Bir daha ‘6-7 Eylül’ yaşanmaması nasıl sağlanır?

YORUM | YAVUZ ALTUN

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde 6-7 Eylül vakası maalesef bir istisna değil. Hatta Cumhuriyet’ten geriye gidersek de, benzeri hadiselere rastlamak mümkün.

“Efendim, derin devlet kışkırtmış, masum halk galeyana gelmiş,” diyebilirsiniz. Ama nesiller boyu sürekli galeyana açık, kandırılmaya müsait ve hiçbir zaman hatalarından bir şeyler öğrenmeyen bir ecdada sahip olmak, belki de “kötü” bir ecdada sahip olmaktan daha fenadır, kim bilir.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Almanlar nasıl başardı?

Tarihte çok çeşitli soykırım girişimleri oldu. Ancak hiçbiri Nazi Almanya’sının Yahudi soykırımı kadar sistemli, tabiri caizse “endüstriyel” değil. Avrupa’da asırlardır kaynayan antisemitizmi adeta kristalize eden Nazi Partisi, onu korkunç, dehşetli bir insan öğütme makinesine çevirdi. Kamusal alanda hatta söylemde başlayan tecrit, insanları birer objeye dönüştürmeye kadar vardı. Haliyle, kitlesel hâlde öldürülmeleri haber değeri bile taşımadı.

6 milyon Yahudi’nin yanı sıra, 5 milyon başka kurbanı daha vardı Nazi çalışma kamplarının. Hatta şöyle upuzun bir liste: Romanlar, Yahova Şahitleri, eşcinseller, siyahlar, fiziksel ya da zihinsel engelliler, başta komünistler ve sosyal demokratlar olmak üzere Nazi Partisi muhalifleri, itiraz eden din adamları, direnişçiler, savaş esirleri, Slav kökenliler ve Hitler’in kürsüden eserlerini aşağıladığı sanatçılar…

Hitler’in “tek devlet, tek millet projesinin” temel dayanağı Yahudi nefretiydi kuşkusuz fakat kurbanların çeşitliliği bize onun iktidar hırsının nasıl da pürüzsüz olduğunu gösteriyor. Adeta, canını sıkan herkesi yok etmeye, tadını kaçıran her sesi ebediyen susturmaya azmetmiş yalınkılıç bir “irade”. Dahası, etrafında çok eğitimli, kültürlü bir kadro vardı Hitler’in. Askerî üniformalardan tutun şehirlerarası yollardaki tabelaların fontlarına kadar her şeyi tasarlayacak bir ekip.

Ama işte o irade de bir yere kadar gitti ve orada kendi sonuyla karşılaştı. Milyonlarca Almanın ve dâhi başka Avrupalıların (Flamanlar, Naziler kendi topraklarına girdiğinde alkışlarla karşılamışlar) destek verdiği böyle organize bir kötülük durdurulabildi. Hatta sonraki kuşaklarda Almanlar bu dönemle yüzleşebilme yiğitliğini gösterebildi.

Bu nasıl oldu? Daha da önemlisi: Bizde neden olmadı?

Savaşı kaybetmeseydi?

Öncelikle sizi biraz rahatlatayım. Almanlar da aslında büsbütün kendi istekleriyle yapmış sayılmazlar.

İkinci Dünya Savaşı’nda dünya tarihinin en ağır yenilgilerinden birini aldı Almanya. Üstelik koskoca kıtayı, eski dünyayı, yakıp yıkmak pahasına. Bir yanda Sovyet cephesinde aldığı ağır yenilgi. Diğer yanda Amerikan ve İngiliz ordularının Nazi hatlarını yara yara ilerleyişi.

Ekonomisini savaşa endekslediği için de, bu yenilgi toptan çöküş anlamını taşıyordu. Hem sadece kendisi için değil, işgal ettiği ülkeleri de kendiyle birlikte aşağı çekecekti.

Savaş sonrası Avrupa’yı iki süper güç şekillendirdi. ABD ve Sovyetler Birliği. Doğu Avrupa’nın büyük kısmı ve Almanya’nın yarısı Moskova’dan yönetiliyordu. Bu yayılmacılığı önleyebilmek için ABD, hem para musluklarını açtı hem de doğrudan liberal demokrasinin propagandasını yaptı.

(Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmese de, sonrasında çok partili demokrasiye geçmesinin arkasında Marshall Planı’nın etkisi büyüktür.)

Batı Almanya’da yaşayanlar, kısa süre içinde önce ABD’nin hazırlattığı toplama kampı belgeselleriyle tanıştı. İşlenen korkunçlukları, soykırımı, 7’den 70’e herkes görmüş oldu. Bununla yetinmeyip Alman üniversitelerine Nazi ideolojisinin ne kadar kötü, özgürlük ve demokrasinin ne kadar iyi olduğunu anlatacak akademisyenler ithal edildi.

Batı Almanya’nın kuruluşu ve anayasasının yazımı bile Avrupalı müttefikler tarafından kararlaştırıldı. Weimar Cumhuriyeti döneminden kalma “devlet merkezli” anayasa yerine, bireysel özgürlükleri, temel hakları ve adem-i merkeziyeti esas alan bir anayasa “Grundgesetz” hazırlandı.

Bu kararlar, ABD, İngiltere ve Fransa’nın yanı sıra Almanya’nın komşuları Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’u da kapsayan “Altı Kuvvet” tarafından alınmıştı. Bir anlamda yeni bir devlet kurmakla kalmıyor, savaş sonrası modern Avrupa’nın temellerini atıyorlardı. Ve Nazi geçmişiyle yüzleşmek, bu temelin ana sütunlarından birini oluşturuyordu. Öyle ki, yeni Alman anayasasında olağanüstü hâl ilân etmek ve bizdeki KHK’lara benzer yasalar çıkararak bireysel özgürlükleri askıya almak yasaklanmıştı.

Benzer bir süreç, Japonya’da da yaşandı. General Douglas MacArthur liderliğindeki ABD güçleri, 1945’le 1952 arasında burada yönetimi fiilen devraldı ve ülkeyi adeta baştan inşa etti. (Japonlar’ın da İkinci Dünya Savaşı sırasında özellikle Çinlilere yönelik toplama kampları, burada işlediği insanlık suçları vardır fakat pek gündeme getirilmez.)

Tam bu noktada şu soru karşımıza çıkıyor: Hitler güç çılgınlığı içerisinde savaşı Avrupa dışına yaymasaydı ya da bir noktada durmayı akıl etseydi ve olur ya bir seçimle Nazi Partisi iktidardan düşüp yerine demokrat, liberal bir iktidar gelseydi, Almanlar bu yeniden inşa ve kendi tarihiyle yüzleşme tecrübesinden geçebilirler miydi? Hatta ciddi bir Sovyet tehdidi olmasaydı, Marshall Planı’nın demokrasi ve insan hakları vurgusu bu kadar keskin olur muydu?

Kritik anlarda yapıp ettiklerimiz

Tarihe bakıp bu türlü soruları sormak çoğu zaman yanıltıcı olabilir. Zira tarihin ilerleyişinin tek bir hattı yoktur. Üstelik belki başka saikler, yine bizi bugün yaşadığımız noktaya getirebilir.

Ancak insanların bir sabah uyanıp akıllarına demokrasi fikri düşmediğini bilmek iyi olabilir. Benzeri yıkımları, soykırımları, yağmaları yaşayan diğer toplumların neden “Bir daha asla!” demeyip insanı önceleyen bir sisteme geçemediklerini anlamak da faydalıdır.

Batı ittifakının İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden inşa için ekonomik, sosyal ve kültürel birikimi müsaitti. Naziler yıkmaya uğraşsa da, ayakta kalabilen kurumları vardı. Soğuk Savaş atmosferi, bir çeşit “kendini ispat” motivasyonu sağlamıştı. (Hatırlayın, Sovyetlerin ilk insanı uzaya göndermeyi başarması, ABD’de bir anda bilimsel projelere ciddi kaynak aktarılmasına sebep oldu.)

Tarih çoğu zaman bu türlü zorlamalarla yolunu bulur. Zaruretler gideceğiniz patikayı belirler. Ancak bu her şey demek değil. Kritik anlarda verilen kararlar yahut “bolluk zamanlarında ne yaptığınız” kaderiniz için de önemlidir.

Almanya, evet, bütün bu zorlamalarla birlikte tarihiyle yüzleşmeyi başardı. Batı ittifakında olmanın konforu ile savaşın yaralarını sarabildi, o ittifakın bugün önemli aktörlerinden birine dönüştü. Ancak o hesaplaşmayı kalıcılaştıran 1970 senesinde, Batı Almanya Başbakanı Willy Brand’ın Varşova’daki bir savaş anıtının önünde, soykırım kurbanlarının hatırasına saygı için diz çökerek saygı duruşunda bulunmasıydı.

(Diyeceksiniz ki, Erdoğan da Dersim için özür dilemişti Meclis’te. Ancak Dersim’i “kendi hatası” olarak görmediği için, bu özür politik bir araçtı en fazla.)

Tabi, Batılı ülkelerin dünyanın geri kalanında işledikleri suçlar için, mesela kölelik, mesela kolonileştirme, Nazizm’le mücadeleye benzer bir mücadele içinde olmadıkları da aşikâr. Evet, bu melanetin de ortaya çıkarılması yine Batılı akademilerde görülüyor. Fakat bir daha Nazizm yaşanmaması için verilen çabayla aynı oranda değil.

Dünyanın geri kalanında

Bir hastalığı tedavi etmenin yolu, onu doğru teşhis etmekten geçiyor. Ama sadece teşhis yetmez. Hastanın hem teşhisi, hem de tedaviyi kabul etmesi, hatta psikolojik açıdan o tedaviye hazır olması da lazım.

İki gündür sosyal medyada 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili kınama mesajları dolaşıyor. Hiç kimse, orada, o yağmacıların içinde olabileceğine ihtimal vermiyor. İçimizdeki kötülükle göz göze gelmeye hâlâ korkuyoruz. Oysa 6-7 Eylül ve benzerleri, ağır çekim bir soykırımdan farksız. Yabancı düşmanlığı, şiddet, ötekileştirme, nesneleştirme… Her şey mevcut.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu yıkıldığında, Cumhuriyet her şeye yeniden başlama fırsatı yakalamıştı. Ancak kısa sürede eskisine benzedi. Padişahın yerini tek parti aldı. Osmanlı halk isyanlarına nasıl tepki veriyorsa, Cumhuriyet de aynı tepkileri verdi. İkinci Abdülhamit nasıl her şeyi kontrol etmek istediyse, nasıl merkeziyetçi ve baskıcı bir yönetim kurduysa, Ankara hükümetleri de o kadar merkeziyetçi ve baskıcı oldu. Osmanlı nasıl ki toplumu “saray ve tebaa” olarak tasavvur ettiyse, Cumhuriyet de “devlet ve vatandaş” ikiliğini benzer bir tonda ele aldı.

1915’teki Ermeni tehciri sırasında yaşanan soykırımla (Almanlar kadar “sistemli” olmaması sizi yanıltmasın) adam akıllı hesaplaşmadı sözgelimi. Bilakis, Lozan’da garanti verdiği azınlıkların mülklerine el koymaktan (1942 Varlık Vergisi) çekinmedi. Yunanistan’la yaşanan ilk krizde, kendi topraklarındaki Rumları “rehine” gibi kullandı.

6-7 Eylül olayları bir daha ne zaman yaşanmaz söyleyeyim. İnsanlar kamusal alandaki imajını toparlayarak vaziyeti kurtarma yerine, gerçekten samimane bir şekilde “Bir dakika, burada ciddi bir problem var, gelin oturup çözelim” diyebilecek olgunluğu gösterdiği zaman. Bunun emareleri de önce devlet katında, siyasette değil toplumda görülecektir.

Özeleştiri bir kültürdür. İnsanın kendini dosdoğru bilme, içindeki iyilik kadar kötülüğün de farkında olma çabasının ürünüdür.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin