Diyanet ve küçük yaşlarda evlilik

Yorum | Abdullah Salih Güven

Son haftada iki haber dikkatimi çekti. İlki Hz. Nuh oğluyla telefonla konuştu. Bu  türden saçmalara harcayacak bir tek saniyem bile yok. Yok ama sosyal medyaya bakınca yüzlerce-binlerce insan bunu konuşuyor. Kimisi ciddi, kimisi alayvari. Geçiyorum.

İkincisi -ki bu bence çok önemli- kız çocuklarının küçük yaşlarda evliliği meselesi. Diyanet buna evet dedi-demedi, dini kavramlar sayfasında vardı-yoktu; tepkiler üzerine açıklama yaptı, hutbe irad etti, sayfayı kapattı vs. türünden tartışmalar bence güncelin içinde boğulmak manasına gelir.

Neden? Sorunun kökeni çok daha derinlerde de ondan. Gelin sorunu entelektüel bir soğukkanlılık ve titiz bir dürüstlükle tespit edelim. Bizim fıkıh literatürümüzde buluğ çağı erkekler için 15, kızlar için 9 yaş olarak belirtilmiştir. Yine aynı literatürde buluğ yaşına ermiş çocukların evlenmesine cevaz veren içtihatlarla doludur. Bu yaşta evlilik yapan çocukların velisinin izni olması farklı içtihatlara konu olmuştur. Kimileri velinin izni şart derken, kimisi şart değil demiştir. Üç cümlede özetlemeye çalıştığım şeylerin hepsi de vakıaya mutabıktır. Vakıaya mutabık verili durum demektir. Hayatın içinde var olan uygulamalardır.

Ulemanın delil diye getirdiği ayet…

Sorunu entelektüel bir soğukkanlılık ve titiz bir dürüstlükle tespit edelim derken bir adım daha ileri atalım, Kur’an’da bu verili durumu ifade eden bir ayet de vardır. Talak süresi 4. ayette Kur’an, hayızdan kesilmiş yaşlı kadınlarla hamile kadınların iddet müddetini belirttiği yerde “adet görmemiş, henüz hayız olmamış çocukların iddet müddetini de belirtir.” Ne demektir bu? Buradan Kur’an buluğa ermemiş kız çocuklarının evliliğini onaylıyor anlamı çıkmaz mı? Nitekim tarih boyunca küçük kız çocuklarının evlenebileceğine cevaz veren ulema bu ayeti hep delil olarak kullanmışlardır. Halbuki ayeti şöyle de yorumlamak mümkündür –ki benim şahsi görüşüm bu istikamettedir- Kur’an bu ayeti ile nazil olduğu zeminde var olan ve devam edegelen bir uygulamada iddet müddeti ile alakalı bir soruna çözüm üretmekte veya inşai bir hüküm koymakta ve bunu yaparken de çocuk yaşta evlenmiş olan kişileri de dışarıda bırakmamaktadır.. Nüzul ortamında bu türlü evlilikler azdır-çoktur sorusuna verecek bir cevabım yok. O İslam öncesi arap toplumunu inceleme alanına alan uzmanlarla, Efendimiz (sas) dönemi tarihçilerinin işidir. Bu konudaki detay bilgileri onlardan almak lazım. Fakat gerek Kur’an’ın bu ayetinden anladığımız gerekse tarihçilerin beyanlarından hareketle biliyoruz ki çocuk yaşta evlilik nüzul dönemi toplumunda az ya da çok var vardır. Buna gözümüzü kapatamayız.

Buluğ ve rüşd ayırımı bir başka örnektir

Netice işte bu verili durum Hicaz’dan Mısır’a, Şam’dan Buhara ve Semerkand’a kadar tedvin döneminde hayatta olan bütün fıkıhçılarımızın tespitlerinde yer almıştır. Öyleyse, buluğ çağı ve çocuk yaşta evlilik meselesine buradan başlanmalıdır. Selefe haksızlık etmeyelim; aslında aradan geçen 14 asır içinde mezkur tespitler üzerinde tartışmalar da yapılmamış, farklı görüşler serd edilmemiş değildir. Mesela, mezkur ayet fizyolojik olarak adet görmeyen kadınları kastediyor. Çocukları kast ediyor ama bu evliliğe cevaz manası taşımaz. Buluğ ve rüşd ayırımı bir başka örnektir. Buna göre, buluğ, ergenliği ifade eden bir terim, rüşd ise akıllı olma, kişinin kendi lehine ve aleyhine olacak şeyleri kendi aklı kabiliyeti ile tespit edebilme dönemidir. Evlilik rüşdün tarifinde geçen unsurları bütünüyle barındıran bir kurum olduğuna göre evlilik yaşı için rüşd şart koşulmalıdır, buluğ yeterli değildir denilmiştir. Evlilikte irade beyanı esastır. İrade beyanı da kişinin anne baba veya yakın-uzak çevre baskısından bağımsız olarak kendi özgür iradesi ile evet demesi manasına gelir. Hatta 25-30 yasına bile gelse kişi rüşd’e ermediyse, aklı melekeleri kendi zarar ve faydasına olan şeyi ayırt edecek özellikte değilse o kişi evlenmeye ehil değildir içtihatları dahi vardır. Fakat bütün bunlarla beraber evlilik için buluğ yaşına girme yeterlidir içtihatları hem kitaplarımızda hem de uygulamada yerini korumuştur. Diyanetin kapattığını söylediği dini kavramları ele aldığı web sayfasında da yaptığı şey işte bu mezkur bilgilerin tercümesinden ibarettir.

Sonuç, sosyal-siyasal-kültürel-iktisadi arka plan şartlarına bağlı olarak Müslüman hukukçuların üretmiş olduğu üretilmiş düşüncelerin, doğru ve yanlış olma ihtimaline açık görüşlerin, en geniş anlamıyla fıkhî yaklaşımların dinin sabiteleri, değişmez, değiştirilemez gerçekleri gibi algılandığı zihin yapısı değişmeden ve değişen zihni yapıya göre içtihadî yaklaşımlar yenilenmeden bir yere varmamız mümkün değildir. Bu açıdan günlerdir kamuoyunu meşgul eden bir tartışma ne bir ilktir ne de son olacaktır. Bu zihniyet devam ettiği müddetçe daha çok böyle tartışmalar yaşarız. Kazananı olmaz bu sürecin ama kaybedeninin başta din, ardından bütün Müslümanlar ve özellikle yeni yetişen nesiller olacağında hiç kimsenin şüphesi olmasın.

1 YORUM

  1. “Değişen zihni yapıya göre içtihadî yaklaşımlar yenilenmeden bir yere varmamız mümkün değildir” demişsiniz. Hani tam da zamanı… Biz “kimse kimsenin günahından mesul değildir” ayetini, “devlete başkaldıranların içinde bir tane f…cü varsa, erkeklerinin kafasını koparmak, kadın ve kızlarını cariye almak caizdir” kafasında alimlerin (!) olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bilmem farkında mısınız?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin