockdale’nin bu ay Communications Biology’de yayınlanan araştırmasına göre, dinozorların yaşadığı Jura devrine ait yaklaşık 200 milyon yıllık timsah fosillerinin çoğu  günümüz timsahlarına çok benziyor.

437 milyon yıllık iki akrep fosilini inceleyerek araştırma sonuçlarını 2020’de Scientific Reports’ta yayınlayan Ohio Eyalet Üniversitesi’nden Prof. Loren Babcock ve ekibi, bu fosillerin bilinen en eski akrep türüne ait olduğunu tespit etti. Araştırma ekibi makalelerinde, “dolaşım, solunum ve sindirim sistemlerinin unsurları korunmuş ve bunlar esasen günümüz akreplerininkinden farksız” diyor ve devamında suda yaşayan akrabalarıyla benzerlikleri de olduğunu belirtiyor. (Bugünün at nalı yengeçlerininki gibi bileşik gözleri var.) Milyonlarca yıl öncesinden kalan fosillerine benzeyen canlıların listesi uzayıp gidiyor. Listede birçok böcek türü ve birçok bitki türü de var. 1938’de canlı bir örneği yakalanana kadar soyunun tükendiği sanılan, et yüzgeçli balıklar sınıfından “coelacanth” da var listede. Stanford Üniversitesi Genetik Bölümü’nden Dr. James P. Noonan ve meslektaşları, Genome Research adlı akademik dergide yayımladıkları makalelerinde, bugün yaşayan iki coelacanth türünün de dikkat çekecek derecede fosil akrabalarına benzediğini, yapılarının 360 milyon yılda çok az değiştiğini ifade ediyor.

Devoniyen devrinde (419-359 milyon yıl önce) yaşamış, coelacanthlar gibi etyüzgeçliler (Sarcopterygii) sınıfından olan bazı balıkların fosillerini ve bilinen en eski tetrapodların (dört uzuvlu omurgalıların) fosillerini inceleyen bilim insanları, kara omurgalılarının etyüzgeçli balıkların soyundan çıktığını düşünüyor. 22 Ocak’ta Harvard Üniversitesi’nden yapılan yeni bir açıklamada, ilk tetrapodların büyük bir semender ve timsahın karışımına benzedikleri dile getirildi ve Doç. Dr. Stephanie Pierce yönetimindeki bir araştırma ekibinin, fosil tetrapodlardan ikisinin (Acanthostega, Pederpes) ve yakın akrabaları olduğu belirtilen fosil balık Eusthenopteron‘un yüzgeç, uzuv kemiklerinin, eklemlerinin, kaslarının üç boyutlu dijital modellerini inceledikleri dile getirildi. (Üniversitenin açıklamasında, ekibin birkaç yıl boyunca bir yüzgecin az sayıdaki basit kasının bir tetrapod uzvunun türlü türlü işlevi gören düzinelerce kasına nasıl dönüştüğü sorusunu cevaplamaya çalıştığı belirtiliyor.)

Araştırma sonuçlarını 22 Ocak’ta Science Advances’ta yayımlayan ekip, 365 milyon yıl önce yaşamış olan Acanthostega‘nın ve 348-347 milyon yıl önce yaşamış olan Pederpes‘in uzuvlarının karada hareket etmekten çok suyun içinde öne ve arkaya ilermeye uygun olduğunu tespit etti. Yaklaşık 385 milyon yıl önce yaşamış olan etyüzgeçli balık Eusthenopteron‘un yüzgecinin işleyişinin ise, günümüzde yaşamaya devam eden ve coelacanthlar gibi milyonlarca yıllık fosillerine benzeyen akciğerli balıklarınki gibi olduğu belirlendi.

19 Ocak’da Almanya’nın Konstanz Üniversitesi’nden yapılan açıklamada, bütün amfibilerin, sürüngenlerin, kuşların ve memelilerin etyüzgeçli balıklar sınıfından soyu tükenmiş bir balığın neslinden çıktığı ve akciğerli balığın hala soyu tükenmiş o balıklara benzediği  dile getirildi. (Birçok balık hava soluyabiliyor. Akciğerli balıklar da bunların arasında,  solungaçlarının yanı sıra akciğer vazifesi gören hava keseleri var.) Etyüzgeçli balıklardan olan coelacantlar ve akciğerli balıklar, Devoniyen devrinden beri çok az değişim gösterdi; coelacanth ve akciğerli balık olarak kaldılar.

Fakat bütün bu süre zarfında, çeşit çeşit amfibiler (kurbağalar vs.), sürüngenler (dinozorlar, kaplumbağalar, yılanlar vs.), çeşit çeşit  kuşlar ve memeliler ortaya çıktı. Sadece bu gerçek bile meydana gelen değişimlerin rastlantısal olamayacağını gösteriyor!

Chicago Üniversitesi’nden fosil bilimci Prof. Neil Shubin şöyle söylüyor: “Karada yürüyen hayvanlar yerçekimiyle başa çıkmalı; hava, su gibi onları kaldırmaz. Ayrıca, hayvanlar karada kuruyabilir. Bu özellikle tehlikeli, çünkü birçok temel metabolik işlem için su gerekir. Tabii, suda solunum da karadakinden farklı. Hava soluyan hayvanların, oksijeni çekmek için solungaçlardan daha etkin bir yönteme ihtiyacı var.” Shubin, karada yaşayan hayvanları balıklardan ayıran çok sayıda özellik olduğunu belirtiyor: “Parmaklı uzuvlar, boyunlar, omurlarının arasında kemiksi bağlar olan bel kemikleri, kemiksi iç kulak, büyük kürek kemiği, kaburgalar…” Değişmesi gereken sadece anatomik yapılar değil yani… Ekibiyle birlikte, günümüzde yaşayan az sayıdaki etyüzgeçli balık türünden bazılarının beyin yapısını inceleyerek araştırma sonuçlarını eylül ayında Royal Society Open Science’da yayınlayan Edinburgh Üniversitesi’nden Dr. Tom Challands, karada yaşamaya başlamasıyla hayvanların beyinlerinin de değişmesi gerektiğini vurguluyor; farklı duyusal işleme, farklı hareket ve denge kontrolü gibi değişimlerin olması gerektiğini ifade ediyor.

“… Evet, Kadîr-i Zülcelâlin iki tarzda icadı var:

Biri ihtirâ’ ve ibdâ’ iledir. Yani hiçten, yoktan vücut veriyor ve ona lâzım her şeyi de hiçten icad edip eline veriyor.

Diğeri inşa ile, san’at iledir. Yani, kemâl-i hikmetini ve çok esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakik hikmetler için, kâinatın anâsırından bir kısım mevcudatı inşa ediyor; her emrine tâbi olan zerratları ve maddeleri, rezzâkiyet kanunuyla onlara gönderir ve onlarda çalıştırır.” (Risale-i Nur Külliyatı, 23. Lem’a)

“…’Bir varlık bir bütünse, elbette bir tek elden ortaya çıkmış olabilir.’ cümlesi, doğrulanmış bir kaidedir. Bilhassa o varlık, gayet mükemmel bir intizama ve hassas bir ölçüye sahipse, her şeyle irtibatı bulunan bir hayata mazhar ise bu açıkça, onun ayrılık ve karışıklık sebebi olan farklı ellerden çıkmadığını, kudret ve hikmet sahibi bir tek el tarafından yaratıldığını gösterir. O halde, o muntazam, ölçülü ve vahid varlığı; sayısız, cansız, cahil, sınırları aşan, şuursuz, karmakarışıklık içinde, kör ve sağır tabii sebeplerin karmakarışık ellerine- sayısız imkan yollan içinde ve bir araya gelip karışmaları ile o sebeplerin körlüğü, sağırlığı arttığı halde- isnat etmek, yüz imkansızlığı birden kabul etmek kadar akıldan uzaktır.” (Kısmen Sadeleştirilmiş Lem’alar, 23. Lem’a)

1 YORUM

  1. Kainattan derledigi deney ve gozlemle dogrulayan yeryuzu halifesi insan bu bilgiyi hayatını kolaylastırmak icin teknolojiye donusturdugunde aynı seyi yapıyor mesela makina elemanlarını tasarlayıp bu elemanlardan makinalar sistemler kuruyor . makinadan makinaya bu elemanlar degismiyor. Yazılımdada oyle reusable code compomentler yapıyor

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin