Bedeninizdeki olmazsa olmazlar

(CC0)

ÖZEL HABER | BETÜL GÜL

Her an farkında olmadığınız o kadar çok şey oluyor ki bedenimizde. Mesela, günde yaklaşık yüz bin defa kan pompalayan bir “motor” oksijeni parmaklarımızın uçlarına kadar ulaştırıyor. (70 kg ağırlığında, kan hacmi 5,4 litre olan bir erkeğin damar ağının uzunluğunun yaklaşık 19.000 km olduğu belirtiliyor!)

Olağanüstü yumuşak ve esnek olan ve şekil değiştirerek çok ince damarların içlerinden geçebilen kırmızı kan hücrelerimiz, oksijeni vücudumuza dağıtarak hayati bir fonksiyonu yerine getiriyor. Kısa süre önce, Almanya’nın Max Planck Enstitüsü’nden yapılan açıklamada, insan vücudunda ortalama 35 trilyon kırmızı kan hücresi bulunduğu, saniyede yaklaşık üç milyon tanesinin öldüğü, fakat aynı süre içinde bir o kadarının da üretildiği dile getirildi.

Vücudumuzda hücreler farklılaşarak özelleşiyor. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. Daniel Finley ve ekibinin araştırmaları, kırmızı kan hücresine dönüşen hücrelerin çarpıcı farklılaşma sürecine ışık tuttu. Akademik dergi Science’da yayımlanan  çalışmalarına ilişkin Harvard Üniversitesi’nden yapılan açıklamada, kırmızı kan hücresine dönüşecek hücrelerin çekirdek, mitokondri, ribozom gibi organallerinin imha edildiği, böylece oksijen taşıyıcı protein hemoglobine yer açıldığı belirtiliyor! Finley ve ekibinin araştırmasına göre, UBE2O adı verilen enzim, ortadan kaldırılacak hücre parçalarını küçük bir proteinle etiketliyor. Etiketler, hücrenin “çöp makinası” olan proteazomun imha edilecek parçaları tanımasını sağlıyor. Araştırmaya göre, UBE2O’nun eksik olması durumunda kırmızı kan hücresine dönüşecek hücreler yüzlerce proteini tutmaya devam ediyor. Kırmızı kan hücrelerinin hemoglobinle tıklım tıklım doldurulmasının çok önemli olduğu belirtiliyor. Bunun, vücudun tüm doku ve organlarının normal işlevlerini yerine getirmeleri için gereken bol miktarda oksijeni sağladığı ifade ediliyor.

Pennsylvania Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. Edward Morrisey, akciğerin insan vücudundaki en kompleks organlardan biri olduğunu söylüyor. Düzinelerce hücre çeşidi bulunan kompleks bir organ… Soluk borumuzu baş aşağı duran bir ağacın gövdesi gibi düşünürsek, bronşları büyük dallara, bronşiolleri de küçük dallara benzetebiliriz. İnce hava yolları olan bronşiollerin uçlarında alveol adında çok ince duvarlı hava keseleri bulunuyor. İnsan vücudunda ortalama 600 milyon alveol var. Kılcal damar ağıyla çevrilil olan bu keseler, akciğerlere hava dolunca balon gibi şişiyor. Oksijen ve karbondioksit değişimi, alveollerle kılcal damarlar arasında gerçekleşiyor. Amerika’nın Columbia Üniversitesi’nden Prof. Irving Herman, “Physics of the Human Body” (İnsan Vücudunun Fiziği) adlı kitabında alveollerin toplam yüzey alanının 50-100 metrekare olduğunu dile getiriyor. Akciğerin özel yapısı, kanla temas eden alanın çok fazla olmasını sağlıyor.  Prof. Herman, “böyle olmasaydı metabolik oksijen ihtiyacımızı karşılamaktan çok uzak olurduk.” diyor.

Alveoller içleri ıslak plastik torbalar gibiler. Normalde ıslak torbaların iç kısımları birbirine yapışır. Alveollerde üretilen sürfaktan denilen karışım, suyun yüzey gerilimini azaltıyor ve soluk verirken alveollerin büzülüp kalmasını önlüyor! Sürfaktan sayesinde alveoller çok daha kolay şişiyor, rahat nefes alabiliyoruz. Lipid ve proteinlerden oluşan sürfaktanın bileşimindeki kolestrolün önemini gösteren İsveç’in Lund Üniversitesi’nden bilim insanları, PNAS’da yayımlanan makalelerinde, sürfaktanın bileşiminde veya işlevinde anormallikler olmasının her nefeste akciğerleri havayla doldurmayı çok zor hale getirebildiğini belirtiliyorlar.

Damarlarımızdaki Anten

Atardamarlarımızın esnek duvarları çok duyarlı doku tabakalarından oluşuyor. Bu doku, vücudun değişen ihtiyaçlarına göre damar çapını değiştirerek kan akımını etkiliyor. Almanya’nın Max Planck Enstitüsü’nden bilim insanlarının araştırmaları, damarların iç kısmında anten gibi görev yapan bir molekülün varlığını ortaya çıkardı. PIEZO1 adındaki bu molekül sayesinde damar içindeki hücreler gerektiğinde azot oksit salarak damarın genişlemesini sağlıyor. Araştırma ekibi PIEZO1 genleri etkisiz hale getirilmiş fareleri incelediğinde damarların genişlemediğini, bunun da sürekli yüksek tansiyona yol açtığını tespit etti!

Korneanın Sırrı

Gözümüzün ön kısmında saat camına benzeyen çok dayanıklı bir tabaka var. Kornea adındaki bu saydam ve eğimli tabaka, kalkan gibi gözü koruyor ve ışığı kırarak odaklanmasını sağlıyor. Korneadan kırılarak geçen ışık, büyüyüp küçülebilen göz bebeğinden geçerek şekil değiştirebilen merceğe, oradan da ışığa duyarlı hücrelerin bulunduğu retinaya ulaşıyor. Korneada sıra dışı bir şekilde hiç kan damarı bulunmuyor. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Doçent Dr. Reza Dana ve ekibi, şeffaf olması gereken korneada kan damarlarının oluşmasının nasıl engellendiğini ortaya çıkardı. PNAS adlı akademik dergide yayımlanan araştırmalarına göre, korneanın üst tabakasında bulunan çok miktardaki VEGFR-3 adlı protein damar oluşumunu durduruyor. Dana, “gözün kan damarları olmayan bir korneayı idame ettirme özelliği olmasaydı görüşümüz önemli ölçüde bozulurdu.” diyor.

Peki ama, kan damarları olmadan kornea dokusu nasıl besleniyor? Kornea ve iris (gözün renkli kısmı) arasında bulunan, kan plazmasına benzeyen şeffaf bir sıvı korneayı besliyor. Bu sıvı, trabeküler ağ denilen kafesli yapıdan geçerek gözden dışarı çıkıyor. Trabeküler ağın sıvının geri akmasını kısıtladığı belirtiliyor. Amerika’nın Georgia Teknoloji Enstitüsü’nden bilim insanları, trabekül ağdaki miyosilin adlı proteinin yapısını inceledi. Enstitüden yapılan açıklamada, genetik bir hastalıktan dolayı miyosilinin yapısında bozukluk olsa, trabekül ağa zarar veren lifçikler oluşacağı ifade ediliyor. Araştırmacılardan doçent Raquel Lieberman, “boşaltımı sağlayan hücreler ölürse, tıkanma olur ve göz içi basınç artar.” diyor. Yüksek basınç, retinanın, ya da görme sinirinin bazı kısımlarını öldürebiliyor, körlüğe yol açabiliyor.

İşitme Mucizesi

Ses dalgaları kulak zarımızı titreştirdiğinde çekiç, örs ve üzengi adlarında, birbiriyle bağlantılı üç küçük kemik titreşimleri güçlendirerek iç kulağımıza iletiyor. Kohlea adlı salyangoz kabuğuna benzeyen, içi sıvıyla dolu yapıda bulunan hücrelerin tüy benzeri mikroskobik çıkıntıları titreşimlere tepki veriyor ve beyne sinyal gitmesine neden olan işlemler devreye giriyor. Mükemmel algılama araçları olan kulaklarımız sayesinde bir senfonideki farklı notaları ayırt edebildiğimiz gibi bir fısıltıyı da duyabiliyoruz. Bu sesleri algılamak için kohleadaki hücrelerin “tüylerinin” aynı yöne bakan, hassas biçimde düzenlenmiş demetler halinde paketlenmiş olmaları gerektiği belirtiliyor. Demetlerin nasıl oluştuğunu ve nasıl dizildiğini araştıran Rockefeller Üniversitesi’nden Prof. James Hudspeth ve meslektaşlarının çalışmaları, Daple adındaki protein olmazsa demetlerin yanlış şekilde oluşacağını gösterdi.

Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Dr Benjamin Thiede, “farklı sesler duyduğunuzda, kohleadaki her hücre tepki vermez, sadece belirli ses frekanslarına duyarlı olan hücreler verir.” diyor. Thiede, yüksek perdeli seslerin sesin kulağa girdiği yere en yakın olan ve daha kısa “tüy” demetlerine sahip hücrelerce algılandığını, alçak perdeli seslerin ise daha içeride bulunan, daha uzun “tüylere” sahip hücrelerce algılandığını söylüyor. Araştırma sonuçlarını Nature Communications’da yayımlayan Dr Thiede ve ekibi, hücrelerin tüy benzeri çıkıntılarının boylarınının düzenlenmesinde retinoik asit adlı molekülün etkili olduğunu ortaya çıkardı. Thiede, kohleanın uzunluğu boyunca farklı seviyelerde retinoik asit aktivitesi olduğuna dair kanıtlar buldu. Laboratuar ortamında hücrelere daha fazla retinoik asit eklediğinde daha uzun “tüy” demetleri ürettikleri tespit edildi. Retinoik asidin aktivitesini engelleyen bir madde kullanılınca  daha kısa boylu “tüy” demetleri oluştu.

İç kulağımızda dengeyi kontrol eden bir kısım da var. Üç adet yarım daire şeklinde, içleri sıvıyla dolu kanalla başımızın hareketleri ve konumu takip ediliyor; gelen sinyallere göre gözler ayarlanıyor. Amerika’nın Johns Hopkins Tıp Fakültesi’nden Doç. Dr. Charles Della Santina, bunun vücuttaki en hızlı refleks olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Olmasaydı dünya elle tutulan bir kameradan izleniyor gibi görünürdü.”

“…’Bir varlık bir bütünse, elbette bir tek elden ortaya çıkmış olabilir.’ cümlesi doğrulanmış bir kaidedir. Bilhassa o varlık, gayet mükemmel bir intizama ve hassas bir ölçüye sahipse, her şeyle irtibatı bulunan bir hayata mazhar ise bu açıkça, onun ayrılık ve karışıklık sebebi olan farklı ellerden çıkmadığını, kudret ve hikmet sahibi bir tek el tarafından yaratıldığını gösterir.” (Kısmen Sadeleştirilmiş Lem’alar, 23. Lem’a)

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin