Demokrasi ve demokratik kültür üzerine

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Uzun süredir yazılarımda özgürlükçü devletler ile otoriter (ya da yarı otoriter) devletler arasındaki farklılıklardan bahsediyorum. Liberal demokrasiler ve liberal olmayan demokrasiler arasındaki farklılıkları incelediği makalesinde Fareed Zakaria seçimsel sistemlerin sayıca artmasının demokrasilerin sayısının artması olarak görülmemesi gerektiğine işaret eder. Zakaria bu makaleyi yazdığında hala Francis Fukuyama’nın Tarihin Sonu makalesinden etrafa yayılan iyimserlik rüzgârı bazılarını etkisi altına alıyordu. 1980’lerde Soğuk Savaş’ın iki süper devletinden biri olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB veya Sovyetler Birliği) liberal demokratik sistemlerin ve piyasa ekonomisinin alternatifi konumundaydı. Reel sosyalizm işçi sınıfının diktatörlüğünü sosyoekonomik eşitlik için gerekli görüyordu. 

Bunun bedeli, insan haklarıydı. Komünist partisi öncü güç olarak işçi sınıfının yüksek çıkarlarını temsil ediyordu. İşçi sınıfı bu sayede refah seviyesini arttıracaktı. Bu refahın bedeli ise düşünce özgürlüğü, din özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, basın özgürlüğü, azınlık hakları gibi önemli hak ve özgürlüklerin Sovyet modeli sosyalizmde yerlerde sürünmesi olacaktı. Dünyada kendilerine “devrimci” diyen solcular, bu Marksist sosyalizm konseptini solculuk kabul ettiler. Türkiye’de de bu doğrultuda düşünen bir Marksist-Leninist sol oldu. Diğer taraftan Avrupa’da sol çoktan ikiye bölünmüştü. Daha başından itibaren Sovyet veya Çin türü sosyalizmi despotik karakterinden dolayı reddeden Avrupa solu, demokratik sosyalizm (sosyal demokrasi) yolunu seçti ve refah toplumu oluşturma çabasına yöneldi. Böylece çok partili ve çoğulcu açık toplum ve liberal demokrasiyi kabul ederken, piyasa ekonomisini de bırakınız yapsınlar mantığından çıkartarak regüle edilen (düzenlenen, müdahale edilen) bir sosyal piyasa ekonomisi ile ehlileştirdi. 

Böylece iki “dünya” oluşmuş oluyordu. Birinci dünya, piyasa ekonomisi ve liberal demokrasi ile yönetilen ülkelerden, ikinci dünya ise işçi sınıfı diktatörlüğü denen komünist tek parti idaresinde siyasette totaliter, ekonomide sosyalist ülkeler. İkincisi özgürlük getirmedi ve işçi sınıfının yaşam standartlarını da Batılı demokrasilere göre daha az ilerletebildi. Dahası, tek parti devleti bireyi ezdi, onu toplumun bir dişlisine indirgedi. Bu rejimler, güçlü ve ceberut, aynı zamanda da hantal bir devlet anlayışı üzerine bina edilmişlerdi. Aynı zamanda her türlü sosyal eşitlik idealine karşın, sistem içinde korkunç eşitsizlikler devam etti. Politbüro veya Komünist Partisi üyesi olanlar daha iyi ekonomik ve sosyal koşullara sahiptiler. Gerek tüketim mallarına ulaşımları gerekse de yaşam koşulları bakımından bu elitlerle alt kademedeki “yoldaşları” arasında ciddi farklılıklar vardı. Üstüne üstlük başta din, düşünce ve seyahat özgürlüğü olmak üzere, ciddi bireysel özgürlük kısıtlamaları nedeniyle sistemle kendilerini özdeşleştiremediler. Birinci dünyada ise kapitalizm giderek daha sosyal eşitlikçi bir hal aldı. Evrensel sağlık sigortası, eğitim hakkı, emeklilik, 40 saatlik çalışma, hafta sonu tatili, ücretli izin, işsizlik sigortası, engelli hakları, eşit ise eşit ücret gibi onlarca hakla, çalışan alt ve orta sınıflar yaşam koşullarını sosyalist ilkelerde yaşayan sınıfdaşlarına oranla çok daha iyi düzeylere getirdiler. 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Sovyetler 1991’de yıkılınca birçok düşünür artık piyasa ekonomisi ve liberal demokrasilerin dünyaya giderek daha fazla yayılacağını öngördü. Ama bu olmadı. Seçimsel rejimler, yani çok partili seçimlerin yapıldığı politik sistemler, gerçekten artıyordu. Ama demokrasi “kalitesi” artmıyordu. Demokrasinin sadece seçimlerden ibaret olmadığı açıktı. Seçimlerin “adil ve özgür” olabilmesi için birçok ölçüt vardı. Ve bunların yerine getirilmediği ülkelerde seçimlerin olması ille de demokrasiyi beraberinde getirmiyordu. Demokrasi “diktatörünü seç” rejimi değildi. Esas önemli olan, demokrasinin çoğunluk diktasına dönüşmemesiydi. Dahası tek adam rejimlerine evrilmemesiydi (Hitler’i hatırlayın!). Seçimlerle iktidarı elde eden birçok politikacı sonuçta gücü kontrol edebildikleri oranda diktatörleşme veya otoriterleşme eğilimi gösteriyordu. Bu durumda sadece seçimler, insan ve azınlık haklarını korumak için yeterli olmuyordu. Amerikalılar bu hatayı Irak’ta yaptılar. Saddam’ı devirip Iraklılara kendilerini yönetme şansını verdiklerinde Iraklıların doğru kararları verip ideal bir demokrasi kuracaklarını düşündüler. Fakat kuramsal düzeyde dinamit olan birçok şey, sosyal gerçeklikte ve uygulamada işe yaramayabiliyordu. Öyle de oldu. ABD Irak’ta başarısız oldu. Oysa benzer bir stratejiyi Almanya’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında uygulamış ve başarılı olmuşlardı. Demek ki sadece “serbest seçimler” yoluyla demokrasinin bir ülkede yerleşmesi, oldukça eksik bir projeydi. Peki, ne gerekliydi?

Sosyalizasyon süreci

Siyaset bilimi, politik kültürün rejim karakteristiği ile olan bağlantısının önemli olduğuna dair sayısız çalışma ile dolu. Dünyanın en iyi anayasasını herhangi bir ülkeye gidip uyguladığınızda, her halükarda başarılım olacak bir demokrasi inşa edemiyorsunuz. Bugün en başarılı olarak görülen birkaç siyasal sistemin anayasalarını herhangi bir üçüncü dünya ülkesinde uygulamak, o ülkeleri bahsettiğimiz başarılı demokrasilerin seviyesine yükseltmeye yetmiyor. İnsan faktörü çok önemli! İnsanlar, bilgisayarlar gibidir. Bir bilgisayarı işlevsel kılan onun üzerine yüklenen programlarıdır. Halklar da kültürle programlanıyor. Kültürün “indirilmesi” bilgisayarlara program yüklemekten çok daha meşakkatli ve uzun bir süreç! Bu sürece sosyalizasyon deniliyor. Bir bebek dünyaya geldikten hemen sonra sosyalizasyon süreci başlar ve büyüdüğünde de devam eder. Sosyalizasyon doğumdan ölüme kadar devam eden bir süreçtir. Bu süreçte insanlar sosyal normları ve davranışları öğrenir. Burnunuzu karıştırmamanız gerektiğini sosyalizasyon sürecinizde öğrendiniz. Peki, başka neler öğrendiniz?

Sosyalizasyon sadece doğruları ve olması gerekenleri öğretmez. Her şey “burnunu karıştırma!” komutu kadar evrensel değil. Hitler döneminde Yahudilerin “alt insan” olduğu, 1960’lara dek ABD’de bazı bölgelerde Afrika kökenli Amerikalıların Beyaz Amerikalılarla ayrı kamusal alanları kullanmaları (otobüslerde yerlerinin ayrılması, okullarının ayrılması vs.) gibi “değerler” sosyalizasyon sürecinde kuşaklara öğretildi. Bu öğrenilen değerler üzerine siyasal sistemler inşa edilir. Türkler de “arkadan vuran Arapları”, “ihanet eden Ermenileri”, “denize dökülen Yunanlıları/Rumları”, “Türk olan Kürtleri”, “darbe yapan FETÖ’cüleri” bu sosyalizasyonda öğrendi. Liberal demokratik sistemlerde devletler sosyalizasyona çok asgari müdahale eder. Bir endoktrinizasyondan ziyade, bir değerler eğitimi verilir. Mesela Kuzey Amerika kıtasında köleci döneme atıf yapan “zenci” sözcüğü pejoratiftir. Yani bu kelimeyi kullanmak bir nefret suçudur. Bu normu elbette devlet çocuklara (ve yetişkinlere) sosyalizasyon sürecinde çeşitli araçlarla (mesela okul gibi) öğretir. 

Şimdi esas meseleye geleyim. Liberal demokrasilerde devlet sosyalizasyon sürecinde insan hak ve özgürlüklerini vatandaşlarına öğretir ve onların demokratik değerleri benimsemesini sağlar. Böylece ortaya demokratik anayasaları uygulayan (uygulamaya istekli olan!) toplumlar çıkar. Bu liberal demokratik devletler şeffaftır ve hesap verebilirdir. Anayasa ve yasaları, devleti yöneten iktidarca çiğnenemez. Siyasi iktidardan bağımsız (omun tarafından kontrol edilemeyen) bir yargı sistemleri vardır. Başkan veya başbakan bir yargıca telefon edip herhangi bir “muhalifin” tutuklanmasını talep edemez. Bu tür devletlerde yasalarda tanımlanmamış suç olmaz. Kimi zaman bu tür demokratik rejimler otoriterleşmeye istekli lider veya partilere tanık olsalar da, işleyen kurumları ve bunun dayanağı olan politik kültürleri sayesinde “hafif hastalıkları” atlatırlar. 

“Zamanı gelince inilecek tramvay”

Türkiye’de demokrasi son dönemde özellikle Avrupa Birliği mayasıyla oluşmaya başlamıştı. Ama politik kültür bu demokratikleşmeyle paralel bir şekilde ilerleyemedi. Çünkü değerler eğitimi vermeye istekli ve niyetli olan bir iktidar yoktu. İslamcılar demokrasiyi “zamanı gelince inilecek bir tramvay” olarak gördüler. Demokrasi olacak diye otoriter vesayetçi karşıt ideolojinin egemen olduğu yapıların üzerine gittiler. Fakat onlardan boşalan yeri demokratikleştirmeyle dönüştürmek yerine, kendileri o otoriter ve ceberut kurumları kontrol etmeye heveslendiler. Bunda kısmen başarılı oldular, kısmense o yapıların esas sahibi rakip ideolojinin iktidar merkezleriyle anlaştılar. Devleti paylaştılar. Kendilerine tehdit olarak gördükleri yapıları tasfiye ettiler. 

Bu yazıyı yazmamın nedeni, demokrasiyi (bundan liberal demokrasiyi kast ettiğim, sadece seçimleri kast etmediğim sanırım artık açık!) bir tür makine gibi algılayan muhalif insanlara gerçekleri açıklamaktır. Demokrasi ve insan hakları, toplumun dönüştürülmesiyle gerçekleşebilir. Toplumu birey olmadan dönüştüremezsiniz. İnsanlar birbirinden farklı düşünür. Birinin doğru kabul ettiği bir şeyi diğeri yanlış görebilir. Liberal demokrasilerin gücü, farklılıkları olduğu gibi kabul etmekten, farklı olmaya olanak tanımaktan geçer. Kendiniz için istemediğiniz bir şeyi başkasına yapmamak Kant’çı ahlak anlayışının temelidir. Kendi doğrularını başkalarına zorla kabul ettirebileceğiniz bir demokrasi yoktur. Demokrasi, “sizinkilerin” seçimleri kazanıp sonra da “çoğunluk biziz, istediğimizi yaparız!” değildir. Bugün çekilen acıların nedeni, bunun anlaşılamamış olması değil midir?

1 YORUM

  1. Mehmet beyin hemen hemen hergun hemen hemen her konu hakkında yazmasını doğru bulmuyorum. Çok ciddi birikimi olabilir ama yazılarına göz atarsa anlık yazdigi çok belli oluyor. Herkesin düşünebileceği seyleri kendi birikiminden birey katmadan yazıyor gibi. Bence düşüncelerinin demlenmesine müsade ederse daha lezzetli seyler ortaya cikabilecegi kanaatindeyim.Malum az olan kıymetlidir . Saygılarımla

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin