Diyanet Raporu’na cevap yazmayı neden bıraktım?

YORUM | ABDULLAH SALİH GÜVEN

Aşağıda okuyacağınız yazı hem bir özür hem de bir izah yazısıdır. “Kendi Dilinden Diyanet İşleri Başkanlığı İsimli teşkilatın Konumu” adli iki tane yazı yazdım ve devamını getireceğime söz vermiştim. İlk yazıda şimdi emekli olan Mehmet Görmez’in raporun sunumundaki tavrını merkeze alan bir değerlendirme yapmış ve yazımı şöyle bitirmiştim:

“Söz sözüm; değmezdi be Mehmet Bey! Diyanet İşleri Başkanlığının son günlerinde dünyevi ve uhrevi sorumluluğu mucip böyle bir çalışmaya imza atmaya inan değmezdi. Ne diyelim; ‘er-Râdi bi’d dararı lâ yunzaru leh’. Ahirette hesaplaşmak üzere.”

Bugün de düşüncem değişmedi, şimdi de ahirette hesaplaşmak üzere diyorum ve son nefesime kadar da demeye devam edeceğim.

İkinci yazımda ise raporun geneline bakıp cevabı hak etmediğine dair dört argüman geliştirmiş ve bunları kısa kısa izah etmiştim. Eğer karar değiştirmeyip yazı silsilesine devam etseydim, kaleme alacağım şeyler 140 sayfalık raporun bazı yerlerindeki maddi yanlışlıklar başta olmak üzere cevabı veya izahı hak eden kısımlarına yönelik olacaktı. Bunu da Hizmet’e yıllardır gönül veren ve şu an itibariyle gerek hapishanelerde gerek dünyanın dört bir yanına savrularak acı ve ıstırap çeken insanlarımıza vefa göstermek, dinimize ve tarihe karşı ise sorumluluğumu yerine getirmek için yapacaktım. Ama vazgeçtim.

Nedenini söyleyeyim. Birincisi, www.fgulen.com sayfasında rapora yönelik hem genel hem de özel manada cevabî yazıların çıkmaya başlaması. Anladığım kadarıyla seri halinde devam edecek bu yazılar. Malum seri Suat Yıldırım Hoca’mızın “Diyanet’in Fethullah Gülen Aleyhindeki Raporuna Bakış” başlıklı yazısı ile başladı. Ardından “Mezalime Sevap Elbisesi Giydirme Çabası Olarak Diyanet’in Raporu” ve oldukça kapsamlı bir şekilde ele alınan “Diyanet Raporundaki Yanlışlar ve Raporun Usul Açısından Analizi” başlıklı yazı yayınlandı. Akademik ve yarı akademik dilde diyebileceğim bu yazılar benim ‘maddi hatalar ya da cevabı, izahı hak eden’ dediğim noktalara temas ediyor.

İkincisi, Türkiye’de gündemin çok sık değişmesi. “Gündem cenneti” demişti yıllar önce bir gazeteci büyüğümüz bu durumu ifade ederken. “Batı ülkelerinde bir ayda ancak karşılaşılacak manşetlik haberler Türkiye’de bir günde yaşanıyor” diye de ilave etmişti. Rapor, tekrar söylüyorum muhtevası itibariyle değil ama başlıkta taşıdığı iddia açısından bir Batı ülkesinde olsaydı, günlerce aylarca gündemde kalır, rapora imza atan kalemler raporda suçlanan taraflarla TV ekranlarında birlikte boy gösterir, tartışma programlarında raporu masaya yatırarak karşılıklı müzakereler yapar ve asıl amaç olan kamuoyunun bilgilenmesi bu yolla gerçekleşirdi. Buna kozları paylaşma ya da yıllar süren ilmi bir çabanın ürünü olduğu iddia edilen rapora hak ettiği değeri verme diyebilirsiniz. Fakat Türkiye’de öyle olmadı. “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” ata sözünün muhtevası gerçekleşti sanki. İki gün bile gündemde kalmadan unutuldu gitti. Sebep? Ya ‘gündem cenneti’ olduğumuz için, ya da ‘dağ fare doğurduğu’ için.

Benim şahsi kanaatim ikincisi. Yani, ‘dağ fare doğurdu’. Ismarlama olduğu kurumun en yüksek yöneticilerinin diliyle ikrar edilen rapor hem Diyanet hem Din İşleri Yüksek Kurulu hem de rapora imza atan şahıslar namına tarihe kara bir leke olarak geçti. Ben de bu açıdan üçüncü veya dördüncü yazı kaleme alarak vaktimi ve vaktinizi israf etmekten vazgeçtim. Eğer zamanım ve imkânım olursa yukarıda bahsini ettiğim seriye yazı yazmayı tercih edeceğim.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin