Avukatlar nereye yürüyor?

HABER-ANALİZ | YAVUZ ALTUN

Haziran başında iktidar partisi “Çoklu baro projesi” adı altında bir yasa hazırlığı içinde olduğunu duyurdu. Avukatlık Kanunu’nda yapılacak bir düzenlemeyle, avukat sayısı binin ya da 2 binin üzerindeki illerde, birden fazla baro kurulabilmesinin önü açılacak. Türkiye Barolar Birliği (TBB) ise yine çatı örgüt olma özelliğini koruyacak. Böylece barolarda “farklı seslerin temsili” hedefleniyor.

Tabi mesele bu kadar masum değil. Uzun yıllardır özellikle büyük şehirlerdeki barolarda verilen bir “mücadele” var. AKP’ye ya da “muhafazakâr kanada” yakın avukatlar çoğunluğa bir türlü ulaşamadıkları için, İstanbul, Ankara ve İzmir gibi barolarda yönetime gelemiyorlar.

TBB’de ise bu üç büyük şehrin temsil ağırlığı yüksek, çünkü avukat sayıları diğer şehirlere kıyasla bir hayli fazla. Birliğin verilerine göre 2019 sonu itibariyle Türkiye’de 127,691 avukat var. Bunun 46 binden fazlası, İstanbul’da. Onu, 17,589 avukatla Ankara Barosu takip ediyor.

Eğer her 2 bin avukat için bir baro kurma hakkı tanınırsa, İstanbul’da 20’den fazla baro kurabilirsiniz demek oluyor bu. Yeni barolar, TBB’deki temsil dengesini değiştirebilir ve avukatlar arasında farklı görüşlerin ağırlık kazanmasına yol açabilir.

Bunda ne var ki, diyebilirsiniz. Barolar, adaletin işleyişindeki en önemli unsurlardan birini, yani avukatları temsil ediyor. Bir dernek değil, bir meslek örgütü. Haliyle avukatlar üstünde önemli bir koruma sağlama becerisine sahip. Teoride, yargı erkinin devasa çarkları arasında sıradan vatandaşların ezilmesini önleyebilmek için avukatların bu şekilde bir desteğe ihtiyacı var.

Sadece o da değil. Avukatlık mesleğini icra edenlerin usulsüz işleri karşısında barolar bir çeşit şikayet mercii. Bir kişinin avukat olabilmesi için barodan olur alması şart; aynı zamanda meslekî ehliyeti konusunda da baronun denetçi rolü var.

Bilhassa yeni açılan hukuk fakülteleriyle birlikte avukat sayısının son 10 yılda ikiye katlanması, 2024’te 220 bin civarına çıkacak olması, mesleğin standartlarını korumada barolara ciddi bir sorumluluk yüklüyor.

Dediğim gibi bunlar teorik olarak geçerli. Pratikte aksilikler, aksamalar, ideolojik savrulmalar, “neme lazımcılıklar” ortada. Hemen her organizasyonda olduğu gibi iktidar mücadeleleri had safhada.

Nitekim KHK’lılara ya da Cemaat davalarında yargılananlara mikrofon uzatsanız, baro avukatlarıyla yaşadıkları sıkıntıları, mesleğin nasıl pespaye şekilde icra edilebileceğini dinleyebilirsiniz. Ama aynı zamanda Ankara Barosu avukatlarının kaçırılma vakalarıyla ve gözaltına alınan diplomatlara işkence edilmesiyle ilgili inisiyatif aldığını da hatırlatmak gerekir.

Biraz daha ilerlemeden önce şu soruya cevap arayalım: Avukatlık kamu görevi midir, yoksa serbest meslek midir? Bir başka deyişle; avukatlar devletin yanında mıdır, vatandaşın yanında mı?

Bu soru son dönemde ciddi önem kazandı çünkü KHK ile işlerinden olan hâkim ve savcılar, avukatlık yapmak istediklerinde karşılarına bu mesele çıktı. Avukatlığı bir kamu görevi, yani bir çeşit devlet memurluğu olarak tanımlayan Yargıtay ve AYM içtihatları, KHK’lıların avukatlık yapamayacağına hükmetti.

Öte yandan başka görüşler, avukatlığın bir serbest meslek olduğunu, mahkeme sürecine girmiş bir kişi ya da kurumun alacağı “hukuk hizmetini” sunan ve iki taraf arasındaki akde dayanan bir yapısı olduğunu savunuyor.

Türkiye’de pek anlaşılmayan meselelerden birisi, demokratik ve eşitlikçi bir sistem elde edebilmek için kurumların birbirinin hilafına çalışma zorunluluğu. Yani avukatlarla savcıların tabir-i caizse kanlı bıçaklı olması, iki tarafın da işini daha iyi yapıp adaletin tesisi için daha çok çabalanmasına yol açacaktır.

Benzer şekilde mahkemeler, emniyet güçleriyle aralarına mesafe koyduklarında, polisler her istedikleri operasyonu yapamaz, savcılar ona buna soruşturma açmaya yeltenemez.

Eğer kurumları, birbirini denetleyecek şekilde kurgulamazsanız, devlet olanca gücüyle vatandaşın üzerine çullandığında, karşı koyacak hiçbir kuvvet bırakmamış oluyorsunuz.

Kuvvetler ayrılığı prensibinin de dayandığı nokta burası. Yargı, icracı hükümeti denetleyecek, yasama organı da yargının alanını çizecek, bu arada yasamayı yapanları da halkın oyuyla belirleyeceğiz. Aksi takdirde, halkta çoğunluğu yakalayan siyasî parti, bütün sistemin anahtarını eline almış olur.

Oysa Türkiye’de bürokratik birimler sık sık iyi anlaşmakla övünürler, bütün bürokratik yapıların aynı ideolojik çizgide buluşması bir fazilet gibi anlatılır. Seçilmişler atanmışlar ikiliğinde, her yetkinin seçilmişlerde olması gerektiğini düşünüyoruz fakat seçilmişler yasadışı işler peşinde koştuklarında onları denetleyecek olanlar da atanmışlardır.

Bugün yaşadığımız “çoğunluk diktası” meselesinin bir cüzü de burası. Yüzde 50 artı 1’i yakalayanın ülkeyi kafasına göre yönettiği, muhalefete hayat hakkı tanımadığı bir sistem demokrasi değil, bir çeşit tiranlıktır.

Ama buna rağmen eldeki yeterli görülmüyor olsa gerek ki, barolarda da tam hakimiyet peşinde koşuluyor.

Bu devletçi bakış açısının veciz bir örneğini geçen hafta sonu TBB Başkanı Metin Feyzioğlu katıldığı bir TV programında şu sözlerle verdi:

“Ben devletin menfaatlerini hukuk çerçevesinde korumakla yükümlü bir örgütün başkanıyım. Devletin milli politikasına dahil karşı bir söylemimi bulamazsınız. Ölürüm de söylemem.”

TBB, gerçekten de “devletin menfaatlerini hukuk çerçevesinde korumak” için kurulmuş olabilir mi?

Türkiye’de Avukatlık Kanunu, diğer pek çok kanun gibi Avrupa’dan ithal edilmiş bir çerçeveye sahip. Avrupa’da kurumsal olarak avukatlık mesleği ve baro sistemi neredeyse 200 senelik köklü bir geçmişe sahip.

Bu kanunda TBB’nin görevleri arasında tahmin edebileceğiniz gibi “devletin menfaatlerini korumak” diye bir madde yok. Zaten olması da abes olurdu çünkü devletin menfaatleri, belki uluslararası meselelerde korunur, “içeride” devletin korunmaya çok da ihtiyacı yok çünkü zaten yeterince kuvveti var.

Bilakis, avukatların vatandaşı devlete karşı koruması gerekir.

Avukatlık Kanunu’nda TBB’nin görevlerinden birisi şu: “Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve korumak, bu kavramlara işlerlik kazandırmak…”

Peki, hukukun üstünlüğü ne demek? İpucu vereyim: “Şeriatın kestiği parmak acımaz,” demek değil. Yani, hukukun üstünlüğü, bir devlet organı gibi görülen yargıyı “en üst makama” oturtmuyor. Bilakis, bir ülke içinde yaşayan herkesi, devlet başkanı da olsa, asker de olsa, polis de olsa, hatta yargıç da olsa yasayla bağlıyor. Yani üstün olan, yasa. Yargıçlar, bürokratlar, devlet görevlileri değil. Hatta bizzat o yasayı yapan bile değil.

Bu o kadar önemli bir mesele ki, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilân edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin öncelikli amaçlarından biri vatandaşların devlet organizasyonu karşısındaki konumlarını güçlendirmek, bununla birlikte yasanın eşit uygulanmasını ve suçlanan herkesin savunma hakkını sağlama almaktı.

Bir sanık, terörle de suçlansa, darbeyle de suçlansa, gerçekten de bu fiilleri işlemiş bile olsa, ona kendini savunma hakkı vermek, âdil bir yargının rükünlerinden birisi.

Tam bu noktada avukatların yürümekte geç kaldıklarını söyleyebilirsiniz. Haklısınız da. 2013’ten bu yana Terörle Mücadele Yasası’nda ya da MİT Kanunu’nda yapılan değişiklikler hâlihazırda vatandaşı devlet karşısında yeterince korumasız bıraktı. Savunma hakkının temeli olan avukat-müvekkil mahremiyeti delik deşik edildi. Dosyalara getirilen kısıtlamalarla avukatların savunma yapma kabiliyetleri bile kısıtlandı.

Evet, bütün bunlar son 4-5 senede oldu ve kodaman avukatlardan cılız birkaç ses dışında pek bir şey duymadık.

“Biz terörist değiliz ki,” diye düşünmüş olabilirler. Terör yasalarının nasıl gelişigüzel ve geniş geniş uygulandığını en çok onların bilmesi gerekir halbuki. Yahut zaten terör yasalarının maksadının adalete ulaşmak olmadığını, toplumu cenderede tutmak ve gözaltıyla, tutuklamayla, kötü muameleyle sindirmek için kullanıldığını görmeleri, halka da anlatmaları beklenirdi.

Aslında Türkiye’deki avukatların bunları bu yazıdan dinlemelerine lüzum yok.

Türkiye Barolar Birliği’nin ilk başkanı Avukat Faruk Erem’i hepsi tanır. “Bir Ceza Avukatının Anıları” kitabını öğrencilik yıllarında mutlaka okumuşlardır.

O kitapta uzun tutukluluk süreleriyle ilgili şöyle diyor mesela Erem:

“Bana öyle geliyor ki, Adalet yanıldığını anlayınca geri veremeyeceğini baştan almamalı. Ben yaşlı bir avukatım. ‘Masumluk karinesi’ni şimdi daha iyi anlıyorum. Tutuklamaya gelince, bu yeni zamanların icadı. Eski uygarlıklarda tutuklama yoktu. Davanın sonu beklenirdi.”

Hayatı boyunca idam cezasının kaldırılması için uğraşıyor. Şu satırlar da kitaptan:

“Avukatlığa yeni başlamıştım. Adamı kurtaramadım. Yıllar geçti. İnancımı kaybettim. Adam suçsuzdu. İnfaza gittim. Sehpa hazırdı. İnfaz memurları beni yadırgadılar, ‘acemi avukat’ olduğumu anladılar, önem vermediler. Adam bir sigara istedi. Bende yoktu, veremedim. Başkası verdi. Sonra bana döndü. Elimi tut dedi, tuttum. Adam soğuyordu. Eğer insanın nasıl soğuduğunu bilmezseniz, ölüm cezasını cesaretle savunursunuz.”

Bir başka nokta, suçlu ile halkı karşı karşıya getirmek:

“Zabıta, yakalanamayan suçluların resimlerini gazetelere verir, bu zabıtanın halktan yardım istemesidir. Bu tutumun eleştirilecek bir yanı yok mu? Suçlu ile halkı karşı karşıya getirmekle ne kazanılır, bilinmez. Asıl bilinmeyen ne kaybedilir.”

Kurumların ayrışması, avukatın kendi işine, polisin kendi işine bakması gerektiğine dair de güzel bir hikâyesi var Erem’in.

“Zamanın iktidarınca tutulan bir kişinin avukatı idim. Bir gün müvekkilim beni çağırdı. Emniyetçe hazırlanan bir raporu nasıl oldu ise eline geçirmişti. Mahkemeye ibraz için bana vermek istedi. Almadım. ‘Zabıta ile temasta bir avukat’ gibi gözükmek istemediğimi söyledim. Ertesi gün müvekkilim beni azletti (!).”

İlk Baro Başkanı’nın kitabı bu ve benzeri hikâyelerle dolu. Avukatlık mesleğinin ne kadar hassas olduğunu, adaleti sağlamada ne kadar kilit rol oynadığını derinlemesine anlatıyor. “Hukukî” olan her şeyin “âdil” olmayacağını gösteriyor.

Avukatlar yürümenin yanı sıra, bu konular üstüne de düşünseler keşke.

Bir adım sonrasında siyasete adım atma düşüncesi yerine adalet sistemini cidden dert edip, yargının oluşturduğu çatlaklardan kayıp giden insan hikâyelerine odaklansalar, belki de hayırla yâd edileceklerdir.

Elbette bu yolda emek sarf edenler müstesna.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin