Amerika’da siyahın elli tonu

YORUM | YAVUZ ALTUN

Dünya her ne kadar küresel bir köy hâlini alsa da, kültürel farklılıklara rağmen ne kadar birbirimize benzediğimizi idrak etmiş olsak da, Amerika’da geçen haftadan bu yana yaşananların kendi bağlamı bir hayli önemli.

Bunlardan biri, ABD Anayasası’ndaki meşhur İkinci Madde. Bu madde ile her Amerikan vatandaşının silahlanma hakkı bulunuyor. Gidip marketten silahınızı alabiliyor, size tahsis edilen özel mülkünüzde, meşru müdafaa çerçevesinde kullanabiliyorsunuz.

Bu durum, Amerikan polisinin geniş yetkilerle donatılmasının da sebeplerinden biri. Yani Amerikan polisi, hemen her müdahalede, karşısındaki şüphelide silah olma ihtimalini göz önünde tutarak hareket ediyor. Olay mahallinde, tehlikeli durumlarda şüpheliyi vurma yetkisine sahip.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Bir diğer mesele, Bill Clinton döneminde son şekli verilen “1033 Programı” ile ABD ordusunun elindeki cihazların yerel polise aktarılmasının önünün açılması. 1997’den bugüne 5 milyar doların üzerinde cephane ve çeşitli ekipman aktarılmış.

Uzmanlara göre, bu durum polisin daha “öldürücü” ve “sorumsuz” davranmasına yol açıyor. 1033 Programı kapsamında teçhizat edinmiş bir polis biriminin yıl içinde şüpheli öldürme sayısı 0.656 iken, bu programı kullanmamış polis biriminin 0.287.

Hatırlarsınız, 2016’da ABD’nin Dallas eyaletinde sniper’lı bir kişi, binanın tepesine çıkarak 16 polise ateş açmış, kovalamacadan sonra bir yere sıkıştırılmış, fakat saatlerce çatışmaya rağmen etkisiz hâle getirilememişti.

Sonunda polis, bomba imha için satın alınan bir robotun üzerine C4 bağlayarak şüphelinin yanına göndermiş ve patlatmıştı.

Bu, Afganistan’da ya da Irak’ta ordunun kullandığı bir taktik. Amerika’da uzun uzun bu konu üzerinde duruldu daha sonra ve Amerikan şehirlerinin bir çeşit “savaş alanı” olarak tahayyülünün tehlikelerine değinildi.

Gelgelelim, Amerikan vatandaşlarının silahlanma hakları, hayli tehlikeli silahların neredeyse hiçbir güvenlik sorgulaması olmadan satın alınabiliyor olması, polisin yetkileriyle ilgili tartışmalarda ciddi bir kıymık.

Ama polisin tek sorunu müdahale anında ölümcül olması değil. Son yıllardaki protestolarda da görüldü ki, Amerikan polisi kalabalığı dağıtmakta acımasız davranıyor. Biber gazı ve cop kullanımı yaygın.

Akademisyen Zeynep Tüfekçi, bunun “kalabalığı dağıtma ya da kontrol etme yöntemi” değil, protestocular üzerinde üstünlük ve korku sağlama amacı güttüğüne değiniyor mesela.

Amerika’ya özel bir diğer mesele, kölelik tarihi. 1861’le 65 arasındaki Amerikan İç Savaşı’ndan sonra resmiyette kölelik kaldırılmış olsa da, siyahların beyazlarla eşit haklara kavuşması için bir yüz yıl daha geçmesi gerekti.

1964’te Yurttaşlık Hakları Yasası imzalandığında, kamusal alanda siyahlarla beyazlar arasındaki ayrımcılık sona erdi, siyahlar bilaistisna oy verme hakkına sahip oldu.

Ancak bugüne kadar uzanan yoksulluk problemi, siyahların hayatında en belirleyici etkenlerden biri. Amerika “topluluk” (community) esasına göre yapılandırılmış bir sosyal hayata sahip. Yaşadığınız bölgenin eğitim, sağlık gibi hizmetleri, yine o bölgede toplanan vergilerle finanse ediliyor. Bu durum özellikle eğitim sisteminde kendini gösteriyor. Amerika’da ikamete dayalı eğitim sistemi var. Yani, eğer yoksul bir mahallede yaşıyorsanız, gidebileceğiniz okulun kalitesi de düşük oluyor.

Sosyal mobilizasyon için çeşitli imkânlar olsa da, sınıfsal ayrım, diğer pek çok ülkede olduğu gibi, kendini sürekli yeniden üretiyor. Sosyal mobilizasyonun nasıl çalıştığını anlamak için siyahların neden bazı alanlarda fazlaca temsil edildiğine bazı alanlarda ise yeterince temsil edilmediğine bakabilirsiniz.

ABD’de resmi rakamlara göre yoksulluk oranı yüzde 13. Beyazlar arasında bu oran yüzde 11’e gerilerken, siyahlarda yüzde 22’de. Siyahları yüzde 19’la hispanikler takip ediyor.

Yoksulluğun çoğu bölgede suç oranlarını da arttırdığı düşünülüyor. 2017’deki bir istatistik, toplumun yüzde 12’sini oluşturan siyahların, hapishane nüfusundaki payının yüzde 33 olduğunu ortaya koyuyor. Polis tarafından ilk müdahalede öldürülme oranında da siyahlar, nüfustaki paylarına oranla üst sırada.

Yine de, yapılan çalışmalar son 10 yılda bütün bu istatistiklerin iyiye gittiğini haber veriyor. Siyah hakları konusunda verilen mücadelenin bir meyvesi denebilir. Nitekim, ABD toplumunda ayrımcılar ve ırkçılar kadar bunun tadili için çalışanlar da sayıca kalabalık ve etkili kimseler.

En basitinden, İç Savaş’tan önce ABD Başkanı Abraham Lincoln’ün kölelerin çalıştırıldığı çiftliklere tebdili kıyafet içinde giderek onlara, “yakında özgür olacaksınız” dediği rivayet edilir.

Protesto fotoğraflarında çok sayıda siyah (ya da hispanik) polis memuru görmek mümkün, halkın ayaklandığı birçok şehirde yerel yöneticiler siyah.

Siyahları sokağa döken şey zaten istatistikî bilgilerden ziyade, George Floyd’un ölürken maruz kaldığı muameleyi canlı yayında seyretmiş olmalarıydı. Hayatta bir kez aşağılanmışsanız, bunu her zaman hatırlarsınız.

Nitekim birçok siyah Amerikalı için bu gelişmeler yeterli değil. Köleliğin izlerinin hâlen silinmemesinden, kurumsal ırkçılığın kendini göstermesinden şikayetçiler. Çeşitliliğin (diversity) hâlâ bir norm hâline gelmemesinden, beyaz Amerikalıların bütün köşe başlarını tutmaya devam etmelerinden dem vurmaktalar.

2008’de Barack Obama’nın tarihteki ilk siyah başkan olarak seçilmesi, özellikle yaşlı jenerasyonda, yani 1960’lardaki yurttaş hakları mücadelesini görenler için, bir hayalin gerçekleşmesiydi. “Yes We Can” sloganıyla seçimlerde Amerika’ya değişim umudu veren Obama’nın önemli meselelerde büyük değişimler yaratamamış olması ise, sıklıkla eleştirildi.

2014’teki “Black Lives Matter” (Siyah Hayatlar Önemlidir) hareketinin ortaya çıkışı, Obama döneminde yaşandı. Bir yıl sonraki geniş çaplı Ferguson olayları, yine bir polis memurunun siyah bir genci vurmasıyla patlak vermişti.

Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekirse, Obama döneminin hemen başında yaşanan küresel ekonomik kriz, uzun süre yönetimin elini kolunu bağladı. Seçimden kısa süre sonra Cumhuriyetçi Parti’de ortaya çıkan ve Tea Party denilen grup, siyaseti radikalleştirmeye çalıştı. Partinin önemli bir kısmı, muhalefeti tamamen Obama’nın ve demokratların kimliği ve elitliği üzerine kurdu, Fox News bu söylemleri taşradaki milyonlara taşıdı.

Bununla birlikte Amerika’nın eyalet sistemiyle yönetilmesi, bir bakıma başkanlık makamının etkisini sınırlıyor denebilir. Yerel yöneticiler, özellikle sosyal meselelerde daha etkin tavır alabiliyor, bir Amerikan vatandaşının Amerika deneyimini başlı başına değiştirebiliyorlar. Ancak yine de merkezdeki politikanın tonu, ülke genelindeki yaklaşımları ve algıları doğrudan etkiliyor.

Obama döneminin sonlarına doğru, Amerikan siyasetinde iki kutup çoktan belirmişti. İlki, Cumhuriyetçi Parti’yi ele geçiren, yukarıda da değindiğim, kutuplaşma yanlıları. İkincisi de Demokrat Parti’de yükselen progresif (ilerlemeci) rüzgâr.

Çok kabaca özetleyecek olursam, progresiflerin toplumsal değişimle ilgili argümanı şuna dayanıyor: Amerika’da iktidar on yıllardır WASP da denilen, Beyaz, Anglo-Sakson ve Protestan grubun (özellikle de erkeklerinin) elindeydi; dolayısıyla bunu geriletecek her türlü fikir, proje ve eylem, en iyi siyasettir ve ahlaki tercihtir.

Hollywood’daki, medyadaki ve iş dünyasındaki etnik, dinî ve kültürel çeşitlilik tartışmaları; ünlü, güç sahibi erkeklerin taciz ve tecavüzlerini ifşa eden MeToo hareketi gibi olaylar, bu progresif siyaset tartışmalarının son yıllardaki kazanımlarından.

Tabi progresifler alan kazandıkça, farklılığı savunmanın maliyeti de düşüyor. Şöyle düşünelim: 1997’de, o zamanın en ünlü ekran yüzlerinden Ellen DeGeneres’in lezbiyen olduğunu açıklaması, bir anda işinden gücünden olmasına yol açmıştı. Ekranlardan uzun süre uzak tutuldu. Oysa mesela Amerikan futbolu oyuncusu Colin Kaepernick’in maçlarda Amerikan milli marşı çalınırken siyahların hakları için diz çökme eylemi, onu hem medyada ön plana çıkardı hem de mesela spor ürünleri devi Nike, ona destek için sponsorluk teklifinde bulundu.

Progresiflere yönelik en ciddi eleştiri de, çoğu zaman onların savunduğu değerleri savunanlardan geliyor. Bu siyaset her şeyden önce bir farkındalığa dayanıyor. Buna özellikle gençler arasında, “wokeness” yani uyandırılmış olma adı veriliyor. Evvela beyaz adamın iktidarını fark etmek, akabinde de diğer ırkların ve cinsiyetlerin mücadelesini tanımak gerekiyor.

Bir süre önce Obama, bu grubun ahlakî üstünlük taslamasının kazanımlara zarar verdiğini ifade etti sözgelimi. Çünkü halkı ikna etmek ve verimli bir kamusal tartışma başlatmak yerine, çoğu zaman progresif figürler bir “bildiri” ya da “ahlakî çıta” ortaya koyup herkesten ona uymasını bekliyordu. Bu konudaki ifade özgürlüğü ve “politik doğruculuk” tartışmalarına bakmak kâfi.

Bugünkü protestolarda ve tartışmalarda da, bunun izlerini görmek mümkün.

Amerika’nın dünyanın geri kalanından bir farkı da, bana kalırsa burada. Hem güçlü bir toplumsal demokratik itiraz geçmişi var, hem de bu büyük, yakıcı meseleleri tartışabilecek olgunluğu.

Bu tartışmalar ya da protestolar her zaman daha iyiye götürmüyor. 1960’lardaki siyah hakları mücadelesi, anayasal bir kazanım elde etti belki fakat hemen akabinde Richard Nixon’ın “düzen” vaadiyle seçimi kazanmasına ve otoriter muhafazakâr kanadın güçlenmesine yol açtı.

Bununla birlikte yeni kazanımlar için her zaman mücadele yolunun açık olduğu da görüldü. Amerika, Nixon’ı koltuğundan eden, Watergate skandalının patlak vermesini sağlayan bir medyaya da sahipti.

Geçen gün The Atlantic’te Anne Applebaum imzalı bir makalede de dediği gibi; Amerika’da kendi mahallenizin iktidarına itiraz ettiğinizde, belki bir takım problemler yaşıyorsunuz, sosyal çevrenizle başınız derde girebiliyor, artık partilere davet edilmiyorsunuz; fakat başka ülkelerdeki gibi canınızı ve malınızı kaybetme, hapse atılma ya da hayattan tecrit edilmeyle de tehdit edilmiyorsunuz.

Protestolarda illa ki gözünüze çarpmıştır, kalabalığın önünde diz çöküp onları dinleyen polis şefleri, çabucak harekete geçen savcılar, aklıselim yerel yöneticiler…

Yani Amerika kendi problemleriyle baş edebilir. Ya biz ne yapacağız?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin