Dil belası!

YORUM | MEHMET ALİ ÖZCAN

Dil, hacim olarak küçük olmasına rağmen yaptığı iş itibarıyla insan vücudundaki birçok organa göre daha büyük bir işleve sahiptir. Bu özelliği ile de Allah’ın yarattığı bir sanat harikasıdır. Diğer organların görevleri sınırlı iken dil neredeyse insanın hayatını şekillendirir ve bu yönüyle de bütün organları etkiler. Gözün gördüğü, kulağın duyduğu ve bunların harmanlandığı beynin kararını dil seslendirir. İnsanın iman veya küfre dair düşünceleri dil ile kayıt altına alınır.

İnsan, dilini kontrol edip, kendisine fayda verecek sözleri söylediğinde hem dünya hem de ahiret hayatı adına kazançlı olur. Bununla birlikte diline hâkim olamayan dünyada bela ve musibetlere maruz kalırken ahiret hayatını da tehlikeye sokabilir. Peygamber Efendimiz (sav) bunu, “İnsanları yüz üstü cehenneme süren, onların kendi dilleridir.” beyanı ile bizlere bildirmiştir. Başka bir hadiste ise: “Her sabah insanoğlunun uzuvları dile karşı: ‘Bizim hakkımızda Allah’tan kork; zira sen müstakim olursan biz de müstakim oluruz; sen eğri-büğrü olursan biz de eğriliriz’ derler.” diyerek önemli bir ihtarda bulunmuştur.

Konuşulması yararlı veya zararlı olan şeyleri birbirinden ayırt etmek ne kadar zorsa, dili kontrol altında tutmak da o kadar zordur. Toplumda belli bir mevkie gelmiş veya şahsi hayatı itibarıyla hassas yaşamaya dikkat eden birçok insan, dilini kontrol edemediğinden bütün kazanımlarını kaybedebilmektedirler. Siyasetçilerden din adamlarına kadar buna çok sayıda örnek vermek mümkün; hele son dönem Türkiye’sinde…

Sükût etmek, insanı dil belasından kurtaran davranışlardandır. Efendimiz’in (sav) bu konuda birçok sözü vardır: “Sözün hikmet, sükûtun da tefekkür olsun.”, “Midesinin, ırzının ve dilinin şerrinden kurtulan, bütün şerlerden kurtulmuş olur. Çünkü insanların çoğunu helâk eden şey, mide, ırz ve dil şehvetleridir.”, “Bir kimsenin kalbi ve dili istikamet bulmadıkça, onun imanı müstakim olmaz.”, “Allah o kula merhamet etsin ki, konuşurken sevap kazanır ve susarken selâmet bulur.”

Bu konuda kalb ve kalem ehli olan insanlar da çok şey söylemiştir: “Çok konuşanın hata ve sürçmeleri çok olur.” (Hz. Ömer), “Mü’min önce düşünür sonra gerekirse konuşur; münafık düşünmeden konuşur.” (Hasan Basri), “Söylemediğim sözlerin hiçbiri bana zarar vermedi.” (Calvin Colaridge), “Bir cahil için en iyi şey susmaktır, ne var ki bunu bilseydi zaten cahil olmazdı.” (Sadi Şirazi), “Mümkün olduğu kadar sus veya gerekli olan sözleri az kelimelerle söyle.” (Epiktetos).

Bir gün Hz. Muaviye’nin meclisinde herkes konuşuyordu. Ahnef bin Kays ise susmuştu. Hz. Muaviye ona, “Sen niye konuşmuyorsun?” dedi. Ahnef, “Ben ne konuşayım? Sana yağ çekmek için konuşursam Allah’tan korkarım; sana dokunan doğruları konuşursam bu sefer senden korkarım.” dedi.

Bütün bunlar, ‘Ağzınızı kapayıp bir köşede oturun’ demek değil; ‘Konuştuklarınız meşru dairede olsun’ demektir.

Dil, hayır yolunda kullanıldığında insanı Allah nazarında kıymetli hale getiren, şerde kullanıldığında da esfel-i sâfilîne düşüren bir organdır. Kendisi hakkında en korktuğu şeyin ne olduğunu soran bir sahabeye Efendimiz (sav), eliyle dilini tutarak “İşte bu…” demiştir. Başka bir zaman, vefat eden biri hakkında, “Cennet ona mübarek olsun!” diyen birisine Efendimiz (sav), “Nereden biliyorsun? Belki de o mâlâyânî konuştu veya kendisini zengin kılmayacak bir miktarda cimrilik etti!” demiştir. Görüldüğü gibi insanı, Allah’tan, Cennetten ve insanlardan uzaklaştırırken Cehenneme yaklaştıran cimrilik gibi, gereksiz ve boş konuşmalar da bir hüsran sebebi olabilmektedir.

Sükût etmenin hüneri, ağza geleni söylemenin insana verdiği zarardadır. Yalan söylemek, gıybet etmek, fesatçılık, ikiyüzlülük, yalakalık, hakaret etmek, tartışmak, kendini övmek, siyasetteki gibi “partisindeki şeytanı melek, karşı partideki meleği şeytan kabul ederek” konuşmak, gerçekleri tahrif etmek ve daha birçok durum hep konuşma ile insana, günah ve düşman kazandırır. Dil için kolay, nefse ve mizacı bozuk kişilere hoş gelen bu işleri elbette şeytan da körükleyip durur.

İnsan, kontrolsüz bir şekilde konuştukça ve bunu uzun süre devam ettirdikçe bu afetlerle karşı karşıya kalır. Sükût, bütün bunların önünü kesen faziletli bir davranıştır, zira kötülüğü engellemek, iyilik yapmak gibidir. Bununla birlikte sükût insana zaman kazandırır, düşüncelerini toparlamasına yardımcı olur.

Hayatında dinî esasları ön planda tutanlar, Kur’an-ı Kerim’deki, “Zaten sağında ve solunda yerleşmiş bulunan iki kayıtçı melek, onun her söz ve davranışını kaydetmektedir. Tek bir söz bile sarf etmiş olmasın ki, yanında onu gözetleyen ve o sözü kaydetmeye hazır bir gözcü bulunmamış olsun.” (Kaf, 17-18) ayetleri çerçevesinde temkinli davranıp düşüncelerini ifade ederken Allah rızasına ve konuşmanın gerekliliğe göre hareket etmelidir. Allah’ın hoşlanmayacağı sözler söylememeli ve lüzumsuz konularda dilini tutmalıdır.

Bununla birlikte, çevresine maddi ve manevi açıdan yararlı olmak isteyen insanın yeri geldiğinde üslubunca konuşması gerekir. Allah’ı anlatma, ilim tahsil etme, kötülüklere engel olma gibi konularda konuşmak insan olmanın gereğidir; bu durumlarda sükût etmek âdeta suçtur. Genel olarak sükût tavsiye edilse bile yerinde ve zamanında konuşmak daha iyidir. Hak ve adaletin ayaklar altına alındığı durumlarda susmak “dilsiz şeytan” olmaktır.

Konuştuğunda gönüllere girip insanlara faydası olacak kişilere söz hakkı vermek ve imkân tanımak gerekir. Akıllı insan konuşmaktan ziyade, hem kendisine hem de başkalarına faydası olabilecek kişilere imkân sağlar ve onları konuşturur. Bunu yapabilmek ise edepten nasip almak ve susmanın faziletini bilmekle ilgilidir. Ne güzel demişler:

“Bakırsa metâın sürme pazara ey ahî;

Bırak meydanı cevherfürûşân olanlara!”

Çok konuşmak kişinin dengesizliğini ve zaaflarını ortaya çıkaran bir çeşit hastalıktır. Bu hastalığın hem konuşana hem de dinleyene zararı vardır. İnsan kendisini tutamayıp konuşmaya devam ettiği sürece abartmalarda bulunur, gereksiz bilgiler verir, ne söylediğini bilemediğinden çelişkilere düşer ve kendisini dinleyenlerin kafasını karıştırır. Böylece bir taraftan kendi kıymetini düşürürken diğer taraftan muhataplarını da zor durumda bırakmış olur.

Bu yüzden çok konuşmaktan ziyade, az, öz, yerinde, lüzumuna göre ve dinleyenlere faydalı olan konuşmalar yapılmalıdır. Bunu becerebilen insanın kıymeti artarken her bulduğu fırsatta mikrofona yapışanın kıymeti ise azalır. Her sözü mutlaka kendisinin söylemesi gerektiğine inanan gevezeler zamanla çevrelerindeki güzel insanları kaybederler. Bu tipler,  gün gelir de güzel bir şey söylediklerinde dinleyici bulamaz, hatta söyledikleri doğrulara karşı da alaycı bir karşılık görürler.

Mevzuyu Hocaefendi ile bağlayalım: “Müslüman az ve öz konuşmalı, sevap olmayan şeylere ve laubaliliklere kat’iyyen girmemeli. Malumat sahibi bir insansa ve ille de konuşması gerekiyorsa, sohbeti Cânan’dan bahisler açmalı. Kendisi bilmiyorsa, başkalarının o istikamette konuşması için lazım gelen ön hazırlıkları yapıp zemin hazırlamalı; hak ve hakikatleri ihlasla seslendirecek, sohbeti fayda verecek bir insana söz hakkı vermeli, onu konuşmaya teşvik etmeli.. meclislerin günlük dedikodularla kirletilmesine müsaade etmemeli.. ve ne yapıp edip her sözü erkân-ı imaniyeye, Cânan sohbetine getirmeli. Kısacası, ‘Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse ya hayır koşuşsun ya da sussun.’ hadis-i şerifine uygun bir hayat sergilemeli.”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin