Erdoğan’ın ABD ziyaretinin düşündürdükleri

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Erdoğan’ın ABD ziyareti Türk rejimi için de, ABD yönetimi için de hem kendi iç siyaset bunalımları, hem de dış siyasetteki kesişim noktaları bakımından son derece kritik bir dönemde gerçekleşti.

Erdoğan rejimi için ABD’ye davet edilmek ve Beyaz Saray’da başkan Trump’la görüşebilmek, içeride oluşturulmaya çalışılan güçlü Türkiye imajı bakımından önemli olduğu kadar, Erdoğan’ın yurtdışındaki mal varlığına yaptırım getirme ihtimali bulunan ABD’deki havanın koklanması açısından da mühimdi. Bunun yanında, F-35 konusu, Halkbank yaptırımları meselesi, Suriye’deki Kürtlere karşı ABD’nin hassasiyetlerini test etme sorunsalı gibi konular da Türk heyetinin ilgi odağındaydı.

ABD yönetimi açısından, Trump’ın azil sürecinde sansasyonel bir Erdoğan ziyareti, Washington’da dikkatleri dağıtmak ve azil sürecinin ilk gününde kamuoyuna bir başka “malzeme” sunarak, ortaya bir “kıtır atmak” bakımından iyi bir fırsattı. Üslubu ve bilgi birikimiyle, üzerindeki sorumluluğun hakkını vermek konusunda çok tartışmalı bir başkan olan Trump, metin dışına her çıktığında saçmalıyor. Bu ziyarette de öyle oldu. Bu mini skandallara karşın, YPG komutanı Kobane konusundaki kurgu soruya, ABD’nin Kürtlerin arkasında durduğu mesajını direkt bir biçimde veren ve “metin dışına çıkmadan” PENTAGON ve State Department’ın (dışişlerinin) duruşunu ortaya koyan Trump, ABD’nin dünyanın gözleri önünde 70 yıllık müttefik Türkiye ile Suriye Kürtleri’nin yönetimini eşit olarak algıladığını gösterdi. O da lafın gelişi zaten! Çünkü de facto ABD tarafından bugünkü rejim bir “müttefik” olarak algılanmıyor! IŞİD konusunda işbirliği yapıldığı da yok, “birinci günden beri çok sıkı dostuz!” diye güzelleme yaptığı Erdoğan’dan da hiç hazzetmiyor Washington. Trump’ın yalnızlaştığı şu günlerde Erdoğan’ın görüşmesinde sarf ettiği pohpohlayıcı cümleler, S-400’lerden dolayı F-35 projesinden üretici olarak da müşteri olarak da kovulan Türkiye’nin fiili durumunda bir artı oluşturmuyor. Evet, Trump güçlü liderlerden hoşlanıyor. Ve Erdoğan’ın Amerika’daki imajı, Kuzey Suriye’de Kürt sivilleri katleden, kendi ülkesinde Kürt kent ve köylerini ağır silahlarla bombalatan, yazarları, profesörleri ve gazetecileri yıllarca hapislerde çürüten, Müslüman Kardeşler ideolojisinin yörüngesinde seküler Türkiye’yi Ortadoğululaştıran bir otokrat olduğu yönünde!

Erdoğan için ABD’ye gitmek önemliydi. İstediğini aldı. Tabanına “bakın bal gibi de yurtdışına gidebiliyorum!” dedi. Vay canına, ne büyük bir başarı ama demeyin. Cidden önemli başarıdır. Türkiye öylesine yolsuzluğa bulaşmış durumda, öylesine otoriterleşmiş ve hukuktan kopmuş bir konumda ki, bu koşullarda ABD’yle bu kadar sorun varken Beyaz Saray’da görüşmeye davet edilmek, her otoriter rejimin rüyasıdır desek yalan olmaz. İç kamuoyuna “dünya lideri reisin” ABD başkanıyla görüşmeye gitmesi iyi malzeme verir. Nitekim verdi de. IŞİD lideri Baghdadi Türkiye kontrolündeki bir bölgede ele geçirildi, ama Türkiye de görüşme öncesi Baghdadi’nin karısını ve kız kardeşini yakaladı – yani bulundukları yerden aldı! – ve bu “eksiyi” dengelemiş oldu! Böylece Washington’a “müttefikiz işte!” mesajı verildi. Trump’ın yönetimiyle ciddi bir güç kaybı yaşayan ABD, Türkiye’nin artık stratejiyi falan geçtik, ortak bile olmadığını bilmesine karşın, Rusya yörüngesine tamamen girmesin diye sürekli alttan aldığı Ankara’ya Ortadoğu liderlerine yapılan türden bir Oryantal program uyguladı. Türkiye fiili söylemlerle (mesela General Kobane ile Türkiye cumhurbaşkanını eş tutmak gibi!) yerden yere vurulsa da, Erdoğan’a “sultan” muamelesi yapılarak, durum kurtarıldı. Pelikancı Hilal’e Trump’ın “gazeteci olduğundan emin misin?” demesi, Türk medyasının Trump kriterlerine göre bile “Türkiye’ye çalışan” (yani aldığı direktiflere göre yayın yapan) bir propaganda aracı olduğunu gözler önüne serdi. Fakat bunlar tabi ki Erdoğan ve yakın çevresinin umurunda değil. Tıpkı Hilal Kaplan’ın ve diğer kuklaların umurunda olmadığı gibi! Sonuçta herkes neyin ne olduğunu gayet iyi biliyor. Oynadıkları rolleri canlandırmadaki başarılı performansları sizi aldatmasın. Erdoğan ne kadar “asrın lideri” veya “halife” ise, Hilal kaplan da o kadar gazeteci. İşin matrak yanı, herkes kendisine verili olan role fit durumda! Enteresan şekilde sistemin içinde kalmak arzusu, tüm “Türk aydınları” (!) için çok önemli. Sistem tabii devlet! Ve devlet de velinimet. “Ekmek veren eli ısırmamak” dürtüsü, Orhan Pamuk’undan Mustafa Akyol’una, Mahmut Övür’ünden Ahmet Hakan’ına, Ertuğrul Özkök’ünden Nedim Şener’ine, Özgür Mumcu’sundan Engin Ardıç’ına, Emre Kongar’ından İsmail Saymaz’ına, hep aynı! Aralarında ciddi dünya görüşü farklığı olduğunu zannettiğiniz insanların “devletlu” refleksleri konusunda nasıl da aynı tornadan çıktıklarını görünce, Türkiye’de otoriter rejimin konsolide oluşunun neden pürüzsüzce, tereyağından kıl çeker gibi gerçekleştiğini daha iyi anlıyorsunuz. İşin feci durumu şu ki, medya ve basın özgürlüğünün şampiyonu olmaktan ışık yılı uzaklarda bir yerlerde olan ABD başkanı Trump’ın skalasına göre bile hilkat garibesi bir medya var Türkiye’de. Tabi belki de bu konuda Trump Erdoğan’a imreniyordur, belli olmaz! Fakat mesele şu ki, Trump ABD değil, ABD Trump’tan çok daha kapsamlı ve derin bir ülke.

Türkiye öyle değil ama! Türkiye, bugün itibarıyla tam manasıyla Erdoğan’a eşitlenmiş bir hukuk sistemine (lafın gelişi!), ortalama vatandaşa, etik değerlere (özellikle burası çok önemli!) sahip. Trump ABD’yi kolay dönüştüremiyor belki, ama Erdoğan için işin enteresan tarafı, Türkiye’yi dönüştürmeye ihtiyaç bile duymamış olması! Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş misali, mağdur edilen yaklaşık bir milyona yakın insanın uğradığı haksızlık konusunda çok geniş bir toplumsal mutabakat olması, dikkat çeken bir durum. ABD’de Demokrat Parti, özgür medya, Anayasa Mahkemesi gibi kurumlarla, sivil toplum, bilim dünyası, sanatçılar kıyasıya “öteki Amerika’yı” bize her gün gösteriyorlar. Ancak Türkiye’de Nobel Edebiyat Ödülü almış romancı Orhan Pamuk bile lütfedip (!) Ahmet Altan’a yarım ağız sahip çıkıyor. Veya uluslararası alanda en çok tanınan gazeteci Can Dündar’dan Nobel Ödüllü bilim insanı Aziz Sancar’a kadar Türk entelijensiyası rejim jargonunu kullanarak “FETÖ’cülerin” nasıl devlete sızdıklarını farklı boyutlar ve bağlamlarda dile getirme gereği hissediyor. ABD ve Türkiye sivil toplumları arasındaki en temel fark nedir sorusunu soracak olursak, bu sorunun çok absürt bir soru olduğunu söyleyerek diğer soruya geçmemiz gerekiyor. Çünkü Türkiye’de sivil tolum yok! Olmayan bir şeyi, olan bir şeyle mukayese edemezsiniz.

İşte ABD ziyareti, bu nedenle bir rejim müsameresinden öteye gidemiyor. ABD başkanı tarafından dalga geçilen, Erdoğan’dan “büyük lideriniz” diye bahsedilirken bile bu alayın açıktan hissedildiği, ancak dil bilmeyen Erdoğan’ın çevirinin yansıtamadığı bu nüansları algılayamamasından kaynaklı bir sürekli bıyık altı sırıtma durumunun, kanalizasyon medyasının seçkinleri arasında bile artık gizlenemediği bir durum, söz konusu olan! Herkes çapsızlığı görüyor, ama “dur ya, biraz daha sıkalım dişlimizi!” modunda, “oturmuş düzenlerini” bozmama yönünde her türlü vahim durumu “rasyonalize” ediyorlar. Sonuçta ödenecek taksitler, tatil planları, çocuklarının yurtdışı okul taksitleri ya da siz ve ben fanilerin hayal edemediği başka ilişkiler… Sonuçta bir hafif tebessüm… Ve hop, Cumhurbaşkanlığı uçağındaki akşam yemeği menüsünü seçiyorsun.

Fakat artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu ABD ziyareti, bence Erdoğan’ın son ABD ziyaretiydi. Yakında S-400 – F-35 sorunu patlar. Üzerine Halkbank yaptırımları ve Erdoğan ve çevresinin Türkiye dışındaki mal varlıklarına el konması meselesi, işleri karıştırır. Azil sürecinde Trump daha da sıkışarak klasik Cumhuriyetçilerin çizgisine girmeyi ve “denileni yapan” bir başkan olmayı kabullenerek en iyi ihtimalle ikinci döneme şeklen başkan biri olarak başlamayı sineye çekebilir. Ya da azledilen ilk başkan olarak tarihe geçer. Ama bu ihtimal az. Veya üçüncü bir olasılık, Demokratların başkan adayı Trump’ı seçimde yener. Bu olasılıklar içinde her şeyin eskisi gibi devam ettiği olasılık yok – ya da bence çok ufak bir ihtimal! Her halükarda, yeni yönetim Türkiye, Rusya ve Ortadoğu-Avrasya konularında daha angaje ve rasyonel hareket edecektir. Erdoğan’ın Rusya’ya yamanması, içerideki Avrasyacılar olsa da olmasa da sanki bir süre daha devam etmek zorunda gibi. Çünkü iktidarın devamını önceleyen ve “önce ben, sonrası Allah’a emanet!” diyen inançlı cumhurbaşkanı, yurtdışındaki banka hesaplarına, firmalarına, çocuklarının mal-mülklerine, kısacası “fani dünya işlerine” kendisini çok kaptırmış gibi.

Bu nedenleri bir kenara bırakalım ve biraz da işi “formasyonlar” boyutunda ele alalım. Butik arsacı Tayyip ve emlak kralı Trump, birbirlerini formasyonları gereği iyi anlıyor, iyi de anlaşıyorlar. Her ikisi de damatlarına çok güveniyor. “Family biz” (aile işletmesi) türü bir anlayışla, etik ölçütlerden bağımsız bir yönetim anlayışından geliyorlar. Her ne kadar Trump zengin çocuğu, Tayyip ise başka bir dünyanın insanı olsa da, paraya verdikleri önem, ikisinin değerler bazındaki en temel ortak noktası. Her ikisi de siyasete “ortak iyi arayışı” olarak değil, “bana bu işlerin faydası nedir” penceresinden bakıyor.  Bir diğer ortaklıkları, Putin’in çekim alanında olmaları. Ve ikisi de “var olan düzene karşı çıkan lider” imajıyla, kendi ülkelerinin en eğitimsiz kesimlerinden destekle iktidara gelmiş bulunuyor.

ABD ve Türkiye anlaşamıyor. Ama Trump ve Erdoğan “ilk günden beri” (from day one) dostlar!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin