Derin faşizm

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Faşizmde tarihin tahrifi, kitlelerin manipüle edilerek kontrol edilmesi bakımından çok kilit bir rol oynuyor. “Türk devlet geleneği” bu konuda engin deneyime sahip!  Osmanlı tarih yazımının Türkleştirilmesi esnasında tarih tahrifatını iyi öğrenen devlet, bu yöntemi ileriki dönemlerde de kullandı. Böylece toplum mühendisliği daha efektif olarak uygulanabildi. Yaşananların silinmesi, yaşanmayanların yaşanmış gibi tarihe “aktarımı”, bu yaklaşımı özetler. Bunun örnekleri çok; ama bir vaka son derece bilinen ve temel bir tarih tahrifatı olduğu için burada ele alınması somutlaştırmak adına iyi olabilir. 

Buna göre örnek olay Anadolu’nun Türkleştirilmesi olsun. Tez nedir: “Türkler Asya’dan kitleler halinde, toplu bir göç dalgası halinde geldiler. Gelmelerinin nedeni a) büyük bir kuraklık veya b) Moğol istilası idi. Geldiklerinde Anadolu, kıyı bölgeler dışında çok düşük sayıda Anadolu yerlisinin yaşadığı, adeta bomboş bir yurttu. Türkler bu boş yerlere yerleştiler. Daha göçün hemen başlarında Anadolu’da demografik üstünlük kurdular. Ermeniler gibi bazı kavimler, Bizans’ın ağır vergilerinden bıkmıştı. Bu nedenle onlar da gelen bu Türkleri bağırlarına bastılar. Çok doğru, iyi, ahlaklı, mert olan bu Türkleri gören Hristiyan Anadolu yerlileri zamanla İslam’ı kabul ettiler”. 

Elbette tezi ben fazlaca basitleştirdim, ama ana hatlarıyla budur. Bu tez, esasında Türkçü-nasyonalist ideolojinin ürettiği bir kurgudur. Bu kurgunun amacı, Anadolu’da etnik homojen bir millet yaratmaktı. Oysa tarihi gerçekler bu kurgusal resmi tarih tezi ile örtüşmüyor. 

1)  Anadolu’da nüfus yoğunluğuna ilişkin. Anadolu Türkler geldiğinde boş değildi. Her yeri canlı bir kültürel, politik ve ekonomik faaliyet içerisindeydi. Yerli halkların kendi sosyo-ekonomik ve politik sistemleri vardı. Kendi dinleri vardı ve bin yıldır bu sosyal kurumlar varlıklarını sürdürmekteydi. 

2) Anadolu’ya gelen Türkler bir kuraklık nedeniyle (veya başka bir doğal afetten dolayı) gelmediler. Ya da Moğol istilasından kaçmadılar. Gelen Türkler göçebeydiler veya göçebelikten yeni yerleşik hayata geçmekte olan topluluklardı. Bu soysal değişime İslam’ı kabul ettikten sonra başlamıştılar. İslam, gaza ve cihat konseptleri temelinde kendilerine toprak ve ekonomik gelir (cizye) vaat etmekteydi. Bu nedenle İran üzerinden, giderek batıya doğru ilerlediler. İran bölgesi Müslüman olduğu için gaza yapma olanakları yoktu. Göçün ekonomi politiği, Hristiyan toplulukların topraklarını ele geçirmek ve onları cizyeye bağlamaktı. 

3) Gelen Türklerin çok büyük bir çoğunluğu savaşçı mücahitlerdi. Aileleriyle göç etmediler, çoğunlukla belli bir Bey otoritesindeki gevşek ordu niteliği taşıyorlardı. Anadolu’nun Beylikler dönemi, hangi klanın nerede başat güç olduğunu zaten gösteriyor. Bu yerleşilen bölgelerin her birinin başkenti o bölgenin Doğu Roma büyük şehridir. Askeri güçle (savaşarak) elde ettikleri topraklardaki yerli halkı cizyeye bağladılar, bu arada yerli asillerin bir bölümü yönetici vasıflarını yitirmemek için bu yeni politik üst yapının emrine girdi, böylece görece konumlarını korudu. Mücahit grup bölgede yerleşik düzene geçti, kendi dinini, dilini ve kültürünü bölgeye kabul ettirdi. Yerli halkla evlenerek iki-üç nesil içinde bölgeyi büyük oranda Müslümanlaştırdı ve linguistik manada Türkleştirdi. 

Bu tarihi gerçekler dünyanın başka bölgeleriyle zaten büyük benzerlik gösteriyor. Yani olağanüstü bir durum söz konusu değil. Tüm milletler, birçok etnik grubun ve ırkın karışmasıyla oluşmuştur. Mesele şu ki, erken nasyonalizm döneminde, 1800’lerin sonu, 1900’lerin başında milliyetçilik sosyal Darwinist ve ırkçı beslenme kaynaklarına sahipti. Genellikle bu dönem dünyada her millet kendi ırkı saflığını “kanıtlamaya” ve diğer “ırklardan üstün olduğunu” göstermeye çalışıyordu. Bu nedenle İttihatçılar ve özellikle de Kemalistler, Türk nasyonalizmini dizayn ederlerken Türklerin “ırki anlamda” bir topluluk olduklarını göstermek istiyorlardı. Bu arada Kürtler gibi gruplara “siz aslında Türk boyusunuz, zamanla Farslar sizi asimile ettiler” türü bir söyleme kapı aralanıyordu. Dolayısıyla, “Anadolu’da yerlilerle sonradan gelen çok daha az sayıda Orta Asyalı bir grup karıştılar ve yeni bir ulus oluşturdular” demeyi tercih etmediler. Her ne kadar Atatürk milliyetçiliğinin “kültür milliyetçiliği” olduğu yalanını uydursalar da, Atatürk “güneş dil teorisi” veya kafatası ölçümleriyle “Türklerin Orta Asyalı üstün bir beyaz ırk olduğu” gibi yaklaşımlarla hep ırkçı bir millet konseptine sahip oldu. Bu, o dönemin ruhuna uygundu zaten. Dünyanın birçok başka ülkesinde de buna benzer bir yaklaşım söz konusuydu. 

Mesele şu ki, Türkiye’de tarih, aynı George Orwell’in 1984 romanında olduğu gibi, sürekli değiştiriliyordu. Tarihi değiştirmekten çok ciddi bir güç devşirebilirsiniz. Tarihi değiştiren, her şeye hâkimdir. Tarihi ancak diktatoryal rejimlerde değiştirebilirsiniz. Çünkü bu tür rejimlerde kimse çıkıp sizin manipüle ettiğiniz tarihi eleştiremez, insanlara manipülasyonu gösteremez. Cumhuriyet Türkiye’de daima resmi tarihi olan bir rejime sahip oldu. Bu resmi tarih hiçbir zaman ortadan kaldırılamadı. Ama değişime uğradı. Mesela 1980’lerdeki Atatürkçülükle 1970’lerdeki birbirinin aynı değildi. Dolayısıyla iktidara gelenler, Atatürkçülüğü değiştirerek, Atatürkçülük hep böyleydi izlenimini yarattılar. 

Gerçeklere tekabül etmeyen bir tarih, resmi tarihin tanımıdır neredeyse. Çoğulcu ve demokratik toplumların resmi tarihi yoktur. O toplumlarda tarihi tarihçiler yapar. Tarihte yapılan yanlışlar, tarih yazımı üzerinden “rötuşlanmaya” çalışılmaz. Düzgün bir tarihe sahip olmak için, tarihte yapılan hatalardan ders alınabilen bir pozisyona sahip olunması gerekiyor. Tarihte yapılan yanlışları gömerek ve gizleyerek, necip, adil ve iyi olmak mümkün değil. Önemli olan, gerçekten necip, adil ve iyi olmaksa eğer, o zaman necip, adil ve iyi olmak için geçmişte yapılan yanlışları tekrarlamayacak bir bilinç oluşturmak lazımdır. İşte faşizmin ana dinamiği, bunun engellenmesidir. Faşizm, gerçeklikle bağ kurmak zorunda olmayan bir tarih endoktrinizasyonudur.

İzlenmekte olan strateji hep aynı: “Ermeni soykırımı yok. Dersim katliamını gizle. Varlık vergisini yeni nesiller bilmesin. 11 Eylül olayları mı? O da ne ki? 15 Temmuz’u FETÖ yaptı”. Bu doğrultuda, gerçeklerden kopuk, amacı iktidarın gücünün korunması veya konsolide edilmesi olan bir tarih oluşturmak. Resmi tarihle faşizm arasındaki güçlü bağ budur!

Bakın, Anadolu’nun ırki anlamda demografik (sayısal) üstünlükle Türkleştirilmesi tezi kabul görmeseydi, bugün Kürtler veya Ermeniler konusunda bu kadar büyük bir nefret dili oluşturulamazdı. Anadolu’da birbiriyle karışmış, harmanlanmış bir halk olduğuna dair, tarihsel bulgularla örtüşen, daha insani ve coğrafi-kültür milliyetçisi tarih öğretilmiş olsaydı, Türkiye daha yaşanılır, barışçıl, uyumlu ve dingin, bölgesinin yerlisi pozisyon alan bir toplum olabilirdi. Ermeni soykırımı konusunu genç kuşaklara nesnelce ve komplekssizce öğretebilmiş olsaydık eğer, Varlık Vergisi gibi, 11 Eylül faciası gibi, Dersim katliamı gibi zincirleme utançlar yaşanmayabilirdi. Ve tarihine eleştirel bakabilen, cesur bir tarih-sosyal bilimler geleneği kurulabilmiş olsaydı bu sayede, o zaman 15 Temmuz diskuru da böyle kolayca kabul görmeyebilirdi. Nasıl her şey birbirine bağlı? Tarihin domino etkisi böyle bir şey işte! 

Programlanan bir bilgisayar gibi, toplumu bu tarih yazımı ile bu manipülatif resmi tarihle programladılar. Tarihi tahrif ederek toplumu kontrol ettiler. Manipülasyon böyle başarıldı. Bugün Yeni Türkiye dedikleri ucubenin resmi tarihini de böyle yazıyorlar. Faşizm, böylece satıhta olan, bir iktidarlık bir mesele olmaktan çıkıyor. Derin bir faşizmle karşı karşıyayız. Onun biçim değiştirmesi, söylem değiştirmesi, maşa değiştirmesi, put değiştirmesi önemli değil. Metodu aynı: manipülasyon ve tarihin tahrifatı. 

Özgürlük elde etmek kolay değil. Kendinizi değiştirmeden özgürleşemeyeceksiniz! Kendi programlama kodunuzu kendi başınıza kırmanız, kendi kendinizi “hecklemeniz” gerekiyor. Matrix’te kendisini kontrol eden programın gerçekliği ile şok yaşayan Neo’ya Morphius’un dediği gibi: “Ben sana ancak kapıyı gösterebilirim. Kapıdan içeriye sizin kendi başınıza girmeniz lazım”!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin