Eski hal muhal!

YORUM | M. NEDİM HAZAR

Osmanlı’nın yüzyıllar süren iktidarının sonrasında kurulmaya çalışılan yeni, modern ve daha insani bir sistem tartışmasının yapıldığı günlerde Bediüzzaman’a şöyle bir soru sorulur:

“Acaba daha Sultan Hamid gibi padişah tahta çıkmayacak mıdır? Eski hâl hiç olmayacak mıdır?”

Pir-i Mugan’ın bu suale verdiği cevap asrı aşan bir dehanın ve projeksiyonun pratiği gibidir:

“Acaba sizin şu siyah çadırınız parça parça edilip yandırılırsa, külü havaya savrulursa, o külden yeniden çadır edip içinde oturmak kâbil midir?”

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Münazarat isimli, büyük bir devletin muhasebesinin yapıldığı eserinde aktarır bunlar Said Nursi.

Münazarat pek çok açıdan enteresan bir eserdir. Muhteva ve içeriğiyle Risaleler ile Eski Said’in durduğu entelektüel konum arasında bir yerde durur ve adeta bir geçiş muhasebesi yapar sayfalar boyunca. Bediüzzaman şaşırtıcı bir şekilde günün klasik İslam anlayışının çok üzerinde modern ve geleceğe uygun bir perspektiften bakar hadiselere.

Bu noktada kısa bir arka plan vermek gerekiyor.

Bediüzzaman’ın erken dönem eserlerinde gözümüze çarpan temel unsurlardan biridir “mevcut düzenin sorgulanması ve bu bağlamda daha iyinin aranması”.

Münazarat’ta geçtiği üzere Hz. Bediüzzaman Mardin’de bulunduğu sıralarda biri Cemaleddin Afganî’ye, diğeri Sünusî tarikatına bağlı iki dervişle karşılaşır ve bu iki seyyahın İslâm Birliği düşüncesinden etkilenir. Aynı dönemde (1911) güncel medyayı da yakından takip etmektedir. Bu meyanda Namık Kemal’in “Rüya” adlı makalesini okur. Zihninde hürriyet ve fikir mücadelesine dair yepyeni vadiler açılır.

Mevcudu sorgulayan ve daha belki en iyisini arayan bir bağlam olarak özetleyebileceğimiz bu perspektif Risale-i Nur’un temel disiplinine geçmeden önceki son eşiktir belki de.

Bediüzzaman Münazarat’ta klasik anlamda eleştirel düşüncenin örnekleri meyanında mevcut toplum yapısındaki dönüştürücü ve kısıtlayıcı güç kaynaklarını analiz eder ve bu bağlamda feodalite, totaliterlik, ataerkil liderlik gibi kavram ve sıfatları yerli yerinde analiz eder, yepyeni bir anlayışla tefsir eder. Mer’i algıya çok uygun olmayan bu tekniği eleştirel bir üslupla bağlayarak gerçekte nasıl olmaları gerektiğini de gösterir.

1910’lu yılların bidayetinden itibaren, hürriyet, meşrûtiyet, demokrasi, parlamenter sistemin eskiye nazaran üstünlüğünü, güzellik ve nimetlerini önemle vurgular. Bu yeni kavramların getirilerini anlatmak için tabiri caizse bir turneye çıkar. Niyeti başta kendi talebeleri olmak üzere, kanaat önderleri, aşiret mensup ve liderleri, fikir erbabı ve hatta din alimlerine izah etmektir.

İşte bu dönemde iletişim halinde olduğu kişiler kendisine, eski hal (padişahlık, istibdat, tek adamlık) ile yeni hali (meşrutiyet, demokrasi ve parlamenter sistem) sorar. Başlıktaki cümle de orada ortaya çıkar.

Bediüzzaman az, öz, kısa ve veciz bir cümle ile toplumun ve Osmanlı devletinin akıbetini özetler:

“Eski hal muhal; ya yeni hal veya izmihlâl!”

İzmihlal…

Mehmet Akif Ersoy bu kelimeyi İstiklal Marşı içinde kullanacaktır, takriben 10 yıl filan sonra ve malum olduğu üzere “izmihlal”, çökme, yıkılma, yok oluş demektir.

Kestirmeden, beliğ ve net bir ifade: Ya yeni sistem, ya toptan yok oluş!

Eski halden kasıt baskı, zorbalık, ilkel ve keyfi bir yönetimdir. Bir kişinin iki dudağı arasına sıkışmış adalet, hak ve özgürlükleri ifade eder eski hal. Hak, hukuk, kanunun neredeyse tamamen bitişi demektir. Zulüm ve diktatörlüktür.

Güncel tabir ile hesap vermenin olmadığı, şeffaflık ve sorgulamanın suç sayıldığı bir tek adam rejimidir eski hal. Bütün gücün, yetkinin tek kişide (üstelik hiçbir şekilde hesap vermeyen ve hesap sorulamayan) olması demektir.

Yeni hal ise bunun mefhum-u muhalifi, yani simetrisidir tabiri caizse.

Başta özgürlük ve cumhuriyet.

Demokrasi ve istişare. Sorgulama, hesap sorma ve hesap verme.

Hukukun üstünlüğü, tam adaletin tesisi.

Hürriyet, demokrasi, meşveret, şeffaflık, sorgulama. Vicdan, ifade, yaşama hürriyeti.

Kuvvetlerin birbirinden ayrılma prensibi. Yani inhisar-ı kuvvet!

En tepeden en alta denetim ve korkusuzca sorgulama. Çok seslilik ve eşit katılım.

Bediüzzaman terakkinin bu yoldan geçtiğini çok iyi anlamıştır. Aksi yol tekamül değil tefessüh ve bozgundur.

Ve açıkçası bu unsurlar Osmanlı’nın hayata geçirip uygulayamadığı için tökezleyip, nihayetinde tepetaklak indiği unsurlardır.

Yeni hal ile izmihlal iki yoldur esasen. Ve ülke geçtiğimiz yüzyılın başında bu kavşakta karar vermek durumunda kalmıştır. Elbette vaziyetin kaderdenk noktası da vardır ama bu mevzu en azından bu yazının konusu değildir.

Osmanlı yeni hal diyemediği için yuvarlanıp gitmiştir.

Bugün aradan yüz yıldan fazla bir zaman geçti ve toplum (belki de tüm dünya) yine aynı kavşağa geldi.

Bütün toplumlar, özelde Türkiye, tam da bugünlerde ya yeni hal ya izmihlal tercihi yapma noktasına geldi. Bu sebeple çok daha sathi ve basit meselelerle uğraşmak anlamsızdır. Bilmem hangi bakanın istifası, kabinenin değişimi filan… Bunların hiçbiri toplumu kurtaracak çare değildir. Hatta pansuman bile değildir.

Amerika bu tehlikeli kavşağı şimdilik bir şekilde geçti gibi görünüyor.

Toplum tuhaf şekilde bugüne kadar eski hali tercih etti ya da ettirildi, bunu henüz tam olarak kavradığımı söyleyemem. Ama şunu net bir şekilde söyleyebilirim:

Eğer yeni hal diyemiyorsak izmihlale uğramak kaçınılmaz olacaktır. Son sürat gittiğimiz istikamet böyledir.

Hak, hürriyet, demokrasinin yokluğu ve istibdat, totaliter anlayış, diktatörlük, keyfilik, hukuksuzluk, adaletsizlik sarmalında yuvarlanıp muhal olanda ısrar, yeni halin ıskalanmasına sebep olacaktır maalesef.

Hazreti Bediüzzaman’ın yüz on sene önce haykırdığını haykırmak zorundayız:

Yani ya yeni hal, ya izmihlâl…

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin