Çekiç ve çivi

YORUM | YAVUZ ALTUN

Modern zamanların dâhisi Albert Einstein’a atfedilen bir söz var: “Eğer bir problemi çözmek için 1 saat verilse, 55 dakikamı o problemi etraflıca anlamaya, 5 dakikamı da çözmeye ayırırım.”

Doğru soruları sormak, doğru çözüme ulaşmanın en önemli adımı. O hâlde bir de “yanlış çözüm” diye bir şey var. Problemi çözdüğünüzü zannediyorsunuz fakat yanlış ön kabullerle kendinize yeni ve daha büyük bir problem inşa ediyorsunuz. Bilhassa toplumsal sorunlarda, bunun örneği çok.

Bir toplumsal problemi nasıl tanımlarsanız, çözüm yönteminiz de ona göre kendini dayatır. Eğer başlangıçtaki tanımlamada hata varsa, icat ettiğiniz çözüm, sizi bambaşka problemlere taşır. Eskimez bir deyiştir: Elinde çekiç olan, etrafındaki her aksiliği çivi olarak görür.

19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğu’nun bir “Ermeni meselesi” vardı. Avrupa’dan dalga dalga yayılan etnik milliyetçilik akımları, Osmanlı’nın himayesindeki milletleri uyandırmış, ayrılıkçı hareketler dört yanı sarmıştı. Osmanlı gibi birden fazla etnik topluluğu içinde barındıran imparatorlukların devri kapanmak üzereydi. Kopuşlar başlamıştı. Yunanlar 1832’de, Sırplar 1878’de imparatorluktan ayrıldı. Benzer yolu izlemeye heves edenler arasında Ermeniler de vardı. Avrupa’da eğitim görmüş Ermeni gençleri, “kendi kaderini tayin hakkı”nın peşinden gidecekti.

Elbette bu kolay olmadı. Demografik olarak zor bir süreçti. Doğu vilayetlerinde yaşayan Ermenilerin “vatan toprağı” diyeceği yerler, başka milletlerle de paylaştığı yerleşim birimleriydi. Bu bölgenin Rusya’ya da yakın olması, Avrupalı devletlerin kuşkulanmasına yol açtı. Çıkan isyanlar, bazı Ermeni grupların silahlanması, yaşanan katliamlar, Osmanlı idaresi için ciddi bir problemin habercisiydi.

Meseleler

Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne tevarüs etmiş bir “devlet aklı” yok. Fakat bir “devlet refleksi” var ki, bu da hemen her devlet için aynı motivasyona dayanıyor: Otoriteyi sağlamak. Devlet, vatandaşlarının itaati üzerine kuruludur. Marksistler bunu “şiddet tekeli” olarak okumaya başladığında, “rakip şiddet”in de önünü açtılar. Devletin zulmüne karşı silahla karşı koymak, hakkını alabilmek için terörü devreye sokmak, meşru hâle geldi. Dönemin Marksistleri, Osmanlı’daki milletlerin “kendi kaderini tayin hakkı”na sahip çıkarken, silahlı mücadeleyi de destekledi.

II. Abdülhamit’in bu soruna karşılık çözümü, “şiddete karşılık popüler şiddet” olacaktı. Meşhur Hamidiye Alayları’nın amacı, bölgede Ermeni çetelerine karşı, Kürtleri silahlandırarak nizamı sağlamak ve bu arada “pabuç pahalı” dedirtmekti.

Anadolu’da bu hadiseler yaşanırken, İstanbul’da da Ermeni milleti ile Müslüman ahali arasında gerginlikler vardı. Ermeni bir örgütün 1896’daki Osmanlı Bankası baskını sonrası, İstanbul’da halk galeyana getirilmiş, bir gecede 400’e yakın Ermeni çeşitli linç olaylarında hayatını kaybetmişti. Müslüman ahaliden de 40 kişinin öldüğü raporlanmıştı. Tanıkların anlatımına göre, o gün Müslüman halka aynı tornadan çıktığı belli olan sopalar dağıtılmıştı. Rivayet o ki, II. Abdülhamit o gün kriz durumunda Saray’a gelen Avrupalı elçilere, bu sopalardan bahsederek, “müdafaa-i nefis” imasında bulunmuştu.

Daha ilginci, o gün oradaki İngiliz elçisinin Londra’ya gönderdiği rapora göre, II. Abdülhamit, “Ermeni meselesi nihayet kapandı” da demişti.

Otorite kaygısı

Yani dönemin Osmanlı idaresine göre, Ermeni meselesinin çözümü, halkın diğer bir bölümünü kışkırtmak ve “vatana sahip çıkmalarını” sağlamaktı. Kapandı denen Ermeni meselesinin, 1915’te tehcire, ya da dilerseniz soykırıma, dönüşmesi, başlangıçta bahsettiğim “yanlış çözüm”ün trajik bir örneği. Devrin iktidarının çözüm dediği şey, toplumda derin bir Ermeni nefretini körüklemekten, Ermeni çetelerinin açtığı yaraları kalıcı travmalara çevirmekten başka bir işe yaramamıştı aslında.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş dönemindeki “vatan elden gidiyor” tavrı, entelektüellerden halka sirayet etmiş, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni de zehirlemişti. Ermeniler, ve diğer azınlık gruplar, çeşitli badirelerden geçti ve hâlen de baskı altında.

Evet, “vatan” cidden elden gidiyordu. Günden güne toprak kaybediliyor, savaşlarda mağlup olunuyor ve ekonomi toparlanamayacak derecede berbat bir hâle sürükleniyordu. Fakat bunun çözümü, bunu canhıraş bir şekilde dillendirip, herkesi baskı altına almak değildi. Otoritesinin elinden gittiğini gören hemen her başarısız yönetici, tıpkı sınıfta kontrolü kaybeden acemi bir öğretmen gibi, öncelikle şiddete başvurmayı, disiplinin dozunu arttırmayı hesaplar. Bazıları, II. Abdülhamit örneğinde olduğu gibi, sınıftakileri birbirine kırdırmayı da marifet sayabilir. Ancak problemlerin tespit edilemediği çok açık olan böylesi durumlarda, ortaya sonraki nesilleri de etkileyecek başka çözümsüzlüklere kapı aralanıyor.

Problemi anlamadan çözüme atlamak

Türkiye Cumhuriyeti, Ermeni meselesini o kadar anlamadı ki, 1980’lerde Kürt meselesi olgunlaşmaya başladığında da aynı refleksleri gösterdi. Zor kullanmanın, talepkâr olan zümreye karşı toplumsal nefreti körüklemenin, bir “çözüm” olduğu fikri, idarecilerin zihninden hiç çıkmadı. Hamidiye Alayları’nın yerini 1990’larda JİTEM, bugünlerde de JÖH, PÖH gibi birlikler aldı. Sonuç?

Devletimiz, özgüven problemleri yaşadığı için, her türlü farklılığı bir çeşit “beka problemi” olarak algılamaya müsait. Üstelik toplumsal kodlar da, devletteki bu devamlılık sebebiyle etrafı böyle görmeye alıştı. Ermeni ahaliyle “çatışmaya” hevesli kitle, her devirde benzer refleksler gösterdi. Cumhuriyet tarihinde sayısız örneği mevcut.

Şimdilerde bir “Suriyeli göçmen problemi” var mesela ülkenin. Evet, bu bir problem. Ama tanımlamaktan o kadar uzak bir noktadayız ki, “acil çözüm” naraları atılıyor. Ve henüz tanımlanamayan, anlaşılamayan bir problemin çözümü de, aynı oranda “cahilce” oluyor. Popülist politikalar dünyanın pek çok yerinde, bu ilk reflekse göre dizayn ediliyor. Demagoglar, bağıra çağıra bu problemlerden bahsetmekten ve aslında çözümü ötelemekten, yani problemleri kökleştirmekten başka bir iş de yapmıyor.

Bu sebeple de, her yeni nesilde problemler biraz daha büyümüş, biraz daha kökleşmiş olarak karşımıza çıkıyor. Devletin her kitlesel baskısı, yeni bir popülist dalga doğuruyor. Nitekim devlet, 28 Şubat’taki refleksleriyle siyasal İslamcılığın iktidar yürüyüşünü de başlatmıştı. Ama bu fasit bir döngü. Benzer şeyleri yaşadığımız bu döngülerde yeni bir şey öğrenmiyoruz pek. Çünkü her yeni problem, öncekilerle benzer olduğu kadar farklılıklara da sahip.

Kullanılan dil ve çözümsüzlük

Mesela mevcut iktidar 2013’teki rüşvet skandalından sonra bir Gülen Cemaati problemi tanımladı. Kamuoyunda fazlaca da destek gördü. O problemi tanımlarken kullandığı retorik, ondan nasıl kurtulacağını da haber veriyordu. 15 Temmuz’dan sonra da, yeterli toplumsal konsensüsü sağladığı için, “temizlik” başlattı. Problemi, “yok edilmesi gereken virüs” olarak tanımladığınızda, orada “insan hakları” ya da “adalet” gibi kavramlardan bahsedemezsiniz. Sonuç? Ege’de mülteci botunda can veren çocuklara üzülürken, daha işin başında topyekûn şeytanlaştırmaya karşı çıkmadığınızı unutursunuz.

Bunu en iyi PKK ile barış görüşmeleri sırasında idrak ettik sanırım. Bu görüşmelerin toplumsal meşruiyetini sağlayabilmek için “PKK’lılar da kendi gerekçeleriyle dağa çıkıyorlar, onları da anlamak gerekir” şeklinde bir retoriğe geçmek zorunda hissetti iktidar kendini. Bülent Arınç’ın 12 Eylül döneminde Diyarbakır Hapishanesi’nde yaşananları zikrettikten sonra, “Ben de olsam dağa çıkardım” demesini hatırlayın. Bu, problemin çözümü adına olumlu bir gelişmeydi fakat ısrar edilmedi. Hatta tersine döndü. Şimdilerde Kürtçe şarkı söyleyenler gözaltına alınıyor, insanlara Kürt diye dayak atılıyor.

Kanaat önderleri göreve!

Eğer bir gün Türkiye’de yeni bir siyasî iklim kurulacaksa, öncelikle idrakine varması gereken şey bence şu: Problemlerimiz çok karmaşık ve henüz ciddi manada tanımlanmış değil. Olguları, sebep sonuç ilişkilerini doğru şekilde ele alamamak, en az ideolojik körlük kadar ciddi bir sorun. Önce çözüme değil, problemin ne olduğuna odaklanmak, hemen kesin yargılara girişmeyip önce anlamaya çalışmak, sonuca varmadan önce herkesi dinlemeye vakit ayırmak, pek aşina olmadığımız fakat hayati önemde zorunluluklar.

Sorunumuz “kültürel” deyip, hiçbir şey yapmadan zamanın hükmünü icra etmesini bekleyebiliriz. Yahut, her kesimin önde gelenleri, “önce kendi evimizin önünü temizleyelim” diyerek ulaşabildiği kitlelere bu konuda bir şeyler anlatmayı tercih edebilir. Popülizm, toplum kesimleri arasındaki nefreti körükleyerek var olur. Nefreti reddetmek, “suçun arkasındaki insana” odaklanmak, sosyal medya başta olmak üzere bilhassa “kanaat önderlerinin” birincil ödevi.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin