Sümmanî’nin türküsü bir sevda hikâyesi değil, insanlığın kadim yolculuğunun sesidir. Dante’den Cadmon’a, Hesiodos’tan Anadolu âşıklarına kadar farklı coğrafyalar aynı hakikati farklı sembollerle anlattı: İnsan önce kendi dairesini çizer, sonra o dairenin ötesinde daha büyük bir hakikat bulunduğunu keşfeder. Benlik yolculuğun sonu değil başlangıcıdır. Bediüzzaman’ın ‘ene’ kavramı da bunu söyler: Benlik, hakikati anlamak için verilmiş bir ölçü birimidir. Yol benlikle başlar, aşkla genişler ve teslimiyetle tamamlanır.
MEHMET KARAMAN | YORUM
Erzurumlu Âşık Sümmanî’nin sesi Anadolu’nun dağlarından yükselirken, aslında yalnızca bir sevda hikâyesi anlatmaz. ‘Ervâh-ı ezelde levh-i kalemden’ diye başlayan o meşhur türküsünde kader, aşk ve ilahî takdir iç içe geçer. Halk anlatılarına göre Sümmanî de birçok badeli âşık gibi bir rüyanın ardından değişir; artık sadece şiir söyleyen biri değil, kendisine söz emanet edilmiş bir yolcudur.
Bu hikâye, Anadolu irfanının en dikkat çekici geleneklerinden biri olan badeli âşıklığın özünü taşır. Dahası, insanlığın farklı coğrafyalarda tekrar tekrar anlattığı kadim bir yolculuğun da kapısını aralar: Benlikten hakikate, mecazdan aşka uzanan yolculuğun.
Bade: Bir uyanışın sembolü
Badeli âşıkların hikâyelerinde tekrar eden ortak tema bellidir. Bir pirin sunduğu badeyi içerler ve ardından bambaşka bir idrak ufkuna açılırlar. Bu yüzden bade, sadece sanatkârlığın değil, aynı zamanda bir uyanışın sembolüdür.
Burada bilgi, usta-çırak ilişkisiyle yavaş yavaş kazanılan bir birikim olmaktan çıkar; ilhamın insan hayatına ani ve dönüştürücü biçimde dokunduğu bir tecrübeye dönüşür. Âşık artık yalnızca söz söyleyen biri değil, hakikatin izini süren bir yolcudur.
Bu nedenle badeli âşıklık, şiir söyleme kabiliyetinden çok daha fazlasını ifade eder. Mecazdan hakikate, beşerî sevgiden ilahî sevgiye doğru yönelen bir yürüyüşün başlangıcıdır.
Aynı hikâyenin farklı coğrafyaları
Bu hikâye yalnızca Anadolu’ya ait değildir. İnsanlık tarihi boyunca farklı kültürler aynı hakikati farklı sembollerle anlatmıştır.
Dante, Beatrice’e duyduğu sevgiyi ilahî hakikate ulaşan bir merdivene dönüştürür. İngiliz şiirinin öncülerinden Caedmon, bir rüyanın ardından ilahiler söylemeye başlar. Hesiodos, ilham perilerinin dokunuşundan söz eder. Hint geleneğinde Radha ile Krishna arasındaki aşk, ruhun mutlak olana duyduğu özlemin sembolü hâline gelir.
Coğrafyalar değişse de anlatı değişmez: İnsan, kendisini aşan bir çağrıyla karşılaşır. Şair, âşık ya da hakikat yolcusu, sonunda sözün gerçek sahibinin kendisi olmadığını fark eder.
Ene ve çizilen daire
Bu noktada Bediüzzaman Said Nursî’nin ‘ene’ kavramı önemli bir açıklama sunar. Ona göre benlik, insanın hakikati anlaması için verilmiş bir ölçü birimidir. İnsan, sınırlı iradesiyle mutlak iradeyi; sınırlı sevgisiyle sonsuz sevgiyi tanımaya çalışır.
Bunu bir daire metaforuyla düşünmek mümkündür. İnsan önce kendi küçük dairesini çizer. Sevdikleri, arzuları, tercihleri ve idealleri vardır. Hayatını bu merkezin etrafında kurar.
Fakat zamanla o küçük dairenin içinde tecrübe ettiği sevgi, merhamet ve sadakat sayesinde daha büyük bir hakikatin izlerini görmeye başlar. Bir gün fark eder ki, sahip olduğunu sandığı şeyler aslında kendisine emanet edilmiştir.
Mecazî aşkın ilahî aşka dönüşmesi de tam burada gerçekleşir. İnsan, çizdiği daireyi inkâr etmez; fakat onu asıl sahibine ait bir emanet olarak görmeye başlar.
Modern insanın benlik sınavı
Bugünün insanı farklı bir sınavla karşı karşıya. İçinde yaşadığımız kültür, benliği büyütmeyi teşvik ederken onu aşmayı çoğu zaman unutturuyor. Dijital dünyada herkes kendi dairesini genişletmeye çalışıyor; daha görünür, daha etkili ve daha önemli olmak istiyor.
Ancak insan ruhu yalnızca kendi etrafında dönerek huzur bulamıyor. Beton şehirlerin ve ekranların ortasında bile anlam arayışının sürmesinin sebebi bu. İnsan, kendi kurduğu dünyanın merkezinde kaldıkça eksik hissediyor.
Modern şiirde ve edebiyatta sıkça karşılaştığımız yalnızlık ve yabancılaşma temaları da aslında bu eksikliğin farklı ifadeleri olarak okunabilir.
Ben’den O’na
Bu yüzden Sümmanî’nin türküsü bugün hâlâ bize tanıdık geliyor. Çünkü onun hikâyesi yalnızca bir halk ozanının hikâyesi değildir. Dante’den Caedmon’a, Hesiodos’tan Anadolu âşıklarına kadar uzanan ortak bir insanlık tecrübesinin yankısıdır.
İnsan önce kendi dairesini çizer. Sonra o dairenin ötesinde daha büyük bir hakikat bulunduğunu keşfeder. Benlik, yolculuğun sonu değil başlangıcıdır.
Belki de bütün mesele budur: Çizdiğimiz daireyi inkâr etmek değil, onun anlamını kavramak. Yol benlikle başlar; aşkla genişler ve nihayet teslimiyetle tamamlanır.

Muazzam bir yazı olmuş.Benlik,aşk ve teslimiyet