Ceberut-acziyet sarkacında devlet

YORUM | Doç. Dr. MAHMUT AKPINAR 

Türkiye Cumhuriyeti pek çok zaman acze düşmüş görüntüler yaşadı. 1980 öncesi dönemde gençlerin çatışmaları o hale gelmişti ki sokaklar sağ-sol, ülkücü, Dev Yol’cu, Dev Sol’cu, Mao’cu vb diye örgütler arasında pay edilmişti. Polis yetersiz kalıyor, olayları engelleyemiyordu. Dahası polis de kendi arasında POLDER, POLBİR diye bölünmüştü. Sağcı polisler sağcı gençleri, solcu polisler solcu gençleri kayırıyordu. Okullarda eğitim bitmiş, silahlanma 13-15 yaşına kadar inmişti. İnsanlar devlete, güvenlik güçlerine güvenmediği için kendi tedbirlerini alıyor; silahlanıyordu. Geceleri dışarıya çıkmanın, ailece bir yerlere gitmenin imkanı kalmamıştı. Genç yaşta çocuğu olan her aile evladının bir kör kurşuna hedef olup ölmesinden veya ideolojik bir gurubun saldırısına maruz kalmasından korkuyordu. Babam teröre bulaşır, başına bir iş gelir diye abimi üniversiteye göndermemişti.

Öte yandan koskoca ülke 70 cente muhtaç olmuştu. Pirinçten şekere, çaya kadar en temel gıda maddeleri adeta karne ile alınıyor, karaborsaya düşüyordu. Bir depo benzin alabilmek için benzinlikler önünde kilometreye varan kuyruklar oluşuyordu.

Sivil iktidarlar elinde bu acziyet tablosunu yaşayan devlet. 1980 Darbesiyle askerin kontrolüne geçince bir anda ceberutlaştı, milleti ezmeye, sindirmeye başladı. O dönem itibariyle 40 milyonluk Türkiye’de bir milyon insan hakkında soruşturmalar açıldı, yüzbinler hapislere dolduruldu. Hukuk, yasa gözetilmeden düşünen, okuyan insanlar mahkum edildi. Darbeci devlet başkanı Kenan Evren’in yaklaşımıyla “adil olsun” diye gençler “bir sağdan, bir soldan” asılarak idam edildi. En temel hak ve özgürlükler yasaklandı. İnsanların kendi dilini konuşması, öğrenmesi engellendi. Toplum askerlerin ölçülerine göre kalıba sokulmaya çalışıldı. Bu dönemde ceberut devlet hortlamış her görüşten, düşünceden insana güçlü ama adaletsiz ve merhametsiz yüzünü göstermişti. Neden cezalandırıldığını bilmeyen onbinlerce genç ömrünü hapislerde tüketti. Sağcısı solcusu, Alevisi Sünnisi, dindarı seküleri bu dönemde devletin soğuk, sevimsiz yüzüne muhatap oldu.

Devletin acziyet ve ceberutluk arasında yaşadığı gelgitleri ortaya koyan en çarpıcı vakalar Kürt sorunu üzerinden yaşandı. 1980 sonrası Diyarbakır Cezaevi, devletin Kürtlere yaptığı adaletsiz ve zorba uygulamalar nedeniyle PKK için adeta fidanlık, militan üretim merkezi oldu. Kürt olduğundan dolayı insanlar aşağılandı. Cezaevlerinden okullara kadar Kürtlere heryerde Türk olduklarını itirafa zorlayan marşlar, şiirler ezberletildi, söyletildi. Sokaklara, okullara, devlet dairelerine gözlere sokarcasına Türklükle ilgili tabelalar, dövizler asıldı. Cezaevi ziyaretinde Kürtçe bilmeyen analar, hapis yatan oğluyla Türkçe konuşmaya zorlandı. Her alanda Kürtçe konuşanlar aşağılandı. Öte yandan yıllarca başörtüsü nedeniyle oğlunun yemin törenini garnizonun dış tel örgüsünden seyreden analar vardı bu ülkede. Başörtüsü nedeniyle şehit oğlunun taşındığı askeri helikoptere alınmayan analar oldu. Kürtleri, dindarları askere alan, şehit olduklarında tantanalı askeri törenler, devleti kutsamaya malzeme yapan anlayış aynı gençlerin TSK içinde namaz kılmasına, Kürtçe konuşmasına müsaade etmedi. Devletin zorba yanı kendi standardına uymayan vatandaşlarını en temel hizmetlerden (eğitim, adalet, sağlık) mahrum etmekte tereddüt etmedi.

Sivil Kürtlere bu derece merhametsiz olan, kısa süre içinde binlerce Kürt köyünü boşaltıp insanları evinden tarlasından koparıp sokaklara atan, insanları bir gece götürüp yok eden “güçlü!” devlet, aynı anda ana yolların güvenliğini sağlayamıyordu. Karakollarını koruyamıyor, ardı ardına baskınlar yiyor ve her gün onlarca şehit veriyordu. Polislerinin sokak ortasında öldürülmesine engel olamıyor, asker/polis ailelerinin lojmanlara hapsolduğu dönemler yaşıyordu. Başbakanın, bakanların gitmekten korktuğu şehirler oluyordu. Sadece Güneydoğu’da değil, Ankara’da İstanbul’da, Mersin’de devletin terör grupları karşısında acze düştüğü, polisinin askerinin itibarını koruyamadığı çok tablo yaşandı. Hala PKK’nın elinde ne kadar Mit mensubu, ne kadar polis/asker var bilemiyoruz. Devletin acziyeti ortaya çıkmasın diye konuşturmuyor, yazdırmıyorlar. IŞİD dünyanın gözü önünde Türk askerlerin yaktı. Bir şey yapıldığını duymadık! Süleyman Şah Türbesi’nin taşınması vakası vatandaşına kaplan kesilen devletin acziyette adeta dip yapmasıydı. Sınırımızdaki ecdat yadigarı bir avuç toprağı bile IŞİD’den koruyamadı. Mezarı alelacele ve PKK-YPG’nin desteğiyle taşıyabildi. Bunu da kahramanlık gibi satmaktan utanmadılar.

Maalesef Türkiye Cumhuriyeti devleti aciz devletle ceberut devlet arasında gelgitler yaşıyor. Gücü elde edince sınırsızca ve sorumsuzca kullanıyor. Hukuk, adalet, ilke tanımıyor. Ama sorumluluğu altında fakat kontrol edemediği alanlarda acze düşüyor. Askerini, polisini koruyamadığı gibi arkasını da aramıyor. Yıllarca Güneydoğuda her yıl basılan ve her defasında onlarca şehit verilen karakollar vardı. Gücü ele geçirince en başta kendi vatandaşlarını ezdiği, zora girince acze düştüğü, manevra yaptığı için Türkiye Cumhuriyeti dostlarına güven, düşmanlarına korku veren, caydırıcı bir devlet olamadı. Adil ama güçlü bir devlet olamadı, olmaya çalışmadı. Trump’ın ağır hakaretlerini yutan, Putin’in emrivakilerine boyun eğen, ama lohusa anaları ve bebekleri hapse atan devlet bu nedenle saygı görmüyor. Bulaşılmaması gereken, korkulan bir aygıt görülüyor.

 Kürt sorununda da problemin kaynağı önemli oranda burada yatıyor. Devlet yıllarca sivil, silahsız Kürtleri ezdi, aşağıladı, en temel haklarından mahrum etti. Onlara adaletli, hukuk içerisinde muamele etmedi. Bu nedenle de Kürtleri PKK’nın kucağına itti; Örgütün korumasına mahkum, himayesine mecbur etti. Bölgede yaşayan insanlar yıllarca “kendi karakolunu koruyamayan devlet, her an örgütün şantajına, tehdidine maruz bizleri nasıl koruyacak?” diye düşündü ve örgütle uzlaşmanın yollarını aradı. Oysa yapılacak şey elinde silah olanla mücadele etmek, onlara devletin gücünü gösterme; sivil Kürtlere ise adaletle, merhametle davranmaktı. Çözüm süreçlerinde dahi vatandaşı kazanmayı, hakları iyileştirmeyi değil, Örgüte taviz vermeyi, meşrulaştırmayı seçti.

Türkiye maalesef ne içte ne dışta güçlü, adil, ilkeli devlet oldu. Güçlüler karşısında eğildi, büküldü, tavizler verdi. Ama vatandaşlarını, kendisine emanet edilen insanları ezerek kontrol etmeyi, sindirmeyi tercih etti. Dışta, düşmana karşı zayıf, tavizkar, aciz davranırken; koruması gerekenlere hukuksuz, ceberut oldu.

1 YORUM

  1. Merhaba..devlete koyduğunuz tanı insanlar için de geçerli…bu bir hastalık teşhisi..kronik semptomları kurumsal veya bireysel tüm hastalarda ellerinde bulundurdukları gün imkana göre değişse de genel olarak birbirleriyle benzerlik gösterir… bu hastalığın adı “faşizm”! putperest psikolojisi..içinde bulunduğu şirk bataklığı yüzünden Mü*min Dînde Sâbit Psikoloji deryasından çıkmış ve ahenkli titreşimi bozulmuş olarak ” aşırı derecede rahatsızlık verici” bir varoluş gürültüsüne dönüşmüş…kimimiz sabr ediyor kimimiz direniyor kimimiz uzaklaşıyor kimimiz elini uzatıyor ve tuttuğu el kolunu da kaparak içinde bulunduğu bataklığa çekiyor.. bir Mü*min artık ölen kişi onun gibi değilse kendi gibi olan kişinin ölümüne üzüldüğü kadar üzülemiyor ve Mü*min olmaktan çıkıyor… neyse..Allaha *Gerçekten* inanan kişi Vicdanla alay etmez…edemez! Çözümü sorarsak; “Âraftakiler Cennete giren Mü*minlere Selam Rabbine söylesene bizi de alsın Cennetine” der.. demek ki onlar Rabbimizi görse bile Onunla muhatap olamayacak…Onunla konuşamayacak.. Cennetlik olacak âşikar…çünkü Mü*mine rica etti ve o da Rabbimize soracak! fakat Âyete ve ÂNlatmak istediğine odaklanırsak şunu görürüz ki..onlar gözleriyle görse bile inanmayacak! Buralar çok sıcak…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin