Dünya, Türk akademisyenleri neden kıskanıyor?!

YORUM | Prof. Dr. SALİH HOŞOĞLU

Habertürk televizyonunda yayınlanan bir programda, Türkiye üniversitelerinde halihazırda görev yapan 71 rektörün uluslararası araştırmalarda aldığı atıf sayısının “sıfır” olduğu gündeme gelmiş. Bunu bilmek için araştırma yapmaya lüzum olduğunu sanmıyorum. Kaldı ki ülkenin çoğunluğu için “yayın ve atıf sayısı” bir şey ifade etmiyor. Çoğunluktan kastım, sadece mevcut iktidarı destekleyenler değil. Şu an içinde bulunduğumuz durumdan en çok dert yananlar aslında bu duruma sebep olanlar, üniversitelerden 6000’den fazla akademisyeni hukuksuz olarak atanlar, atılmasına alkış tutanlar, şimdi de dert yanıp sızlananlardır.

Daha önceki bir yazıda belirttiğim görüşümü tekrar ediyorum ki Türkiye’de yüksek öğretim üzerine yapılan eleştiriler büyük oranda içi boş, yanlı ve hakikate ulaşma çabası taşımayan eleştirilerdir.

Yayın ve atıf nedir, niçin önem arz eder? 

Bilimsel yayın, bir araştırmacının daha önce incelenip yazılmamış bir bulguyu bilimsel bir dille yazıp bilimsel bir mecrada yayınlamasıdır. Son iki yüzyıl içinde dünya da çok sayıda bilimsel yayın aracı ortaya çıktı. Bunların en saygın olanları peryodik olarak yayınlanan bilimsel dergilerdir. Zaman içinde bu dergilerin derecelendirmeleri yapıldı ve bu dergilerde yayınlanan yazıların başka yazarlar tarafından referans gösterilmesi (onlara atıf yapılması) yeni bir değerlendirme kriteri olarak ortaya çıktı. Dünya da bu yayın ve atıfları kaydeden genellikle ABD merkezli Institute for Scientific Information (ISI) gibi kurumlar vardır. Başka ülkelerde de benzer indekslemeler yapan kurumlar daha küçük çapta bulunmaktadır. Ancak atıf denilince ISI’nın bir indeksi olan Science Citation Index (SCI) ilk önce akla gelmektedir ve bütün dünya da kabul görmektedir.

Türkiye bilimin neresinde?

Bu kadar teknik bilgiden sonra Türkiye’deki durumu daha iyi anlayabiliriz. Dünyada önceleri tamamen Batı ülkelerinin ağırlıkta olduğu bilimsel yayın sıralamasında son yıllarda Çin, Hindistan ve Güney Kore büyük bir çıkış yaptı. Uluslararası nitelikdeki yayınlar esas alındığında 2018 yılında ilk yirmi ülke arasında Çin (2. sırada), Hindistan (5), Japonya (6), Rusya (11), Güney Kore (13), Brezilya (14. sırada) yer almaktadır. İran 16., Türkiye ise 19. sırada. Oysa Türkiye 2016 yılında 17. sıradaydı, İran gene 16. sıradaydı. 2016’da gelinen yer Türkiye’nin tarihinde en yükseğe tırmandığı yer olarak kayda geçti. Bu sıralama o yıl o ülkeden yayınlanan uluslararası nitelikteki toplam makale sayısıyla oluşturulmaktadır. Ancak bunun kadar önemli olan başka bir faktör de bu makalelere yapılan atıflardır. Türkiye bunda da 26. sıradadır.

Rektörlerin yayın yapması önemli midir?

Rektörlerin bilimsel yayını ve atıfı olsa ne olur? Hiç bilimsel yayını/atıfı olmayan bir rektör ne anlama gelir? Bundan 20 sene önce hiç uluslararası yayını olmayan biri rektör olsaydı bu çok yadırganmayabilirdi. Ama günümüzde bunun izahı kolay değil. En azından bu rektör, başında bulunduğu kurumun en önemli çıktısından habersiz demektir. Kararlarını verirken bilimi, bilimsel araştırmayı ve evrensel bilginin dolaşımını dikkate almıyor demektir. Oysa üniversite evrensel bilginin üretildiği, en azından öğretildiği yerdir. Böyle bir rektör, araştırma için bir ekip çalışmasına katılmamış ve bilim adamı yetiştirmenin önemine vakıf değildir, böyle bir becerisi de yoktur.

Peki bunca profesörün bolluğunda neden böyle tipleri rektör yaparlar? Esas sorulması gereken soru bence budur. Yani atayacak başka rektör adayı mı yok?

Kısa zaman öncesine kadar rektörler ön seçimle YÖK ve Cumhurbaşkanı’nın önüne gidiyordu, şimdi zaten tek belirleyici Cumhurbaşkanı oldu. Ne yazık ki Türkiye’de siyasi yakınlık rektör atamalarında hep etkili bir faktör oldu. Hiç üniversitede çalışmadan rektör atanan epeyce kişi var. Bakkal dükkanı işletmek bile ciddi bir birikim ve tecrübe gerektirirken, çok geniş yetkilerle bir üniversiteye rektör olan ama hiç akademik tecrübesi olmayan bir kişi orada ne yapar? Neye, nasıl katkı sağlar?

Türkiye’de bilim neden gelişmez?

Türkiye’de herşey sarkaç gibi yürürmekte, ifrat ile tefrit arasında salınıp durmaktadır. Bir zamanlar ülkenin seçilmiş başbakanını üniversiteye sokmayan rektörler gitti, siyasete tam teslim olmuş rektörlere geldi.

Yıllar yılı herkes kanunları suçlayıp durdu, YÖK’ün ne kadar kötü bir kurum olduğunu vs. anlattı. Oysa YÖK yeni bir üniversite hatta bir fakülte bile açamaz, sadece güçlü zamanlarında arkasında kamuoyu desteği varsa bazı şeylere fren koyabilir. Oysa kanunları iyi niyetle uyguladığınız zaman zaten bir çok problem kendiliğinden çözülüyor, ama maksat herşeyi kontrol etmek, her alandan rant devşirmek ve kendinden olmayana hayat hakkı tanımamak olunca güç karşısında bütün kanunlar anlamını yitiriyor.

Türkiye’de iyi yetişmiş akademisyen zaten sayıca azdı, bunların bir kısmı son beş yılda piranaların önüne atıldı ve linçe maruz kaldılar. 1990’larda merkezi sınavla yurtdışına doktoraya gönderilen öğrencilerin burslarını dönemin YÖK başkanı Kemal Gürüz iptal etti ve onları geri çağırdı. Bunların yaklaşık 1500’ü yurtdışında kaldılar, yeni pozisyonlar bulup orada devam ettiler. 4500 kadarı döndü ve Türkiye’de doktoralarını tamamlamaya çalıştılar. Doktorasını yurtdışında yaptıktan sonra Türkiye’ye dönüp çalışma ortamından mutlu olan kimseyi de görmedim. Gürüz’ün yaptıklarının çok ötesine geçen 15 Temmuz sonrası kıyımları tarife gerek yok.  Bir ülke kendi insanına bu kadar düşmanlık nasıl yapar sorusunun cevabını ben bilemiyorum. Ama kıskançlığın ne kadar korkunç bir hastalık olduğunu yaşayarak öğrenen biriyim.

Çok az sayıda üniversite akademisyenlerini yurtdışına gitmeye teşvik ediyordu, şu anda onlar da kalabalığa mı uydular bilmiyorum. Timsah gözyaşı döken ve “akademinin devalüe edilmesinden” dert yanan kemalistlerden en muhafazakarına kadar hakim mentalite “etrafında ot bitirmeme” ve “kendisini geçme potansiyeli olanları biçme” üzerine kurulu olduğu için Türk yüksek öğretiminin kısa zamanda değişeceğini zannetmiyorum.

Üniversitelerde iyi yetişmiş, üretken ve katma değer sağlayan akademisyenleri KHK’larla kovdular. Geri kalan muhafazakarlardan insaflı olanlar anlaşılan bu dönemde idari bir görev almıyorlar. Kazara iktidar çevrelerinin hoşlanmadığı bir kişi idareci olsa anında “fetöcü” diye hedefe konulmaktadır. Geri kalan yeteneksiz ve yalakalar ise şimdi çok dindarlaştılar ve yönetici kadrolarını doldurdular. Bu durumda; işinden atılan, özgürlüğünü kaybeden ya da ülkeyi terk etmek zorunda kalanlar dışında herkes halinden memnun!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin