Dindarların yerellik imtihanı: “Hangi Cömaattensin Yeenim?”

YORUM | HAKAN ZAFER

Evimizin hemen yanındaki caminin bir adı yoktu. Herkes evvelce imamlık yapmış Ali Hoca’nın adıyla camiyi bütünleştirmişti. Benim için, çocukluğumun ilk yaşlarında namaz, Ali Hoca’nın camisinde kılınan namazdı. Her ne kadar yaş ortalamasını düşürmede küçük bir kımıldamaya vesile olsam da bahçede namaz beklerken dedelerin aralarındaki muhabbetine bakarsanız onlar benden daha genç sayılırdı.

Cami içinde herkesin namaz kılmak için seçtiği bir halı vardı. Sünnet namazlar o halı üzerinde eda edilir, farza geçerken de safın halıya yakın tarafında durulurdu. Ben, yaşım itibariyle safın kenarlarında kalırdım. Minberin sağındaki bölmenin en sonuna denk gelen yer, benim farzı kılma yerimdi. Haliyle, hemen solumdaki safın en son yaşlı üyesi, benim namazı ilk öğrendiğim sıralarda göz ucuyla kontrol ettiğim kişiydi. Onda, benim ilk dikkatimi çeken, sağ serçe parmağının şekliydi. Ben, Hacı Emmi’nin sağ serçe parmağını sadece namazlarda, tahiyyatta gördüğüm için serçe parmağın şeklini namazın bir parçası gibi zannederdim. Hacı Emmi, katlanmış şekilde duran o parmağını her zaman boş yere öylece tutuyor olamazdı. Vardır bir bildiği diyerek ben de bir süre sonra parmağımı o şekilde tutmaya başladım. Allah’tan, aynı caminin cemaati babam imdadıma yetişti. Meğer o dedenin parmağının şekli, namazı güzelleştiren bir tercih değil, kırık sonrası kemiğin yanlış kaynamasından kaynaklıymış.

Şimdi bakıyorum, ortalama Müslüman dindarlığı benim tahiyattaki şaşkın halimden çok da farklı değil. Nerede “yanlış kaynamış” anlayış, pratik varsa, dindarlığın bir parçası algılanıyor. Öyle algılansın isteyen yol bozanlar ise, dinî algılanabilmesi için başka bir dini pratiğin veya inancın içinde veya yanında sunma çabası gösteriyorlar. Normal düzeyde ahlaktan, izandan yoksun hal ve tavırlar, yan yana getirilen dini uygulama veya şekillerle dini gösterilebiliyor.

***

Buraya kadar taklitten bahsediyorum diye düşünmüş olabilirsiniz ama kastım, yerellik. Kendimi, kavramdan kastımı ifade ederek sınırlandırmam yararlı olacak. O halde, yerellikten anladığımı başlıklar halinde sıralamalıyım.

  • Her şeyi kendinden ve çevresinden ibaret zannetme.
  • Çevreye ve yeni olana kapalı, kör yalnızlığa hapsolmuş, kendini yeterli görme. Bu yalnızlığın beraberinde getirdiği bir yanılgıdan ötürü “tek kalmayı”, “tek olma” zannetme.
  • Değişim reddedildiği, geldiği gibi davranma risksiz olduğu için kalıpları erdem zannetme.
  • İnanış biçiminden günlük sıradan davranışlarına kadar kendinde olanı, başkalarına da gereklilik görme.
  • İnançlarının etki alanını, yeterlilik, ilgi ve sevgileriyle genişletirken, öfke ve sevmedikleriyle daraltma.

Bilinen anlamıyla yerellik, kötü değil ama kendi yerelliğine hapsolmak ve bu dar pencereli hapishane hücresinden alemi seyrettiğini zannedip haritalar çizmek illetlidir. Mesela, doğup büyüdüğümüz yörenin, kişiliğimizi oluşturan etkilerinin kalıcı izleri görünüyor olabilir. Ancak, bunun bir dinî karakter üzerinden meziyet olarak pazarlanması sorunludur. Giyimde kuşamda, yemede içmede, hatta şivede bile yerelliğin devamını sağlamak, dini hayatın bir parçası gibi algılanırsa sorun başlamış demektir.

Potansiyel olarak yeryüzünde yaşayan herkesin Müslüman olması ihtimaldir. Kalkıp Kayseri’nin, Konya’nın, Malatya’nın bir köyünde “zamanın sahibi”, “evliyalar konseyi başkanı” ilan ettiğimiz birinden, cümle alemin haberdar olamamasını nasıl açıklayacağız. Hele hele, “zamanın sahibine tabi olmayan kişi cehalet üzerine ölür” kabulünü hangi olağan üstü yorumlama becerimizle bir çırpıda halledebiliriz?

Yerellik takıntısı, kendi efendisine alemi bağlamaktan garip bir haz aldırır. Sadece İstanbul’da aynı yıl yapılan farklı toplantılarda, civardan ulema getirip biat aldıran asrın en mühim âlimi ve müceddid sayısının 3, 5 kişiyi bulduğu zamanları hatırlıyorum.

Herkes, bayrak, kendi ayağının altındaki toprağa düşmüş, yine oradan ve bir zahmet kendisi tarafından kaldırılacak zannediyor. Elin alemin toprağı, Allah’ın arzı değilmiş gibi, hep son karakol “bizim oralar” oluyor. Aşırı sahiplenerek yerelleştirdiğimiz her şeyin “bizim olanı”, hidayete ulaştıran en kestirme yol oluyor. Bu, kimi zaman bir şahıs olurken kimi zaman bir şehir, bir kitap hatta bir kıyafet bile olabiliyor.

Son Soru:

“…. gibi” olmanın dayanılmaz rahatlığı, göz tembelliği yapıyor. Yalnız kendine gelmiş, ister ve gayret gösterirse -hatta izin verirse- başkaları da nasiplenebilirmiş gibi yerelleştirilen dindarlığın, başkalarını da içine alan bir ahlak yapısı doğurması mümkün olabilir mi?

Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

1 YORUM

  1. Tarikatlarda, mübtedi saliklere, kasdi bir taassup verilir ki, şeyhinden başkasını gözü görmesin.. Ancak mürid, manen inkişaf ettikçe ve vizyonu genişledikçe, kendi şeyhinden daha başkaca “maneviyat büyüğü” şeyhlerin de varlığını fark eder.. Ne var ki, aynı anda iki musluktan birden su içilemeyeceği için, evvelce bağlı olduğu şeyhe bağlılığa devam eder..
    Şimdi..
    Her tarikat ya da cemaatin, kendisini ve şeyhini, o asrın vazifelisi görmesi gayet doğaldır.. tabiidir..
    Bunda eleştiriye konu bir nokta bulunmamaktadır..
    Bir cemaat ya da tarikatın, kendi meşrebini vazifeli görmesi -sair meşrep erbabını tahkir etmemek kaydıyla- zararlı değil, bilakis faidelidir.. ki samimane ve inanarak hizmet etsin..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin