Bir Dargın Bir Barışık Ama Hep Müttefik: Türk-Amerikan İlişkileri 

Dr. Yüksel Nizamoğlu

Türkiye’de ordunun yönetimi doğrudan ele aldığı 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinin ilk bildirilerinde darbeci subaylar mutlaka bir konuya vurgu yapma ihtiyacı hissetmişlerdi. 

27 Mayıs darbesinin “cuntacı Albayı Alparslan Türkeş” radyoda okuduğu darbe bildirisinde “Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO ve CENTO’ya inanıyoruz ve bağlıyız” diyor ve devirdikleri DP iktidarının Batı yanlısı politikalarını devam ettireceklerini söylüyordu. 

Benzer bir açıklama 12 Eylül darbesinde de yapılmıştı. Cuntanın başı Kenan Evren halka hitaben televizyon ve radyodan yaptığı ve aynı günkü Resmi Gazete’nin mükerrer nüshasında yayınlanan ilk konuşmasında “NATO dâhil tüm ittifak ve antlaşmalara bağlı kalınacağını” duyurmuştu. 

15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen başarısız darbe girişiminde de darbeciler darbe bildirisinde “Yurtta Sulh Konseyi, Birleşmiş Milletler, NATO ve diğer tüm uluslararası kuruluşlarla oluşturulmuş yükümlülükleri yerine getirecek her türlü tedbiri almıştır” demişlerdi.  

Türkiye Büyük Güç mü?

Oral Sander bir çalışmasında mevcut devletleri “büyük, orta ölçekli ve küçük devletler şeklinde” üçe ayırmakta ve büyük devletleri yeryüzü genelinde çıkarları olan devletler, küçük devletleri de sadece bölgesel çıkarlarla politika belirleyen devletler olarak tanımlamaktadır. 

Sander Türkiye’nin de aralarında bulunduğu orta ölçekteki devletleri, bölgesel çıkarları ön planda yer alsa da bölge dışı bağlantı ve çıkarları da olan devletler şeklinde tasnif etmektedir. Bu devletlerin dünya politikasındaki ağrılıkları bölgesel çıkarlarıyla dünya genelindeki çıkarları arasında güçleriyle orantılı bir şekilde akılcı bir denge kurabilmelerine bağlıdır. 

Amerikan Mandası Altında Olabilirdik!

ABD-Türkiye münasebetleri Amerikan gemilerinin Osmanlı Devleti’ne tâbi Garp Ocaklarına vergi vermesine dair bir anlaşmanın Senato’da onaylandığı 1797’ye kadar götürülebilir. İlk resmi anlaşma ise 1830’da yapılan dostluk antlaşmasıdır. Bu antlaşmayla ABD Osmanlı Devleti için gemi yapmayı kabul etmiş ancak bu mümkün olmayınca iki usta göndermişti. 

Osmanlı toprakları Tanzimat ve Abdülhamit döneminde ise Amerikan misyonerlerinin yoğun faaliyetlerine sahne oldu. Bunun sonucunda İstanbul, Balkanlar, Anadolu, Suriye ve Lübnan’da beş yüzden fazla Amerikan okulu açıldı.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Başkan Wilson’un açıkladığı “On Dört Nokta (Fourteen Points)” Osmanlı aydınları için bir kurtuluş yolu olarak algılandı. Bu aydınlar “Amerikan mandasını” savundular. Nitekim Sivas Kongresi’nin en önemli tartışma konularından birisini de “Amerikan Mandası” oluşturdu. 

SSCB’ye Karşı ABD

ABD’nin II. Dünya Savaşı’na sonradan girmesi ve savaşın sonunda dünyanın “başat gücü” olmasıyla Türkiye-ABD ilişkileri yoğunluk kazandı. Sovyetler Birliği’nin Kars ve Ardahan’ı geri istemesi ayrıca Boğazların statüsünde değişiklik talep etmesiyle Batı blokuna yakınlaşan Türkiye’nin en önemli müttefiki ABD oldu ve bu durum bazen gerginlikler yaşansa da bugüne kadar devam etti. 

Türkiye 1947’de imzalanan antlaşmayla ABD’ye askeri üsler verdi. Buna karşılık da ABD yardımlarıyla ordusunu modernize etme imkânı elde etti. Marshall Yardımı ile de tükenmiş olan ekonomik kaynakları için çok önemli bir kaynak buldu. 

Türkiye Soğuk Savaş döneminde Demirperde ülkelerine karşı önemli bir üs olmayı kabul ederek SSCB tehdidi altında yaşadı. Kore’ye asker göndererek somutlaştırdığı Batı yanlısı politikasını, NATO üyeliğiyle devam ettirdi. 

Batı yanlısı politikanın en önemli örnekleri; Türkiye’nin İsrail’i ilk tanıyan Müslüman devlet olması ve Cezayir’in bağımsızlığı için Birleşmiş Milletler’de yapılan oylamada “müstenkif-çekimser” oy kullanılmasıydı. 

Yardımların devam etmesi, ABD öncülüğündeki NATO’nun politikalarının kayıtsız şartsız desteklenmesini gerektiriyordu. Nitekim Özal 1985’te yaptığı ziyarette “27 yıl önceki hatayı kabul etmenin fazilet olduğunu” söyleyerek Menderes iktidarının Cezayir’le ilgili tutumundan dolayı Cezayir halkından özür dilemişti.  

Jüpiter Füzelerinden Johnson Mektubuna 

Türkiye ABD’nin “müttefiki” ve “NATO üyesi” olarak SSCB tehdidine karşı kendini güvenceye aldığını düşünmekteydi. Özellikle ilk yıllarda ikili ilişkiler olumlu bir seviyede gitmiş ve Türkiye, Amerikan kaynakları sayesinde bir rahatlama elde etmişti.

1971 yılında Milli Savunma Bakanı Ahmet Topaloğlu’nun Meclis’teki açıklamasına göre Türkiye ABD’den 1947-1963 arasında 1.983.000.000 Dolar, 1964-1970 arasında da 868.000.000 Dolar yardım almış, 1971’de de bu miktar 127.000.000’u bulmuştu. 

Türkiye’nin Menderes devrinde ABD’den en modern savaş uçakları alırken diğer taraftan 2.235 ton “nal çivisi” alması ülke sanayiinin durumunu açık bir şekilde ortaya koyuyordu.  

İki taraf arasındaki ilk önemli kırılma, Küba krizi sırasında ABD’nin Türkiye’deki Jüpiter füzelerini çekme kararıyla yaşandı. ABD’nin SSCB ile anlaşarak aldığı bu karardan Türkiye’nin haberi yoktu. Bu karar Türkiye’nin kendisini “savunmasız” hissetmesine neden olmuş ve ABD’nin kendi menfaatleri ağır bastığında müttefiklerini feda edebileceği ortaya çıkmıştı.  

İkinci büyük kriz 1964’de Kıbrıs nedeniyle yaşandı. Adadaki durumdan dolayı Türkiye’nin müdahalesi gündeme gelince ABD Başkanı Johnson Başbakan İnönü’ye “ültimatom gibi” bir mektup göndererek “Amerikan silahlarının böyle bir harekâtta kullanılamayacağını” bildirmişti. 

ABD bu uyarıyı 1947 yılında iki taraf arasında imzalanan anlaşmaya göre yapmıştı. Antlaşmada Türkiye’nin Amerikan silahlarını başka bir amaçla kullanamayacağı belirtiliyordu. Johnson bundan hareketle muhtemel bir Sovyet saldırısına karşı NATO’nun Türkiye’yi korumayacağını belirtiyordu. Böylece Kıbrıs için atılacak adım on yıl sonraya kalmıştı. 

İlginç olan 1947’deki anlaşma esnasında Cumhurbaşkanı olan İnönü’nün 1964’te “Başbakan” sıfatıyla böyle bir tehdide muhatap olmasıydı. İnönü’nün Johnson Mektubu’na çok sert tepki vererek “yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de bu düzende yer alır” dediği iddia edilmesine karşılık bunun doğru olmadığı anlaşılmaktadır. 

Milliyet’in 16.4.1964 tarihli sayısına göre İnönü bu açıklamayı ABD başkanına gönderdiği mektupta yapmamış, TIME’ın Ortadoğu temsilcisi George de Carvalho’ya verdiği röportajda söylemiş ve şöyle demişti: “Müttefiklerimiz ittifakın (NATO) dağılması için çalışmakta olan uzak devletlerle yarış etmektedirler. Bu ittifak bozulmasın diye sonuna kadar sabrediyoruz. Müttefiklerimiz bu ittifakı dağıtma gayretlerinde muvaffak olurlarsa yeni şartlarda yeni bir dünya kurulur.”

1960’ların sonunda ise Türkiye’de solun güçlenmesiyle birlikte Amerikan karşıtlığı da arttı. “Go Home” önemli bir slogan oldu. Özellikle Amerikan 6. Filosunun İstanbul ziyaretleri olaylara neden olduğu gibi Türkiye’nin NATO’daki yeri de sorgulanmaya başladı.  

Kıbrıs ve Amerikan Silah Ambargosu 

Türkiye’nin ABD ile zaman zaman gerginleşen ilişkilerinin bir diğer örneği de “Haşhaş” meselesidir. ABD Türkiye’den ısrarla haşhaş ekiminin yasaklanmasını istemişse de Demirel Hükümeti bunu kabul etmemişti. Ancak 12 Mart döneminin ara rejim hükümetleri, baskılara boyun eğerek haşhaş ekimini yasaklayan bir düzenleme yaptılar. 

İkili ilişkilerde en önemli kırılma noktası ise ABD’nin Kıbrıs harekâtı sonrasında Türkiye’ye silah ambargosu kararı alması oldu. Ambargo kararının alınmasında “haşhaş ekiminin” serbest bırakılması etkili olmuşsa da uygulamaya konulmasında da Kıbrıs Barış Harekâtı etkili olmuştu. 

Başkan Ford’un muhalefetine rağmen Kongre’nin aldığı bu karar 1975’de uygulamaya konuldu ve Türk-Amerikan ilişkileri en kötü dönemini yaşadı. Ambargo süresince ABD’den silah alamayan Türkiye ise Roketsan ve Aselsan’ı kurarak yerli silah sanayiinin temellerini arttı.  

Körfez Krizi ve Çuval Olayı 

Kırk iki ay süren ambargo yine Ecevit’in başbakanlığı zamanında kalktı. Ambargonun maliyeti çok ağır olmuş, bedeli ödenmesine rağmen 200 milyonluk askeri malzeme sevk edilmemiş, yeni bağlantılar da yapılmamıştı. 

12 Eylül darbesi sonrası ise hükümetlerin ABD’nin hemen hemen bütün politikalarına destek verdiği bir dönem oldu. Türkiye, 1991’deki Körfez Harekâtı’nın da en önemli destekçileri arasında yer aldı. 

2001’de kurulan AKP de Amerikan yanlısı politikaları devam ettirme eğilimindeydi. Ancak İkinci Körfez Harekâtı’na doğrudan destek anlamına gelen “1 Mart Tezkeresi” Erdoğan’ın bütün baskısına rağmen o zaman “özgül ağırlıkları olan” AKP’li vekillerin de desteğiyle TBMM’den geçmedi. 

ABD ise buna  “sembolik” olarak hakaret içeren bir karşılık verdi ve Amerikan askerleri tarafından Süleymaniye’de Türk subaylarının başına çuval geçirildi. Erdoğan Hükümeti ise olayı sadece protesto ile yetindi. 

Yeni Bir Dünya (Düzeni) Kurulur mu? 

Türk dış politikasında ABD etkinliği o kadar belirgindi ki Demirel 1966’da yaptığı açıklamada on sekiz yılda iki taraf arasındaki anlaşmaların sayısını elli dört olarak açıklamıştı. 

Bugün Türkiye, Rusya ile yakın ilişkiler kursa da başta ordu olmak üzere ABD ile birçok alanda işbirliğinin devam ettiği görülüyor. Ancak son olarak Rus S-400 füzelerinin sevkiyatının başlamasıyla artık gündemde ABD’nin yaptırım uygulayıp uygulamayacağı tartışmaları yer alıyor. 

Geçmişteki örneklere bakıldığında ABD’nin benzer durumlarda mutlaka bir karşılık verdiği hatta Kıbrıs Harekâtı sonrasında silah ambargosu koymaktan bile çekinmediği dikkate alınacak olursa Türkiye’ye yönelik yaptırımlar kaçınılmaz gibi gözüküyor. Türkiye’nin silah ambargosu yaptırımı sırasında Sovyet tehdidine karşı yalnız bırakılmasının bile göze alınması ABD’nin ciddiyetini ortaya koyuyor. 

İşte burada bugün Türkiye’nin hangi yanlışlarla “yalnız” bir ülke haline gelip Rusya’nın müttefikliğini çare olarak gördüğü sorusuna cevap aranması gerekiyor. 

Sander’in tasnifinde belirttiği gibi Türkiye “bir süper güç” değildir ve dünya siyasetindeki başarısı gücüyle paralel dış politika izlemesiyle mümkündür.  

“Bir haftada Şam’da Cuma namazı kılacağını” zanneden dış politika anlayışının ve içeride bir türlü bitmek bilmeyen hukuksuzlukların ülkeyi getirdiği yer ancak “değerli yalnızlık” olabilir.

Kaynaklar: O. Sander, “Türkiye’nin Batı Bağlantısı ABD ve Türkiye”, SBF Dergisi, C. XXXIV, 1980; O. Yalçın, “İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Türk-Amerikan İlişkileri”, Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, S. 21, 2012;  F. Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul, 2004; Milliyet, 16.4.1964, 5.2.1985.

 

1 YORUM

  1. çok genel hatları ile ABD Türkiye ve son durum…son dönemde Rusya ile girilen işbirliği ? konusu da merak konusu…Trump neden sessiz? bu da bir plan mı?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin