Asıl suçlular perdelendi (12. Yılında Dink Cinayeti-7)

YAZI DİZİSİ | ADEM YAVUZ ARSLAN

Hrant Dink Cinayeti’ne dair süreci analiz ettiğim yazı dizisinin bugünkü ve son bölümünde savcı Gökalp Kökçü’nün hazırladığı iddianamenin detaylarına yakından bakacağız.

Karmaşık ve teknik konular yoğunlukta olduğu için bu bölümü madde madde sıralamaya çalışacağım.

  1. Herşeyden önce savcı Gökalp Kökçü’nün iddianamesi iddianame olmaktan çok politik bir metin. İddianame, ‘geçmişi bugünden ve art niyetli bir okuma’ ile bazı olayları ucuca bağlayarak yazılmış. Olaylar arasında illiyet bağı yok.
  2. Önceden oluşturulmuş bir kurgu ve sanıklardan sadece bir kısmı, ön kabul ile ‘suçlu’ olarak kabul edilmiş ve iddianame onun üzerine oturtulmuş. Belge olmadan, delil olmadan, niyet okuyarak suçluya karar verilmiş. Tabi böyle yapınca ‘asıl suçlular’ perdelenmiş. Savcı bir varsayım ileri sürüyor ama illiyet bağını ortaya koymuyor. Bu yönüyle Havuz medyasının haber-yorumları gibi; ‘yazıp geçiyor’. Aslında savcının bu şekilde davranmasının bir mantığı var. ‘İhmali suretle cinayete teşebbüs’ hukuken kasıt gerektirir. Diyelim ki birşey ihmal edilmiş, o ihmalin o neticeyi ortaya çıkarmak maksadının gözetilmesi ve o neticeyi ortaya çıkaracak yeterlilikte olması gerekiyor. O maksat ise delille ortaya konulmalı. Savcı Kökçü delillendirme yükünden kurtulmak için adeta ‘geriye dönük hikaye’ yazmış. Mesela dönemin Trabzon Jandarma İl Alay Komutanı Albay Ali Öz’ün avukatı Ali Sürmen diyor ki; “İddianameye baktığımız zaman iki bölüm görüyoruz. Bir İstanbul’dan Trabzon’a, bir de Trabzon’dan İstanbul’a doğru. İddianamede FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün Balyoz, Ergenekon ve diğer davaların alt yapısını hazırlayıp bazı askerleri ve Emniyet görevlilerini tasfiye etmek amacıyla kurgulanan bir cinayet olduğundan bahsetmekte ama diğer taraftan da Trabzon kanadındaki bazı ifadeleri değerlendirerek Yasin Hayal’in planladığı bir cinayet olarak bahsetmekte. Yasin Hayal’in planladığı bir cinayet olarak iddianamede yer alınca bu biraz şey kalıyor, hukuki olarak alt yapısı, zemini ve olayın ciddiyetiyle bağdaşmayan bir tanımlama oluyor.”
  3. İddiaların ağırlığı yanında çok önemli bir detay gibi gelmeyebilir fakat metin hukuken ve dil olarak çok kötü yazılmış. Sayısız maddi hata var. Mesela hakkında müebbet hapis istediği gazetecinin adını bile doğru yazamıyor savcı. Mesela sanıklardan birinin ifadesini daha cinayet gerçekleşmeden almış gözüküyor çünkü ifade tarihleri yanlış. Tekrarlar ise metnin PH amaçlı yazıldığı hissini veriyor. Çünkü “şüpheli Ramazan Akyürek’in Trabzon İl Emniyet Müdürlüğü görevini yürüttüğü sırada Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığına imzasıyla gönderdiği 17 Şubat tarihli belgeye göre bu belgeden kaynaklanan yükümlülüğü yerine getirmediği, Dink cinayeti yapacak gruba operasyon düzenlemediği” ifadesi tam 33 kez tekrar ediyor. Bazı paragraflar copy paste yapıldığı için 20 kez tekrar edilmiş. Öyle tekrarlar var ki bunları çıkarsanız iddianame 30 sayfaya düşüyor. Ama dediğim gibi, konunun kendisi çok ağır olduğu için maddi hataları ikinci plana bırakalım.

“OLMAYAN RAPORU İMHA SUÇU”

  1. Savcı kendi iddianamesini okudu mu bilmiyorum ama ilk okuyuşta bile sırıtan basit mantık hataları var. Mesela 12 Eylül 2006 tarihindeki bir F-3, F4 raporuna ilişkin durum. Savcı iddianamenin aynı sayfasında Mehmet Uçar’ı F4 belgesini düzenlemediği için suçluyor, Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay’ı raporu İstihbarat Daire Başkanlığına göndermedi diye suçluyor. Dahası istihbarat daire başkanlığını da gönderilmeyen evrakı imha etmekle suçluyor. Buradaki mantıksızlığı görmek için hukukçu olmaya gerek yoktu ama savcı iddianameye aynen böyle koymuş. (Bu arada iddianamenin 3 kez savcıya geri gönderildiğini hatırlatalım.)
  2. Savcı iddianamede bazı bilgi ve belgeleri yeni bulunmuş, yeni keşfedilmiş gibi sunuyor. Daha iddianame yazılmadan Havuz medyasında manşetlere çıkan bu bilgiler gerçekte soruşturma dosyalarında olan bilgilerdi. Mesela medyaya yansıyan haberlere göre Engin Dinç’in bulduğu ve yıllardır kayıp olduğu söylenen, soruşturma makamlarından saklandığı iddia edilen iki F3 raporu Devlet Denetleme Kurulu raporunun eklerinde vardı. Savcı ona bile bakmamış.
  3. Savcı bir suçlama yaparken mevzuatlara bile bakmamış. Ramazan Akyürek’e yönelik suçlamaların çoğunda bu durum dikkat çekiyor. Akyürek’e ‘Yasin Hayal’e yönelik operasyon yaptırmadığı’ suçlaması var. Oysa ki istihbarat dairesinin operasyon yetkisi yoktur. Bu yetki genel müdürlükte değil illerdedir. Bunu gazeteciler bile öğrendi bunca yılda. “Erhan Tuncel’in YİE’likten çıkarılmasına onay verdi” iddiası da benzer statüde. YİE’likten çıkarma işi Trabzon’un yetkisi ve sorumluluğunda. Dink’in korunmasına dair suçlamalar da Koruma Yönetmeliği’nde kimin hangi durumda sorumlu olduğunu açıkça yazıyor.
  4. İddianamenin en büyük tezlerinden birisi Ogün Samast cinayet için Agos’un önünde beklerken “FETÖ’cü jandarmalar olay yerinde”ydi. Gerçekten de bu büyük bir iddiaydı. Fakat ‘o gün olay yerinde olduğu iddia edilen jandarmalar’ ın hiç birisi olay yerinde değilmiş. Savcı Kökçü’nün çok kesin ifadelerle ‘cinayet mahalli ve çevresinde bulundukları cep telefonu sinyal baz bilgileri ve güvenlik kamerası görüntülerinden tespit edildi’ dediği jandarmalar; Bekir Yokuş, Ecevit Emir, Emre Cingöz, Hacı Şerif Şimşek ve Şeref Ateş tahliye edildi. 9 Ağustos 2016’da tutuklanan bu isimler 8 Aralık 2017’de ki duruşmada “HTS kayıtlarındaki baz bilgilerinin cinayet tarihi, saati ve yeriyle örtüşmemesi, Adli Tıp Kurumu’ndan gönderilen 10 Ekim 2017 tarihli raporda ‘olay yerinde olduğu iddia edilen kişilere ait görüntülerin sanıklarla uyuşmaması’ üzerine tahliye edildiler. 3 Ağustos 2017’deki duruşmada ise dönemin Samsun İl Jandarma Komutanlığı Asayiş Şube Müdürü emekli Yarbay Atilla Güçlüoğlu, yine suç tarihinde Samsun Jandarma Komutanlığı’nda görevli Yüzbaşı Murat Bayrak, Astsubay Birol Ustaoğlu ve Astsubay Yüksel Avan’ın tahliyesine karar verilmişti.7 Temmuz’daki duruşmada ise jandarma Abdullah Dinç, Yusuf Bozca, Ali Barış Sevindik ve Volkan Şahin tahliye edilmişti.Mahkemenin tahliye gerekçeleri arasında ‘sanıkların TSK’dan ihraç olmamaları’ ve ‘FETÖ bağlantılarının tespit edilememesi’ gibi başlıklar var. Savcı bu kadar büyük bir iddiayı delillendirme ihtiyacı hissetmiyor. Nasıl olsa gazetelere manşet oldu, televizyonlarda bu haberler döndü ve kamuoyu “FETÖcü jandarmaların cinayete nezaret ettiği” algısı yerleşti.
  5. Savcının en temel iddiası ise Dink Cinayeti’nin “15 Temmuz’a giden yolda FETÖ’nün ilk kurşunu” olduğu yönünde. Ayrıca savcıya göre ‘Ergenekon ve Balyoz kumpasları’na zemin hazırlamak için bu cinayete yol verildi. Ergenekon ve Balyoz için henüz hukuki süreç bitmeden savcının direk ‘kumpas’ olarak tanımaması da ayrı bir tuhaflık. Tabi bu kadar ağır bir iddianın somut delillerle desteklenmesi gerekirdi fakat iddianamede bunları görmek mümkün değil. Savcıya göre ‘Cinayetin Fethullah Gülen’in bilgisi ve onayı olmadan işlenmesi mümkün değil”. Doğal olarak böyle bir cümleden sonra “şu şu deliller, tanık ifadeleri, gizli tanık ifadeleri, teknik deliller” diye sıralamasını beklersiniz.

 

SAVCIYA GÖRE ORG İLKER BAŞBUĞ VE TUG. VELİ KÜÇÜK’TE CEMAATÇİ!

 

  1. Eğer savcının tezini yani Dink Cinayeti’nin “FETÖ”nün 15 Temmuz’a giden süreçte ilk kurşunu olduğunu varsayarsak ortaya mantıksızlıklar silsilesi çıkıyor. Çünkü Dink Cinayeti’nin tetikçileri ifadelerinde Dink’i ‘misyonerlik’, ‘Türklüğe hakaret’ ve ‘vatan hainliği’ gibi konular nedeniyle hedef seçip öldürdüklerini söylüyorlar. Cinayetin işlendiği yıllarda gündem “misyonerlik, vatan topraklarının satılması, dinin elden gitmesi” gibi konulardı. Bu gündemi ısıtıp Hrant Dink’i hedef yapan da başta MGK olmak üzere bizzat ‘devlet’in kendisiydi. Eğer savcının mantığından hareket edersek aslında ‘ilk kurşun’ olarak görülmesi gereken 17 Kasım 2003 tarihli MGK kararında imzası olan dönemin MGK Genel Sekreteri Org. Şükrü Sarıışık’ın, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün ve MGK üyelerinin ve tabi ki dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de ‘Cemaatin adamı’ olması gerekir. Daha 2002’de Agos’u mercek altına alan Genelkurmay Psikolojik Dairesi personelinin de ‘Cemaatçi’ olması gerekir. Zira 2002 tarihli ‘Agos yazışmaları’ var. Misyonerlik balonunun şişirilmesinde rol alan ve Genelkurmay’da ‘misyonerlik semineri’ veren Sevgi Erenerol da, 6 Şubat 2004’te Agos’ta çıkan haberi 15 gün sonra manşetine taşıyarak konuyu Türkiye gündemine getiren Hürriyet ve gazetenin o zamanki yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök de, Agos’un Sabiha Gökçen ile ilgili 1915 sonrası evlat edinilmiş bir Ermeni olduğuna dair haberi sonrası harekete geçen ve çok sert bir açıklama yayınlayan Genelkurmay Başkanlığı’nın da ‘Cemaatçi’ olması lazım. Bu noktada hatırlatalım, dünkü bölümde detaylı olarak anlatmıştım. Dink’e yönelik protestoların zirveye çıkması Genelkurmay’ın söz konusu açıklamasından sonra oldu. Peki o dönem Genelkurmay 2.Başkanı kimdi ? Org.İlker Başbuğ. TSK’da ikinci başkanlar Genelkurmay Karargahı’nın ‘ev sahibi’dir ve basın açıklamaları da onların onayı ile çıkar. Ayrıca MGK’dan çıkan ‘misyonerlik tehdidi’ raporlarının olduğu dönemde MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılıç’ın sağ kolu da İlker Başbuğ’du. Bu durumda İlker Başbuğ’un da “FETÖ’cü olması gerekir. O açıklama olmasa protestolar olmayacak, davalar açılmayacak, Ogün Samast’a “Bir Ermeni Var, sen vuracaksın” denmeyecekti !

 

Aynı başlıkta devam edelim. Çünkü savcı akıllara ziyan bir denklem kuruyor. Savcının mantığından hareket edersek Dink ile ilgili ilk şikâyet dilekçesini veren Mehmet Soykan isimli vatandaş da, bu şikâyeti hemen işleme koyup 301’den dava açan Şişli Cumhuriyet Savcısı da, Dink aleyhine şikayet kampanyası organize eden Büyük Hukukçular Derneği ve mahkemeye gidip ‘hain ‘ diye bağıran Kemal Kerinçsiz’ler de, Adı JİTEM ve Susurluk ile özdeşleşen, Dink’in afişe edilmesi sürecinde adliyede boy gösteren Veli Küçük de, Dink’in ‘Türklüğe hakaret ettiğine’ karar veren Yargıtay 9.Dairesi üyeleri de, ‘Hrant’ın Hırlayışı’ diye yazılar kaleme alan ve günlerce Dink’i manşetlerden düşürmeyen gazeteler de, Hatta Aralık 2006’daki duruşmada mahkeme önüne gelip “Hrant Dink. Taşnak, Hınçak ve Asala seninle gurur duyuyor” pankartı açan ‘Ülkücü-İşçi Partili’ protestocular da ‘Cemaatçi’ sayılmalı. Çünkü bu saydıklarım Dink Cinayeti’ne uzanan yolun kilometre taşlarıydı. Dink Cinayeti’nin en kritik anlarından birisi 24 Şubat 2004’tü. Dönemin Vali Yardımcısı Ergun Göngör, Dink’i makamına çağırmış ve ‘ulusünce’ uyarmıştı. Yanında MİT’çi Özel Yılmaz vardı. Dönemin MİT İstanbul Bölge Başkan Yardımcısı olan ve Bedrettin Dalan’a ‘kaç uyarısı’ yaptığı iddiaları da basına yansıyan Özel Yılmaz’a ise o talimatın dönemin MİT Müsteşarından geldiği ortaya çıkmıştı. (Özel Yılmaz sonradan İzmir Bölge Başkanlığı’na atanarak ‘terfi’ etti…) Savcının mantığından hareket edersek, yani Dink Cinayeti Cemaat’in bir organizasyonu ise dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un, dönemin İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu’nun, dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler’in de Cemaat’in Dink Cinayeti’nde görevli elemanları olması gerekir.

 

ALİ ÖZ JANDARMA İMAMI OLMALI!

Karadeniz bölgesinde 2004-2007 yılları arasında çok sayıda provokasyon yaşandı. Özellikle de Trabzon’da. Milliyetçiliği ve tez canlılığı ile bilinen Karadeniz insanının ‘kanının kaynaması’ için özel çaba sarf edildiği açıktı. ‘Tetikçiyi besleyen atmosfer’in oluşturulması için Karadeniz medyasında defalarca misyonerlik üzerine manşetler atan tüm gazetecilerin de bu mantıkla Cemaatçi olması gerekir. Özellikle de her gün misyonerlik hakkında konferans veren, elindeki medya ile 7/24 “Gülen Cemaati’nin Türk gençlerini Hıristiyanlaştırdığını” anlatan Haydar Baş ve Cemaati’nin de ‘gizli Cemaatçi’ olması gerekir. Zira hem Dink Cinayeti’ hem Rahip Santaro hem de Malatya Zirve Cinayet’lerinin failleri ifadelerinde medyadaki ‘misyonerlik ve satılan vatan toprakları haberlerinden etkilendiklerini’ anlatmışlardı.

Savcının mantığından hareket edersek cinayet ihbarını alan ve sümenaltı eden dönemin Jandarma Alay Komutanı Ali Öz’ün (Bi Ermeni Var’da ilk kez gün yüzüne çıkan bir fotoğraf vardı. Dink’i tehdit eden Veli Küçük, net bilgi almasına rağmen olayın üzerini kapatan Ali Öz’ü makamında ziyaret etmiş ve hatıra fotoğrafı çektirmişti) emrinde ve Pelitli gibi küçük bir beldede 5 istihbarat elemanı çalıştıran Yüzbaşı Metin Yıldız da, dönemin başbakanı Erdoğan’ın 16 Haziran 2004’te ki Trabzon seferine bomba ihbarı yapan, daha sonra McDonald’sı bombalayan, kilisede papaz döven ve Dink Cinayeti için silah ve tetikçi bulan Yasin Hayal de (Yasin Hayal’in suç kaydını GBT’ye işlemeyen jandarma görevlisi de), İstihbarat elemanlarından Dink cinayetine dair tüm istihbaratı almasına rağmen gereğini yapmayan, hatta Yasin Hayal’e silah temin etmesi için para veren jandarma istihbaratçıları Okan Şimşek ve Veysel Şahin de, en kritik isimlerden biri olan Coşkun İğci de, cinayetteki ‘esas abi’ Erhan Tuncel de,soruşturmayı yürüten ve Jandarma ile Erhan Tuncel etrafında şekillenen ilişkileri ‘normal’ olarak kayda geçen Jandarma müfettişi Albay İsa Öztürk de,tetikçi Ogün Samast İstanbul’a gittiğinde nasıl bir tesadüfse (ifadesinde tesadüfen orada olduğunu, mahkûm götürdüğünü söylemişti) orada olan ve cinayetten sonra adını değiştiren jandarma asayiş başçavuşu Satılmış Şahin de, ‘Cemaatçi’ olmak zorunda. Tetikçi Ogün Samast ise tartışmasız ‘tetikçi imamı!’ sayılmalı.

ENGİN DİNÇ HARİÇ HEPSİ CEMAATÇİYMİŞ!

Kafanız karışmış olabilir ama biraz sabredin. Madem savcının mantık yürütmesinden hareket ediyoruz Dink Cinayeti’nin en kritik ayağına gelelim: Emniyet. Dink Cinayeti’nin hazırlığının yapıldığı dönemde Trabzon Emniyeti İstihbarat Daire Başkanı olan Engin Dinç hariç herkes Cemaatçi sayılıyor. Emniyet muhbiri ve cinayetin kilit ismi Erhan Tuncel ile kendi makamında görüşen, sırtını sıvazlayan Engin Dinç kısa zamana kadar emniyet istihbaratın başındaydı. Mahkemeye ‘tanık’ olarak bile gelmesi olay oldu. Altında çalışan personeli Muhittin Zenit tutuklandı. Amiri pozisyonundaki Ramazan Akyürek de. ‘Dink’in öldürüleceğine dair’ meşhur rapora rağmen gereğini yapmayan dönemin İstanbul İstihbarat Müdürü Ahmet İlhan Güler de Cemaatçi sayılmalı çünkü “Cemaat’in en önemli silahlı eylemine, somut istihbarata rağmen gereğini yapıp Dink’e koruma çıkarmayarak katkı sağlamış (!)” oldu.

B PLANI YOKMUŞ!

Aynı mantıktan hareket edince dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah ve “Dink cinayeti Ogün ve Yasin’den ibaret, ardında başka bir şey yok” diyen Hanefi Avcı da Cemaat’in adamı oluyor. Dönemin İstanbul terör müdürü Selim Kutkan’ı da (bu isme dair kulislerde çok çarpıcı bilgiler vardı) ‘Cemaatçi polisler’ listesine almak lazım çünkü Ogün Samast’a dair en net görüntülerin olduğu iddia edilen Akbank kamera kayıtlarının onun döneminde ‘kaybolduğu’ iddia edilmişti. Cinayeti soruşturan ve organizatörlere dair hiçbir şey bulamayıp, MİT’e tek soru dahi sormayan, Jandarma ile ilgili şüpheleri göz ardı eden Başbakanlık Teftiş Kurulu müfettişlerinin de Cemaatçi olması gerekir. Aradan geçen bunca zamana rağmen soruşturmada ilgili yerlere bakmayan, ‘ihmal tartışması’ etrafında dönüp duran savcılar-hâkimler de tümden Cemaatçi olmalı ki cinayetteki asıl faillere bakmadılar. Liste böyle uzayıp gidiyor. Sırf siyasi niyetlerle ayan beyan ortada olan zincirin halkalarını görmezden gelip işi Erdoğan’ın direktifi doğrultusunda ‘Cemaat’in ilk silahlı eylemi’ olarak tanımlarsanız saydığım tüm bu isimlerin Cemaatçi ve ‘Cemaatin gelecek planlarını hayata geçirmeye programlanmış kişiler’ olduğunu varsaymanız gerekir ki böyle bir denklem olasılık hesabı olarak imkânsıza eşittir.

Dahası şu; savcı ‘Cemaat İstanbul emniyeti istihbarat şubeyi ele geçirmek istiyordu’ diye iddia ediyor. Iyi de Hrant Dink medyada afişe edilip, mahkeme önlerinde fiili saldırıya uğrarken İstanbul emniyeti yada valiliği koruma kararı aldırsa cinayet engellenecekti. İddia edilen cemaat nasıl bir örgütse yıllar boyu hazırlık yapacak, inanılmaz detayları planlayacak ama bir b planı olmayacak. Emniyet yapması gerekeni yaparak tüm planı suya düşürecek! Ayrıca savcının bahsettiği türden bir komployu yazacak olan kurum, istihbaratı kayda geçmez, haber elemanını kayda geçmez, iz bırakmaz. Bu olayda emniyet her yerde iz bırakmış. Devletin diğer istihbarat kurumları ‘büyük abi’ Erhan Tuncel’in telefonunu sorgulasa emniyetin istihbarat elemanı olduğunu anında görür. Cemaatçi bir kadro komplo kuruyor ama projenin en kritik iki yerinde Trabzon ve İstanbul, emniyet müdürleri, istihbarat müdürleri cemaatçi değil. Cemaat komplo kursa Erhan Tuncel’i kayda geçirmez, bilgiyi İstanbul’a göndermez, kayıt altına almazdı. Cemaat savcının iddia ettiği gibi bir plan yapsa neden Ogün Samast’ın kaçmasına yardım etmemiş, delilleri karartıp yakalanmasının önüne geçmemiş, hatta onu neden ortadan kaldırmamış?

Türkiye tecrübesinden biliyoruz ki, ‘kumpas kuranlar’ herşeyi bilir ama hiç bir şeyi kayıt altına almaz, cinayetten sonra size kimse bir soru soramazdı. ‘Bilgimiz yok, bizde bilgi yok’ der geçerdiniz. Dediğim gibi okurken bile “bu nasıl bir örgütse bir B planı bile yok, basit bir önlem tüm hazırlığı boşa çıkarıyor” diyorsunuz. Kısacası o kadar absurd bir tez ki, inanmak için aklınızı devre dışı bırakmanız gerekiyor. Savcıya göre mahkemeye kadar gidip Hrant Dink’i tehdit eden Veli Küçükler, Kemal Kerinçsizler, Levent Temiz’ler, İstanbul Valiliği’nde Dink’i tehdit eden MİT’çi Özel Yılmaz’ın bu cinayete hiç dahli olmamış. Hatta cinayeti organize eden birileri de yok. Jandarma yok, MİT yok, Trabzon ve İstanbul valiliği yok, Dink’i 301’den yargılayıp ‘vatan haini’ diye manşetlere taşıyanlar yok. Onlar yok ama gazeteciler var.

  1. Savcının defaatle tekrar ettiği ‘illegal kurulan ve Ergenekon Operasyonlarına zemin hazırladığı iddia edilen C-5 ile ilgili ‘Cemaatçi olmadığı iktidar tarafından tescilli’ Emniyet İstihbarat Dairesi eski Başkanı Engin Dinç’in savcılık ifadelerine bakmak yeterli. 2007’den bu yana tam 28 kez soruşturma konusu yapılmış ve işlemin ‘yeni bir şube kurulması değil, yönetmelik gereği yapılan bir düzenleme’ olduğu belirtilmiş.
  2. Savcı önemli bir noktayı daha kaçırmış. Şu anda yapılmakta olan yargılamanın dayanağı olan AİHM kararı da eksik soruşturmayı Trabzon Emniyeti, Trabzon Jandarması ve İstanbul Emniyeti yönünden tespit etmişti. Savcı Kökçü bunların hepsini geri plana itiyor.
  3. Yargılama sürecinde, cinayette açık ihmali olan bazı polisler hakkında takipsizlik kararı verildi. Oysa ki İstanbul Emniyeti’nin yapması gereken şey şuydu; Trabzon’da Hrant Dink’i öldürmeye yönelik bir hazırlık olmasa, Yasin Hayal bu fikre kapılmasa, Ogün Samast internet kafelerde oyun oynamaya devam etse, Erhan Tuncel Alperen Ocakları’nda başkanlığını sürdürse bile sadece Şişli’de yaşanan olaylardan dolayı Dink’e koruma kararı çıkarmalıydı. Savcı bu boyutu da gözardı ediyor.
  4. Savcının tüm iddiaları Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer’e endeksli. Mesela diyor ki “Ali Fuat Yılmazer meşhur F4 raporunu görmemiş” olamaz. Söz konusu raporun geldiği tarihte Yılmazer yurt dışında ve yerine vekaleten bakan başkası var. Yani onun olmadığı dönemde işlem gören bir evrak. Fakat savcı ondan da Yılmazer’i sorumlu tutuyor.
  5. Savcının tezine göre Yasin Hayal grubuna operasyon yapılmalı ve bunu istihbarat dairesi koordine etmeliydi. Savcı da biliyor ki istihbarat şubelerin adli operasyon yetkisi yoktur. Yapılması gereken istihbarat alındığında Trabzon İstihbarat Şube’nin Trabzon Teröre yazıp operasyon başlatmasıydı. Bu konunun da Yılmazer ve Akyürekle ilgisi yok. Bu noktada şunun altını çizmek lazım; bu çelişkilere dikkat çekildiğinde sanki bu isimleri savunuyormuş gibi eleştiriler geliyor. Ancak unutulmamalı ki iddianamenin temel tezi bu konular ve savcı her olayı bu iki isme bağlamış. Dolayısıyla savcının iddialarını analiz ederken konunun özünü bu isimler teşkil ediyor.

DOĞRUYSA DA VAHİM YANLIŞSA DA

  1. İddianamenin ve soruşturmaların en büyük eksikliği ise MİT. Jandarma soruşturması ağır aksak olsa da sürüyor ama MİT hiç bir şekilde bu soruşturmada konu edilmiyor. Dink’in hedef haline getirilmesi sürecinde MİT’in dosya açıp konuyu takip etmesi gerekirdi. Onu yapmadığı gibi Dink’i çağırıp tehdit etti. Üstelik MİT koruma kurulunun üyesi ve Dink’in korunması için gerekli süreci başlatabilirdi. Bütün bunları yapmadığı gibi şu anda 220 klasör olan dosyaya tek katkısı 3 sayfalık “elimizde bilgi yok” yazısı. Doğruysa da vahim yanlışsa da vahim bir tablo. Ama savcıya göre bu durum normal ve soruşturmaya gerek yok.
  2. Savcının cinayetin detaylarına dair bakması gereken onlarca başlık vardı ama hiç birine bakılmamış. Mesela Yasin Hayal’in askerlik süreci ve McDonalds bombalaması sonrası Bayrampaşa Cezaevi’nde kaldığı dönem karanlık. Mahkeme daha önce Yasin’in ziyaretçi listesini istedi ama cevap alamadı. Yasin Hayal’in Trabzon Jandarması ile olan yakın ilişkisi sorgulanmadı. Pelitli’de ki jandarma istihbarat elemanları mahkemeye çıkarılmadı.

İHMAL AÇIK VE TARTIŞMASIZ

  1. Savcı en kritik aşamayı da pas geçiyor. Trabzon polisi ve jandarması ellerindeki istihbari bilgiyi değerlendirip adli çalışma başlatmalıydı. Böyle olursa teknik takip başlar, her adım izlenir, plan eyleme geçmeden tetikçi yakalanırdı. Burada şu noktayı vurgulamak lazım; kamuoyu ilk günden bu yana ‘Dink neden korunmadı’ tartışmasına endekslendi. Oysa burada sorulması gereken ‘tetikçi neden yakalanmadı’ olmalıydı. Bu kapsamda çok büyük bir ihmal olduğu tartışma götürmez. Yasa açısından bir sıralama yapsanız Trabzon birinci, İstanbul ikinci gelir. Fakat mevcut yargılamada istihbarat daire başkanlığı ilk sıraya çıkartılmış.
  2. Bu davada en büyük zulüm gazeteci meslektaşım Ercan Gün’e yapılıyor. Çünkü Ali Öz’ün, Ahmet İlhan Güler’in tutuksuz yargılandığı dosyada gazeteci Ercan Gün tutuklu. Savcının iddiasına göre Ercan Gün ile ‘paralel yapı’ ortak hareket edip algı operasyonu yapmış. Savcının bu iddiası da diğer iddialar gibi mantıksız ve delilsiz. Birincisi şu; Ercan Gün 20 küsür yıldır emniyet muhabirliği yapan son olarak FOX tv’nin haber müdürlüğünü üstlenmiş başarılı bir gazeteci. Dink Cinayeti’ne dair edinip yayınladığı görüntü ise dünyanın her yerinde haberdir. O gürüntünün orjinalinin kaç saniye olduğu, hangi bölümlerinin çıkarıldığı gibi sorular gazetecinin sorusu değildir. Çünkü bunu bilme konumunda da değildir. Ercan Gün’ün yayınladığı ve büyük infial uyandıran görüntüler kendi ifadesine göre posta ile gelmiş ve yayınlamış. Her gazeteci aynı refleksi verirdi. Çünkü olayın kendisi büyük haberdi.

 

Savcıya göre Ercan Gün’e bu görüntüler Zaman Gazetesi’nde verilmiş. Avukat Halil İbrahim Koca, Ekrem Dumanlı, Faruk Mercan ve benimde aralarında olduğum ekip toplantı yapmış, görüntüleri Ercan Gün’e verip yayınlatmışız. İddia bu. Fakat bu iddianın hiçbir delili yok. Ne tanık, ne teknik takip ne telefon kaydı ne de gizli tanık. HTS kaydı bile yok. Savcı görüntülerin Ekrem Dumanlı’ya nereden ve kim aracılığı ile geldiğini de delillendirmiyor. Hatta detaylandırmıyorda. Ercan Gün mahkemede bu iddiayı delilleri ile çürüttü. HTS kayıtları gösteriyor ki bu ekibin birbiriyle irtibatı yok. Ama savcıya göre ‘yoğun temas’ var. Tamamen uydurma bir iddia ama bunun üzerine büyük bir hüküm bina etmiş savcı. Olmayan toplantıdan görüntü servis edilmiş. Savcıya göre Ercan Gün’ü Samsun’a gönderen de “FETÖ”. Iyi de Ercan Gün’ü Samsun’a göreve yollayan FOX TV yayın yönetmeni Doğan Şentürk. Kısacası Ercan Gün’e zulmediliyor. Bırakın tutuklanmayı, bu dosya kapsamında sanık bile olmamalıydı.

 

  1. Söz konusu iddianamede bende varım. Savcı benimle ilgili olarak da 2 müebbet artı 21 yıl hapis cezası istemiş. Herhalde idam olsa onu da isteyecekmiş. Hakkımda istenen cezaların yazıldığı bölümler iddiaların ifade edildiği bölümden fazla. Girişte de söylediğim gibi, savcı talimata göre bir kurgu yapmış. Adam öldürme, anayasal düzeni değiştirme, terör örgütü üyeliği gibi suçlamalar var. Bunları da kitap yazarak yapmışım. Şimdi bu iddiaya ne denir bilmiyorum. Çünkü savcı kitaplarımı okumamış bile. Eğer okusa benim Türkiye’de yükselen ulusalcı dalga, misyoner düşmanlığı ve azınlıklara yönelik saldırılara dair uzun yıllara dayanan çalışmalarım olduğunu görürürdü. O yıllarda Aksiyon Dergisi’nde çalışıyordum ve misyonerlik tartışmaları, azınlıklar ve bir anda yüzlerce birden açılan Kuvva-I Milliye Dernekleri, Kızıl Elma Koalisyonları ile ilgili sayısız haber araştırmam var. Türkiye’de şişirilen misyonerlik balonunun ana aktörlerinden eski papaz İlker Çınar’ın aslında istihbarat elemanı olduğunun belgesini de haberleştiren bendim. Yani benim için Dink konusu fikri takipti. Savcıya göre bu haberleri yapmam suç. İddianameye göre “Bi Ermeni Var; Hrant Dink Operasyonunun Şifreleri” ile “Ergenekonun Zirvesi” kitaplarını yazmam “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” imiş.  Savcı iddianameye delil koysa onlar üzerinden bir şey söyleyebilirdim fakat tamamen havada duran, akılla mantıkla alakası olmayan bu iddia için tarihe not edip geçiyorum.

 

İkinci iddia en az birincisi kadar absürt. Çünkü iddianameye göre Ogün Samast’ın Samsun’da kahraman olarak gösterildiği görüntüyü Ercan Gün’e ‘biz’ vermişiz. Av.Halil İbrahim Koca, Ekrem  Dumanlı, Faruk Mercan ve ben Zaman Gazetesi’nde toplantı yapmışız. O toplantıda bu görüntüyü Ercan Gün’e vermişiz, o da ‘algı operasyonu’ olarak yayınlamış. Bu iddayı ilk okuduğumdan bu yana aynı şeyi düşünüyorum; bir savcı böyle bir iddiayı neye dayandırır? Zira böyle bir toplantı yok. Bu 5 kişi hayatları boyunca hiç bir araya gelmedi. Ben Avukat Koca’yı ne gördüm ne tanırım. Ekrem Dumanlı ve Faruk Mercan’ı eskiden Zaman’da çalıştığım dönemden tanırım. Ama her ikisi ile de bir tek telefon görüşmem bile yoktu o dönem. Savcıya göre benim Ercan Gün ile yoğun telefon trafiğim varmış. Savcı bu iddiasını da delillendirmemiş. Öncelikle gazetecilerin kendi aralarında görüşmesi suç değildir. Ercan Gün ile aynı alanlarda çalışmaları olan gazetecileriz ve görüşmemiz son derece normal. Fakat gelin görünki Dink Cinayeti döneminde Ercan Gün ile yaptığım görüşme sayısı sadece 1. Yazıyla BİR. Ve süresi de toplam 44 saniye. Sabahın 7:30’unda aramışım, 44 saniye görüşmüşüz. Başka bir şey yok. Diğer isimlerle görüşme ise SIFIR. Ne Mercan, ne Dumanlı ne de Koca ile telefon görüşmem var. Savcı ‘yoğun görüşme’ diyerek alelen yalan söylüyor. Üstelik dosyadaki HTS kayıtları da bu durumu teyit ediyor.  İşte o 44 saniyelik görüşme için savcı müebbet istiyor. Şimde ben bunun neyine savunma yazayım? Bu savcının iddianamesini nasıl ciddiye alayım?

SON: DİNK HALA O KALDIRIMDA, YARGILAMA BAŞLAYAMADI

12.Yılında ‘kafası karışıklar ve yeni başlayanlar’ için Dink Cinayeti yazı dizisinde Dink Cinayeti’ni enine boyuna ele almaya çalıştım. Dink Cinayeti, 2003 ile başlayan 2007’e kadar süren yabancı düşmanlığı, misyonerlik tartışmaları ve ulusalcı dalgadan bağımsız düşünülemez. Zira Dink’in hedef haline getirilmesi MGK’dan çıkan ‘yeni tehdit’ konseptinin bir parçasıydı. Devletin tüm kurumlarıyla dahil olduğu bir süreçti. Malesef yargılama safhasında bu alana hiç girilmedi. Jandarma’nın MGK’nin Seferberlik Tetkik Kurulu’nun ve MİT’in rolüne dair ne araştırma ne de soruşturma yapıldı. Yargılama, tam da cinayeti işleyenlerin istediği gibi tetikçi ve onun etrafındaki bir kaç kişiyle sınırlı kalacak şekilde kaldı. Dahası ‘Bu cinayet Ankara’nın karanlık dehlizlerinde kaybolmayacak” diyen Erdoğan gelinen noktada cinayeti Gülen Cemaati’ne karşı bir silah olarak kullandı. Savcı Gökalp Kökçü zamanın ruhuna uygun bir iddianame yazarak cinayeti Ali Fuat Yılmazer, Ramazan Akyürek ve Ercan Gün üzerinden Cemaat’e bağladı. Yargılama da bu çerçevede devam ediyor. Dink’i tehdit eden Veli Küçükler, Kemal Kerinsizler (oysa ki Kemal Kerinçsizin Ergenekon klasörlerine giren telefon dökümlerinde Dink protestosu öncesi ve sonrası Jandarma istihbaratı aradığı açıkça gözüküyordu. Ama savcı bunları sorgulamadığı gibi soruşturma dışında tuttu) Dink’I tehdit eden MİT’çiler, istihbarata rağmen onu korumayan bürokratlar davada sanık bile değil.

BU BİR DERİN DEVLET CİNAYETİYDİ

Görünen o ki, siyasi konjonktürde radikal bir değişiklik olmadığı sürece yargılama bu şekilde bitirilecek ve Dink Cinayeti Cemaat’e fatura edilecek. Asıl failler gözden kaçırılmış olacak. Cinayetin iştirak safahatına bakmadıkları gibi ihmal meselesini adres şaşırtarak yaptılar. Trabzon ve Istanbul polisinin ihmali açıkça ortada. Ama onlar yerine Ergenekon Operasyonları nedeniyle hedef haline gelen Ali Fuat Yılmazer, Ramazan Akyürek ve Ercan Gün cezalandırılıyor. Yılmazer ve Akyürek’ten Ergenekonun intikamı alınıyor.

Peki bu dava böyle sonuçlandığı zaman kimi tatmin edecek? Dink ailesini ve dostlarını tatmin etmeyeceği kesin. Çünkü onların soruşturmanın genişletilmesi Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz gibi isimlerin soruşturmaya dahil edilmesi talebi hale işlemde. Gelinen nokta Ergenekon için tam anlamıyla başarı hikayesi.

Sonuç olarak bu bir derin devlet cinayetiydi.

2009’da tamamlanması düşünülen darbe planının ayaklarındandı. Türkiye’deki ‘islamcı iktidarın’ yönetiminde azınlıkları katledildiği, vahşice öldürüldüğü imajı oluşturulacak, hükümet uluslararası arenada yalnız kalacak, güvenlik bürokrasisini alt üst edilecekti. Hrant Dink popüler bir isim olduğu için hükümet, askeri müdahale durumunda dış destek bulamayacaktı. Malatya Zirve ve Rahip Santoro Cinayetleri de aynı konseptin parçalarıydı. Fakat soruşturma ve yargılama safhalarında buralara hiç bakılmadı. Konu ihmal tartışmalarına endekslendi. Bir bakıma Dink’in bedeni hala o kaldırımda yatıyor ve yargılaması da henüz başlamadı.

Yazı dizisini Agos’un 11 Aralık 2014’teki yazısından bir bölüm ile bitirelim;

“Hrant Dink cinayeti, iktidar tarafından, Cemaat’e karşı kullanılabilecek bir silah olarak görülüyor. Memleketin en büyük adalet sınavlarından birinin araçsallaştırıldığı çirkin bir plan bu.”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin