Cuma Selamlığı’ndan gösterişli cuma namazlarına

Yorum | Dr. Serdar Efeoğlu

Müslümanların mübarek günü olan Cuma, İslam devletlerinde egemenlik anlayışının yansımalarının da görüldüğü bir gündü. “Hutbe okutmanın” hükümdarlık alametlerinden birisi olması, Cuma namazını farklı bir konuma getiriyordu. Osmanlı padişahları da her hafta “Cuma selamlığı” denilen bir merasimle İstanbul halkının karşısına çıkarak hükümranlıklarını sergiliyorlardı.

Padişahlar bulundukları şehirde Cuma namazını halkla birlikte kılarlar ve haftada bir defa da olsa halk, hükümdarı yakından görme imkânı elde ederdi. Padişahın Cuma namazı için camiye gidiş ve gelişi bir tören şeklinde olmakta ve buna “Cuma selamlığı” veya “Selamlık resmî” denilmekteydi.

CUMA SELAMLIĞI

Belirli kurallar çerçevesinde gerçekleşen selamlık merasimi sadece Osmanlı halkının değil, yabancıların da ilgiyle takip ettiği bir tören şeklinde yüzyıllarca devam etti. Son Cuma selamlığı Halifeliğin kaldırılmasından bir hafta önce 28 Şubat 1924’de yapıldı.  

Cuma selamlığı, Padişahın hükümranlık gücünü gösterdiği bir ortam olmakla beraber,  halkın hükümdarla bütünleşmesini de sağlamaktaydı. 16. Yüzyıldan itibaren padişahların Ayasofya, Beyazıt, Sultanahmet, Süleymaniye ve Eyüp Sultan gibi selâtin camilerinde Cuma namazı kıldıkları anlaşılmaktadır.

Padişahlar, 18. Yüzyıldan itibaren de Boğaziçi’nin öne çıkmasına paralel bir şekilde sahildeki Tophane, Kılıç Ali Paşa, Nusretiye, Fındıklı Molla Çelebi, Sinan Paşa, Mecidiye ve Ortaköy camilerinde Cuma namazlarını kıldılar. Bazen de Üsküdar’daki Mihrimah Sultan, Âtik Valide, İskele, Ayazma ve Selimiye camilerine gittiler.

Sefer sırasında ise bulunulan şehirde Cuma selamlığı düzenleniyordu. Örneğin Yavuz Tebriz’de, Kanuni Budin’de, 4. Murat Revan ve Bağdat’ta Cuma selamlığına iştirak etmişlerdi. Abdülhamit, Hamidiye Camii inşa edilene kadar çeşitli camilerde Cuma namazı kılmış, bu caminin tamamlanmasından sonra ise bütün Cuma selamlıkları burada yerine getirilmiştir.

Padişahın camiye gideceği yollardaki bozukluklar önceden mutlaka tamir edilir, devlet erkânı da uzak camilere gidiş esnasında padişaha yaklaşarak çeşitli konuları iletirdi. Yeniçeri Ocağı kaldırılıncaya kadar selamlık resminin güvenliğini Yeniçeriler temin etmiştir.

Cuma selamlığı çok önemli bir gelenekti. Bazı padişahların Saray halkının etkisiyle veya çeşitli endişelerle Cuma selamlığına gitmemeleri çok ağır eleştirilere neden olmakta, halk da bundan rahatsızlık duymaktaydı. Örneğin 3. Murat, kapıkullarının tepkisinden endişe ettiğinden Cuma selamlığına çıkmamıştı.

Padişahlar bu merasime, 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar at sırtında giderlerken sonraları atların çektiği araba ile gittiler. Abdülaziz bu törenlere denizyoluyla gitmekte ve çoğunlukla Ortaköy Camii’ni tercih etmekteydi.

2.Abdülhamit törene dört atlı araba ile gitmiş, Mehmet Reşat her hafta şehrin başka bir camiinde Cuma namazı kılmıştır. Cuma selamlığından sonra da Balmumcu Çiftliği, Zincirlikuyu ve Ihlamur Köşklerine, bazen de saltanat kayığı ile Beylerbeyi Sarayı’na geziler yapılmaktaydı.

Halkın Padişahı görme ve töreni izleme isteği, cami ve çevresinde büyük kalabalıklar toplanmasına neden oluyordu. Abdülhamit devrinde yabancıların merasimi izlemeleri için “Seyir Köşkü” denilen bir mekân ayrılmıştı.

Abdülhamit, Cuma selamlığını Avrupa’daki gelişmelere paralel olarak bir güç gösterisinin sergilendiği ve Avrupa protokol kurallarına benzeyen kuralların öne çıktığı ihtişamlı törenlere dönüştürdü. Bu devirde Yıldız’daki kışlalarda bulunan ve selamlık töreni için seçilen askeri birlikler, sabahtan itibaren törene hazırlanırlardı.

Kırmızı şalvarlı ve yeşil sarıklı Arap devriyeleri, Arnavut muhafız birliği ve Söğüt’ten getirilen Türk muhafızların oluşturduğu Ertuğrul Hassa Alayı, hanedanın erkek üyeleri, saray erkânı, önde gelen bürokratlar ve komutanlar, Cuma selamlıklarına tören üniformaları ile katılmak zorundaydılar.

Abdülhamit, bir darbe korkusuyla “Harbiye ve Bahriye Nazırlarının” selamlık resminde bulunmalarını istediğinden, bu kişiler mutlaka camide bulunurdu. Valide Sultan ve Kadın Efendiler de camiye kadar gelerek tören boyunca arabalarda beklerlerdi.

Abdülhamit,  selamlık resmi için Saray’dan ayrılırken Hamidiye Marşı çalınmaya başlardı. Saray çıkışında ve cami girişinde görevliler tarafından “alkış” denilen sözler söylenirdi. Bu sözler şunlardı: “Uğurun hayır ola, yaşın uzun ola, yolun açık ola, saltanatına mağrur olma, padişahım senden büyük Allah var.”

Bu dönemde son cümle yerine, “Padişahım şevketinle, devletinle bin yaşa” sözü tercih edilmişse de Mehmet Reşat devrinde tekrar eski sözler kullanılmıştır. Halk, Padişah camiye girerken ve çıkarken “Padişahım çok yaşa!” şeklinde bağırır, günümüzdeki gibi “el çırpma” şeklinde alkış yapılmazdı.

Cuma selamlıklarının riskli yönleri de vardı. 1792’de 3. Selim’e Ayasofya’da bir suikast teşebbüsü gerçekleştiği gibi, 1905’de 2. Abdülhamit de bir suikast teşebbüsüne maruz kalmıştı. Bu nedenle kimsenin yanında silah, dürbün ve fotoğraf makinesi bulundurmasına izin verilmezdi.

HALKIN HÜKÜMDARDAN TALEPLERİ

Cuma selamlığının en önemli yönlerinden birisi, halkın isteklerini doğrudan Padişaha ulaştırma imkânı elde etmesiydi. Halk şikâyetlerini kâğıtlara yazar ve merasim esnasında Padişaha ulaştırmaya çalışırdı. Bu dilekçeler Kapıcılar Kethüdası tarafından toplanır ve takibi Sadrazam tarafından yapılırdı. Dilekçelerde genellikle idarenin bozukluğundan ve uğranılan haksızlıklardan şikâyet edilirdi.

Müslüman halk dışında diğer din mensupları, yabancılar ve diğer şehirlerin halkı da selamlık resmi vasıtasıyla şikâyetlerini iletebiliyorlardı. Türkçe bilmeyenler dilekçelerini kendi dillerinde verebilmekte, incelenen dilekçelerin altına hükümdarın iradesi yazılmaktaydı.

Bazı kişilerin dilekçesini bir kamışın ucuna bağlayarak görevlilere ulaştırmaya çalıştığı da görülüyordu. Dilekçesini ulaştıramayanlar, uzaktan bir paçavra veya hasır parçası yakarak durumu anlatmaya çalışırlardı. Buna sonradan çözüm bulunmuş, 18. Yüzyıl sonlarından itibaren camide saflar arasında dolaşılarak arzuhaller toplanmıştır.

Padişahlar namazlarını halkın arasına karışarak kılmazlar, “Hünkâr Mahfili” denilen caminin arka bölümündeki üç saf alabilecek genişlikteki yerde kılarlardı. Padişah, bu bölümün en arkasında sol köşede namaz kılmaktaydı. Padişahlara imamlık yaparak namaz kıldıran kişiye “Hünkâr İmamı” denirdi.

ŞATAFATLI CUMA NAMAZLARI

Türkiye’nin laik bir devlet yapısını tercih etmesiyle “kışla ve okulun” yanında “cami” de siyasetten uzak tutuldu. Siyasetçiler, uzun yıllar dini inanç ve ibadetlerini ön plana çıkarmadılar.

1970’lerde dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in Cuma namazını kılmasına dair haberler gazetelerde görülmeye başladı. 1983’de Başbakan olan Turgut Özal da Cuma namazı kıldığını gizlemedi ve 1989’da Cumhurbaşkanı seçilince de ilk defa Cuma namazına giden “Cumhurbaşkanı” oldu.

Kamuoyu Özal’ın “aslında beş vakit namaz kıldığını”, vefatından sonraki yayınlarla öğrenebildi. Özal hayatı boyunca dini yönünü öne çıkarmadı ve bir reklam vasıtası yapmadı.

Türkiye, AKP ile beraber farklı bir “dindar siyasetçi” portresi ile karşılaştı. Erdoğan,  padişahların “Cuma selamlığı” merasimleri gibi yüzlerce araçlık konvoylarla Cuma namazına giderek ve cami çıkışında da televizyonlara demeç vererek “dindarlığını” gösterdi. Hatta Erdoğan’ın gecikmesinden dolayı gideceği camide Cuma namazının bile geç kılındığı basına yansıdı.

M.AKİF’İN TENKİDİ

Mehmet Akif, Abdülhamit devrinde “görkemli” bir Cuma selamlığı törenine iştirak etmiş ve sonrasında şu satırları kaleme almıştı:

O bizim cami uzaktır, gelemez mani ne?

Giderim ben, diyerek vardım onun camiine.

Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid.

Koca Şevketli! Hakikat, bunu etmezdim ümid.

Belki kırk elli bin askerle sarılmış Yıldız;

O silahşörler, o al fesli herifler sayısız.

Neye mâl olmada seyret herifin bir namazı:

Sade altmış bin adam kaldı namazsız en azı!

Gördüğüm maskaralık gitti de artık zoruma; …

Akif, Abdülhamit’in “Cuma selamlığı” vasıtasıyla Cuma namazını tamamen bir törene dönüştüren anlayışına karşı çıkmış, tören için on binlerce askerin görevlendirilerek namaz kılamamasını tenkit etmişti. Tamamen bir gösterişe dönüşen selamlık resmini de “maskaralık” olarak değerlendirmişti.  

Bugün de bir dini ibadeti maksadı dışında tamamen siyasi bir propagandaya dönüştürenlerin de benzer bir muhasebe yapmaları gerekmiyor mu?

 

Kaynaklar: M. Z. Pakalın, “Cuma Selamlığı”, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, C. 1;  Ç. Aykurt, “Padişah-Halk Buluşmasını Temin Eden Törenlerden Birisi: Cuma Selamlığı”; M. İpşirli, “Cuma Selamlığı”, DİA, C. 8.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin