Dondurulmuş düşünce tüccarları

YORUM | YUSUF ÜNAL

Nutuk ve hitabeler, benim için anlamını yitireli epey oldu. O tören konuşmalarına, siyasetçi lakırdılarına, samimiyet yoksunu vaazlara nasıl olup da uzun yıllar budalaca tahammül edebildiğime şaşırıyorum. 

Hitabetin kadim bir sanat olduğunu, estetik değerinin azımsanamayacağını, insana tesir ettiğini bilmiyor değilim. Doğrusu sahtekârlığı apaçık konuşmaları bile iyi bir hatip yaptığında; en azından ses, ritim ve tonlamalarının cazibesine kapılarak kulak kesilmeyeceğim konusunda kendime güvenim yoktur. İyi bir konuşmanın, musiki bakımından Itrî’nin, Dede Efendi’nin veya Mozart’ın, Beethoven’in bestelerinden geri kalmayacağını ileri sürebilirim.

Bunu ileri sürebilirim sürmesine amma nutuk ve hitabelerin çoğunun, belki de hepsinin, birer propaganda olduğunu, taraftar kazanmak için yapıldığını da hesaba katmam gerektiğini aklımın bir kenarına yazmam gerektiğini kendime telkin ederim. Propagandacının gönlü ve zihni, savunusunu yapacağı düşünceye mıhlanıp orada durmuştur. O, dinleyicilerini ancak dondurulmuş düşüncelerle besleyebilir, başka sermayesi yoktur onun. Bu tür düşüncelerinse insan türüne vereceği zarar, dondurulmuş gıdaların beden sağlığına vereceği zararla kıyas bile edilemez.

Hatiplerin çoğunun; dinleyenleri motive etmek, coşturmak ve onların alkışlarını almak için inanmadığı şeyleri söylemek konusunda dilinin kemiği olmaz. İstediği tepkileri alınca kendisi de heyecana kapılır, gaza gelir; yapmadığı ve yapmayacağı, taraftarı olmadığı şeylerin ateşli savunucusu kesilir. Şüpheli şeyleri kanıtlanmış gibi anlatır. Söylevini destekleyen habbeleri kubbe yaparken tekerine takoz koyan bilgi ve düşünceleri ya görmezden gelir ya önemsiz gösterir. 

Böyle biri hakikatten kopmuştur. Gerçek diye bir derdi kalmamıştır onun. Bu yüzden konuşma boyunca sadece dili vazife görür. Aklı, ihtiraslarının emrine girer. Mantık, kalp, vicdan, insaf geri plana itilir. Onları, bile isteye dinleyenlerin, yalnızca kulaklarının ve avuçlarının iş başında olmasına şaşılmaz. Nihayetinde hatibi konuşturan karşısındaki kitledir. Kimsenin soru sormadığı, itiraz etmediği, katkı sunmadığı bir konuşma ancak sürü yetiştirmeye yarar.

Hâlbuki konuşma ve elbette dinleme; tıpkı okuma, yazma ve yürüme gibi düşünme yollarından biridir. Tanpınar, Yahya Kemal için, “konuşurken buluyordu” der. Bana göre bu, böyle olmalıdır. İnsan konuşurken ve dinlerken taze fikirlerin doğabileceği esnek alanlar bırakmalı, oralarda sürprizlerle karşılaşmalı ve şaşırmalıdır. Bu, ancak fikirlerin her sohbetle tazelenerek kalıplardan kurtarılması, olgunlaşması ve sıvı hale getirilmesiyle mümkün olabilir.

Bana hitap eden konuşma, bir kentin ülfet edilmiş caddelerinde işe gider gibi değil; ilk defa uğranılan bir eski zaman şehrinin ara sokaklarında gezinmek gibi olmalıdır. Karşıma ne çıkacağını önceden kestirememeliyim. Propagandaya maruz kalmaktan, devşirilecek kelle olarak görülmekten yıldım artık.

Benim konuşmacım, her sözünde ayağının bastığı zemini yoklaya yoklaya ilerlemeli, otobanda yol alır gibi değil. Onun zihninin ve müktesebatının fotoğrafını en iyi böyle çekebilirim. Şakır şakır ve duraksamadan konuşmasa da dinlerim böylesini. 

Bunları söylemekle hitabetin gereksiz olduğunu iddia ediyor değilim. Toplum hayatında nutuk ve hitabelerin, neredeyse bir mecburiyet olduğuna itiraz edemem. Elbette bir komutan askerlerine, bir öğretmen öğrencilerine, bir avukat mahkeme heyetine hitap edecektir. Bilim adamı yaptığı buluşu konferansla sunacak, din adamı inananlara nasihat edecektir…

Benim yakınmam, hatiplerin düşünceyi dondurmaları ve samimiyetsizlikleri hakkındadır. Keşke düşünceyi durmadan tazeleyerek akışkan hale getiren, diliyle kalbi aynı şeyi söyleyen hatipleri bulsak da uzun uzun dinleyebilsek…

2 YORUMLAR

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin