Diplomasiyle olmadı, yaptırımla da olmazsa…

Yorum | Bülent Keneş

Komünist Çin’in ilk dışişleri bakanı Zhou Enlai’nin “diplomasi savaşın diğer yollarla devamıdır,” sözü her ne kadar yaygın kabul görse de, bana göre diplomasinin mi savaşın devamı yoksa savaşın mı diplomasinin devamı olduğu son derece tartışmalıdır. Galiba daha mantıklı olanı, her iki önermenin de duruma göre doğru, duruma göre yanlış olduğudur.

Zhou Enlai’nin 1954 yılında yaptığı bu diplomasi tanımlaması, hayli pragmatik olsa da ve üstelik diplomatik bir üslup içerdiği pek söylenemese de, yine de, çokları tarafından sahadaki gerçeklikten uzak görülmemiştir. Halbuki Zhou Enlai’nin yaptığı bu tanım, sorunlara çözüm bulma sürecinin hem hiyerarşisini hem de kronolojisini ters yüz etmekteydi. Çünkü, meselelerin hallinde genelde savaştan önce gelen diplomasi, tartışma ya da çekişme konusu olan sorunları güç kullanmadan çözme sanatının adıdır.

Teorik olarak, tüm savaşların nihai amacının arzu edilen şartlarda bir barışın tesisi olduğunu kabul edecek olursak diplomasinin işlevselliği, çatışma öncesi kadar olmasa da, askeri güç ve araçların sahaya sürüldüğü çatışma sırasında da sürer. Diplomasi faslından doğrudan savaş aşamasına geçiş ise, sanki eskide kaldı gibi. Çünkü, ikisi arasında da artık bir başka fasıla var. Her ne kadar eski devirlerde bazı örneklerine rastlansa da, modern zamanlarda diplomasi ile savaşın arasında artık çoğunlukla ambargolar/yaptırımlar yer alıyor.

YAPTIRIMLAR: DİPLOMASİ İLE SAVAŞ ARASINDA YENİ FASILA

Eski adıyla ‘ambargo’, şimdilerdeki yaygın adıyla ‘yaptırımlara,’ daha ziyade rakip iki kutup arasında terör dengesinin hakim olduğu Soğuk Savaş yıllarında rastlansa da, modern diplomasi tarihinde yaptırımlarının geçmişi 1800’lü yılların başına kadar uzanıyor. Hem devletlerin, hem de uluslararası örgütlerin başvurdukları bir “zorlama yöntemi” olan yaptırımlar, muhatabın gücünü zayıflatmayı ve savaşa başvurmaya gerek kalmadan arzulanan pozisyona itmeyi amaçlar.

Yaptırımlar çoğunlukla savaş öncesi, yani bir barış dönemi, uygulamasıdır. Bu yönteme başvuran güçler, muhatabının hukuka ya da menfaatlerine aykırı olduğuna inandığı tutumunu bu yöntemle cezalandırır ve değiştirmeye zorlar. Mevzu yaptırımlar olduğunda, güçler arasındaki muhataplık ilişkisi mütekabiliyetten ziyade asimetrik bir nitelik taşır. Esas olarak yaptırımlar güçlü uluslararası aktörlerin nispeten güçsüz olana uyguladığı önlemlerdir. Bu denklemde güçsüz olanın karşıt yaptırım söylemleri ve bu yöndeki bazı uygulamaları yer yer alay konusu bile olabilir.

Yaptırımlar BM gibi uluslararası kurumlar tarafından bazı ülkelere konulanlarda olduğu gibi “küresel,” AB tarafından uygulananlarda olduğu gibi “bölgesel” ya da yaptırımlara en sık başvuran ülke olan ABD’nin çeşitli örneklerinde olduğu gibi “tek taraflı/bireysel” olabilir. Diplomasi ile zorlayıcı önlemlerin bir arada yürüdüğü yaptırımlar sürecinden illa da arzulanan sonucu almanın bir garantisi yoktur. Yaptırımlar tarihi, sonuç alınamayan örneklerle doludur. Kaldı ki, yaptırımların amaçlananın tam tersi sonuçlar doğurma ihtimali hiç de yabana atılacak türden değildir.

Hedef alınan ülke halkının tamamını cezalandırıcı türden yaptırımların, 1938’de ABD ile İngiltere’nin Meksika’ya uyguladığı ekonomik ambargolar, ABD’nin 1961’de Sri Lanka’ya, Fransa’nın 1964’te Tunus’a uyguladığı yaptırım örneklerinde olduğu gibi, milliyetçi akımlara, bağımsızlık hareketlerine ve hatta radikalleşmeye güç kazandırdığı görülmüştür. Ya da Küba ve kısmen İran örneğinde olduğu gibi yaptırım altındaki ülkeler, yaptırım uygulayan güçlerin arzu ettiği pozisyona gelmektense kendilerine yeni bir yol çizerek bambaşka bir sosyo-ekonomik ve politik yaşam kültürü geliştirmeyi tercih edebilmişlerdir.

TOPYEKÜN YAPTIRIMLAR DEĞİL HENÜZ AKILLI YAPTIRIMLAR FASLINDAYIZ

Ambargoya nazaran kulağa sanki daha şıkmış gibi gelen yaptırımların, öz itibariyle ambargodan pek bir farkı yoktur. Ambargoları da dahil edecek olursak yaptırımların 200 yıllık bir geçmişi olsa da 1900’lü yıllar ambargo ve yaptırımların asıl patlama yaptığı asır olmuştur. Mesela, Birinci Dünya Savaşı’nda tarafsız ülke durumunda olan Arjantin ile Şili, bu ülkeye yönelik bir ambargo olarak 1918 yılında Alman gemilerine el koymuştu. ABD, 1937’de İspanya iç savaşı sırasında bu ülkeye ambargo uygularken, Norveç 1940’ta İtalya’ya petrol taşınmasını yasaklamıştı. İtalya da Norveç’e ambargo koymuştu.

Bizim tarihimizde ise en bilinen ambargo ABD’nin Kıbrıs Harekatı sebebiyle 1974-1978 yılları arasında Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosudur. Kürt sorunundan dolayı, ABD’nin yanısıra Almanya ve diğer bazı Avrupa ülkelerinin uyguladığı silah ve mühimmat satış yasağı gibi dar kapsamlı yaptırımlar da zaman zaman gündeme gelmiştir.

Ambargo ve yaptırımların hepsinden istenilen sonuçlar alınamasa da, savaşa gerek kalmaksızın hedef ülkeyi yola getirecek yıkıcı sonuçlar elde etmede en etkili yöntem yine de yaptırımlar ve ambargo olmuştur. Şüphesiz ki, söz konusu bu yaptırımlar kısa süreli de olabilir, ABD’nin 1963’ten yakın zamana kadar Küba’ya, 1979’dan bu yana ise İran’a yönelik uyguladığı gibi on yıllar boyunca da sürebilir.

Günümüz yaptırımlarının geçmişin katı ambargolarına nispeten daha duyarlıklı uygulandığı iddia edilebilir. Bugünün yaptırımları arasında da farklar vardır. Özellikle geniş halk kitlelerine fazla zarar vermeden rejimleri hedef almayı önceleyen günümüz yaptırımları önceliği “akıllı yaptırımlara – smart sanctions” vermektedir. Nasıl ki, öncesi ve sonrasıyla birbirinin devamı olan diplomasi ile savaş arasında zamanla ambargolardan/yaptırımlardan bir tampon alan oluşturulduysa, topyekün çezalandırıcı yaptırımlar aşamasına geçmeden önce de genelde akıllı yaptırımlara öncelik verilmektedir.

Yukarıda kısaca anlattıklarımızdan yola çıkacak olursak, günümüzdeki yaptırımların diplomasi ile savaş arasında bir ara fasıla olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz. Yaptırım süreçlerini ise, hedef isimleri zorlamayı amaçlayan “akıllı yaptırımlar” ile ambargo tarzı topyekün yaptırımlar olarak aşamalandırabiliriz. Böylece, ilişkilerdeki pek çok sorunlu alanda yaşananların oluşturduğu birikim üzerine oturan Papaz Andrew Brunson kriziyle patlak veren Erdoğan rejimi ile ABD arasındaki krizin hangi aşamada olduğuna dair koordinatlara rahatlıkla ulaşabiliriz.

BRUNSON KRİZİ YAPTIRIMLARIN SEBEBİ DEĞİL, BAROMETRESİ

ABD Başkanı Donald Trump’ın Twitter üzerinden çaktığı işaret fişeğiyle hareketlenen ABD yaptırım süreci de, ilk aşaması itibariyle, geniş halk kitlelerine zarar verecek bir içerikte gerçekleşmedi. İlk hamlede, yaptırım listesine alınan Süleyman Soylu ve Abdulhamit Gül gibi, aslında kendi başlarına hiçbir kıymeti harbiyesi olmayan isimler üzerinden Erdoğan rejimine net bir mesaj verilmek istendi. Mevzu tek başına Papaz Brunson’un tutsaklığı ve Erdoğan’ın yürüttüğü rehine pazarlığı olmasa da, verilen mesajın alınıp alınmadığı Brunson vakasında alınan tavır üzerinden ölçüldü.

Erdoğan rejimi mesajı almamakta direnince, “akıllı yaptırım” özelliği hala korunmaya çalışılarak, alüminyum ve çeliğe konulan yeni gümrük vergileriyle Erdoğan rejimine yönelik yaptırımların dozu artırıldı. Her şeye rağmen ABD’nin Erdoğan rejimine yönelik yaptırımları henüz topyekünlük özelliği taşımıyor. Ancak, akıllı yaptırımlar stratejisinin bir gereği olarak sonuç alınıncaya kadar aşamalı bir yol izleneceği anlaşılıyor. ABD Hazine Bakanı’nın Türkiye’ye yönelik yeni yaptırımların hazır olduğuna açıklaması, New York Times’ın bu yaptırımlara THY’nin de dahil olacağı yönündeki haberi yaptırımların izleyeceği seyre dair yeterince fikir veriyor.

ABD’nin 2017 sonbaharında tutuklanan konsolosluk çalışanlarına tepki olarak kısıtladığı vize uygulamasından, krizin başındaki söylemlerinin aksine, kısa zamanda vazgeçmesi büyük ölçüde Erdoğan rejiminin haydutluklarını cezalandırayım derken Türkiye halkının zarar görmesinden duyulan endişeden kaynaklanmıştı. Ama bu yöntemin ilanihaye devam etmeyeceği ve yaptırımların hassas hesaplar üzerine kurulu “akıllı yaptırımlar” düzeyinde kalmayacağı aşikar.

Bazı muhalif kesimler de dahil olmak üzere geniş kitlelerin, bütün hatalarına, günahlarına, zulümlerine, işlediği ulusal ve uluslararası insanlık suçlarına rağmen, ABD yaptırımları karşısında Erdoğan rejimini sahiplenmesi ölçüsünde yaptırımların içeriğinin ve niteliğinin değişeceği şimdiden tahmin edilebilir. “Akıllı yaptırımlar” faslının hızla geride bırakılarak yaptırımların topyekünlük vasfı kazanması beklenebilir. Ayrım gözetmeksizin herkesi hedef alacak bu tür bir yaptırımın bedeli emin olun tahmin edilenden de ağır olacaktır.

KADDAFİ LİBYASI VE MİLOSEVİÇ SIRBİSTAN’INDAN ALINACAK DERSLER VAR

Belki biraz erken bulabilirsiniz ama, topyekünlük vasfı kazandığı halde arzu edilen sonuçların hala alınamaması durumunda nelerin olabileceğine dair de şimdiden kafa yormak şart. Madem ki günümüz dünyasında bütün süreçlere bir aşamalılık hakimse sonuç alınamayan yaptırımların yerini de hemen bir savaş durumu alacak değil. Böyle bir durumda yine bir tampon süreç araya girecektir. Tıpkı Libya’da, Sırbistan’da olduğu gibi.

Hatırlanacak olursa Bill Clinton yönetimi kitlesel imha silahları ürettiğini savunduğu Kaddafi Yönetimi’ne karşı kapsamlı yaptırımlar uygulamış ve bunlardan arzu ettiği sonuçları alamayınca Kaddafi’nin sarayı da dahil olmak üzere Libya’daki birçok stratejik hedefi füzelerle vurmuştu.

Normalde savaş sebebi olacak böyle bir hamle karşısında Kaddafi’nin coşkulu hamasetle iç trübünlere oynamaktan başka bir alternatifi olmamıştı. Libya rejiminin sui generis karakterinden dolayı bu saldırıdan da istenilen sonuçlar hasıl olmamış ve ülkenin topyekün yıkımına giden uzun süreç işlemeye devam etmişti.

Benzer bir uygulama, 1995 yılında Bosna savaşını sona erdirmek için bir taraftan Dayton görüşmeleri ve Sırbistan’a yönelik yaptırımlar sürerken diğer taraftan Belgrad’da bazı hedeflerin bombalanması suretiyle gerçekleştirilmişti. ABD ve müttefikleri Sırbistan’a doğrudan savaş açmamış ama yola getirecek ölçüde stratejik hedefleri vurmuştu. ABD liderliğindeki uluslararası güçler, benzer bir şeyi 1999 yılında Kosova krizi sırasında da yapmıştı.

Kosovalılara yönelik yükselen Sırp tehdidi ve soykırım riski karşısında ABD öncülüğündeki NATO uçakları 1999 Mart’ında Kosova ve Sırbistan’daki bazı Sırp hedeflerini vurmaya başlamış ve bu taaruzlar 11 hafta boyunca sürmüştü. Söz konusu saldırılar Miloseviç’in gücünü kaybetmesine ve Sırbistan’ın taşımakta zorlandığı çok ağır bir yüke dönüşmesine yol açmıştı. Bu sürecin sonunda Sırplar, Miloseviç’i alaşağı etmiş ve insanlığa karşı işlediği suçlardan dolayı Lahey’de yargılanmasının önünü açmışlardı.

Papaz Brunson kriziyle kristalize olan Erdoğan rejiminin hoyratlığının Türkiye’nin başına saracağı belalar maalesef bugüne kadar sardıklarından ibaret değil. Medeni tavırlardan ve diplomatik nezaketten uzaklaştığı ölçüde Erdoğan’ın ülkenin başına daha büyük belalar sarmasını beklemek abes olmayacaktır. Neticede, yazıya Zhaou Enlai’nin tanımıyla girdiğimiz diplomasinin en temel kurallarından birini, çatışmalardan kaçınmak ya da ülkeyi açmaza sokmamak için ülke çıkarlarını diğer güçlerin çıkarlarıyla uyumlu hale getirmek oluşturur. Şüphesiz bu da korkunç bir akıl tutulmasını değil, tam tersine, asgari ölçülerde de olsa akıl, izan, feraset ve basiret gerektirir.

Her yerinden akan uyumsuzluğu, sakilliği, basiretsizliği ve feraset yoksunluğuyla Erdoğan, diplomasinin altın kurallarını terkedeli çok oluyor. Yerine koyduğu ise rehine diplomasisinden şantaja, at pazarlığından tehdide varan haydutvari bir acayip şark kurnazlığından ibaret.

ERDOĞAN STRATEJİK SATRANÇ TAHTASINDA ATEŞLE OYNUYOR

Türkiye’nin yüzyıllardır süren eğilimlerinin oluşturduğu tecrübelerle belirlenen stratejik pozisyonunu kendisinin gündelik siyasi ihtiyaçlarına göre oradan oraya sürükleyen Erdoğan, resmen ateşle oynuyor. Ama unuttuğu bir şey var. Türkiye gibi küresel jeopolitik sarkaçta oldukça ağır çeken ülkelerin eksen değişikliğine şöyle ya da böyle o ülkenin yönetimine tebelleş olmuş isimler karar vermez sadece. Böyle bir kararın küresel paydaşları vardır ve bu paydaşlar “ben yaptım oldu”lara ve “oldu bitti”lere pek tahammüllü değillerdir.

Kaldı ki, jeopolitik satranç tahtasında taşların başına buyruk hareket etme isteği o satranç tahtasının bazen ters yüz edilmesine bile yol açar. Türkiye gibi ülkelerin kaderi bir iki maceraperest şarlatanın heveslerine göre şekillenmez. Bu konumdaki ülkeler hafif meşrep birinin sürekli partner değiştirmesi gibi her gün kafasına göre stratejik ortak değiştiremez. Çünkü, bir stratejik tercihin bedeli olan riskler fazlasıyla göze alınmadan o tercihten vazgeçilemez. Türkiye, bugüne kadar ki stratejik tercihini ülkenin en az 300 yıllık Batı yöneliminin ve 2. Dünya Savaşı’nın ağır sonuçlarının üzerine oturtmuştu. Bedeli ödenmiş bu tercihin aksi bir yöne kaymasına yol açacak konjonktürel altyapının oluşması da ancak muadili bir süreci ve herc-ü merci gerektirir.

Şimdi başa dönelim ve gündelik siyasi menfaatleri için Türkiye’nin 300 yıllık stratejik aksını değiştirmeye çalışanların nasıl bir belaya davetiye çıkardığını anlamaya çalışalım. Sonra da, bu kafayla geldiğimiz mevcut aşamayı göz önünde bulundurup bundan sonra ülkenin başına daha ne tür belalar sarılabileceklerini öngörmeye çalışalım.

Ama unutmayalım ki, Türkiye bu sürecin henüz “akıllı yaptırımlar” aşamasında. Yani daha yolun başındayız. Ama yine de sanırım, 80 milyonluk bir milletin yaptığı yanlış hesabın Bağdat’tan dönmesini beklemeyecek kadar basiretli davranıp davranmayacağını görmek için fazla beklememiz gerekmeyecek. Siz ne dersiniz?..

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin