Alternatif evrende bir Gezi Parkı hikâyesi

YORUM | YAVUZ ALTUN

“Evet sevgili izleyiciler çok önemli bir son dakika gelişmesi için yayınımıza ara verdik. 10 yıldan uzun süredir iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi lideri Recep Tayyip Erdoğan, hükümetten istifa ettiklerini ve erken seçime gidileceğini duyurdu. İstanbul Gezi Parkı’nda başlayan ve tüm ülkeye yayılan protestoların ardından Erdoğan hükümetine istifa etmesi yönünde baskı vardı. AK Parti genel merkezinden yapılan açıklamada, toplumun sesine kulak vermenin en doğru tavır olduğu vurgulandı.”

Böyle bir haber bülteni hiç okunmadı elbette. 8 yıl önce bugünlerde Gezi Parkı olayları büyümüş, insanlar hıncahınç sokakları doldurmuşken, dönemin Başbakanı Erdoğan bunun “uluslararası bir komplo” olduğunu iddia etmekle meşguldü. “Yedirmeyiz!” sloganları eşliğinde kısa sürede partililerini örgütledi, Gezi Parkı protestolarını şeytanlaştırmak için her şeyi yaptı. Polis müdahalesi sırasında hayatını kaybedenler, sakat kalanlar, yaralananlar olduğu hâlde çıkıp “Polisimiz destan yazdı,” bile dedi. Taksim’i bir “savaş alanı” olarak görüp dün de Taksim Camii’nin açılışı üzerinden kendince “fetih turu” attı.

Erdoğan gerçekten de bir takım “karanlık güçlerin” kendi iktidarını sonlandırmak için bir araya geldiğine, Batılı devletlerin de bu “şer ittifakına” destek verdiğine yürekten inanıyor olabilir mi? Bu sorunun gerçek cevabını muhtemelen hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Bütün varlığını bu “beka oyununa” yatırdığı için, ömrünün sonuna kadar bu “performansı” sürdürecek. Tabanına sürekli “kafirlerden”, “Türkiye’nin kalkınmasını istemeyen dış güçlerden”, “onların yerli işbirlikçilerinden” bahsedip duracak. Böylece kendini bir “kurtarıcı” olarak gösterecek, bu sayede kazandığı gücü, iktidarı, makam ve mansıbı da “doğru ittifaklarla” paylaşmaya devam ettiği sürece, “kazanacak”.

Bir diğer cevabı meçhul soru da şu: Erdoğan hep mi böyleydi, yoksa iktidar mı onu bu hâle getirdi? Yakınında bulunmuş, onunla çeşitli saiklerle muhatap olmuş kişilerin anlatımlarından benim çıkardığım sonuç şöyle: 2007’deki halk desteğinden ve 2008’deki kapatma davasını bertaraf ettikten sonra artık bir politikacı değil “tarihî bir figür” olarak kendini konumlandırıp iktidarı hiç bırakmama planlarını yapmaya başladı Erdoğan. 2010 referandumu ve 2011 seçimleri, özgüvenini perçinledi. “One minute” hadisesi ve akabinde Suriye iç savaşı, uluslararası “kirli işlere” girmesinin önünü açtı ve 2013’te yaşanan olaylar (Gezi Parkı, 17-25 Aralık) iktidarını kaybetme korkusunu körükleyerek, daha acımasız ve fütursuz davranmasına sebep oldu. (Bazı anlatıların, Erdoğan’ın belediye başkanlığı döneminde bile servet biriktirerek “gelecekteki iktidarı satın alma” planları yaptığını not edelim yine de.)

Meşhur Wikileaks belgelerinde Erdoğan için bir yakınının şöyle bir ifadesi vardı: “Tayyip Bey, Allah’a inanır ama güvenmez.” Bunu onun “milletle” ilişkisine de uyarlamak mümkün. Geniş halk desteğinin, emellerine ulaşmak için en önemli unsur olduğunun farkında ve fakat halka pek güvenmez. Bu sebeple de, onları “manipüle” ederek hedefine ulaşmanın yollarını araştırıp bulmuştur. 2013 ve sonrasındaki yıllarda, Türkiye ekonomisi görece iyi durumda, dünyanın gözünde de Erdoğan’ın kredisi hâlen yüksekti. Aradan geçen 8 yılda kişi başına düşen gelir 12,600 dolar civarından 7,700 dolara geriledi. Artık “güvenilir” yatırımcılardan para bulmakta zorlanan, kaynak aramak için yüzünü Çin’e ve ülkenin hayrına olmayacak kısa vadeli “kötü” yatırımcılara dönen bir iktidar var.

Evet, Erdoğan belki iktidardan olmadı ve Gezi Parkı protestolarını “atlatmayı” başardı fakat ülkeye kaybettirdikleri ortada. Sadece ekonomik etkiler de değil, toplumsal kutuplaşmanın onarılmaz boyutlara ulaşması, belki milyonlarca insanın geleceğini ipotek altına alacak şekilde yapısal bozulmalara yol açması, ülkenin “kara gün parasını” (128 milyar dolar nerede?) ve dahi uluslararası “itibarını” bozuk para gibi harcaması, verdiği en büyük zararlardan. Toplumun kendine oy veren kesimini bir illüzyonun içine hapsetti, diğer bölümünü ise umutsuz ve hayal kırıklığı içinde bıraktı. Pek çoklarının Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ya da Türkiye kimliği ile sağlıklı bir ilişki kurmasını bile neredeyse imkânsız hâle getirdi.

Ne uğruna? İktidarda kalmak uğruna. Emin olun başka hiçbir şey değil. Yani Türkiye’yi alıp bir noktadan bir noktaya götürme vizyonu filan yok ortada. 2023 hedefleri denilenler muğlak bir takım süslü laflar. Bugün ortalama bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı aylık-yıllık geliriyle muadili ülkelerdeki insanların yarısı kadar bile müreffeh bir hayat süremiyor. Dünyayla rekabet edebilecek kıvamda eğitim alamıyor. Sosyal, kültürel zenginlik üretecek, geleceğe yönelik planlar yapacak, toplumsal hayatı çeşitlendirecek ne maddi ne de manevi araç gereçlere sahip. Eskiden “orta gelir tuzağına dikkat” denirdi. Bütün o “geri kalmışlık” tuzaklarına düşüldü ve ülke patinaj çekmekten, hatta belki daha da kötüye gitmekten başka bir şey yapamıyor.

Bütün bunlar Erdoğan ve AKP gitse düzelir mi? Emin olun birçoğu düzelir. Evet, ülkenin kendine has başka problemleri yine kendi gündemlerini dayatacaktır zaman içinde ama en azından ciddi bir rahatlama da olacaktır. Çünkü uluslararası düzen her ne kadar Erdoğan’a örtülü biçimde destek olsa da, küresel finans dünyası, küresel üretim ve tüketim ağları Türkiye’ye adı konulmamış bir “çevreleme” uyguluyor. Erdoğan’sız bir Türkiye yeniden önünde fırsatlar bulacaktır ve eğer yerine gelenler akıllıca davranırsa, en azından bazı problemler kökleşmeden çözüme kavuşacaktır.

Ama keşke 2013’te, Gezi Parkı protestolarından sonra, “10 yıllık iktidar bizi yıpratmış olabilir,” diyerek çekilseydi ve Türkiye bu sekiz yılını hatta belki daha fazlasını kaybetmeseydi. Yerine gelenler daha iyi mi olurdu? Hiç teferruata girmeye gerek yok. Değişim, gerekliydi ve yeterliydi. Şairin “ayrılık da sevdaya dâhil” dediği gibi, güç sahibi kimselerin zamanı gelince çekilmeyi bilebilmeleri de, “liderlik sanatının” önemli bir cüzü. Bazen insanlar kendilerini o kadar önemli görüyor ki, hele onca sene etrafında dalkavuklar, “uçuran müritler” dolaşıp durunca, “Ben gidersem, her şey yıkılır” diye düşünüyor. Bu hissiyat bazen bir şirketin yöneticisinde, bazen bir futbol takımının teknik direktöründe, bazen basit bir derneğin başkanında bile bulunabiliyor.

Bazı taşların yerinden oynaması, evet, kısa vadede bir sarsıntı meydana getirebilir. Kolay değil, alışkanlıklar var. Yeni gelenler tam adapte de olamayabilir. Ama uzun vadede yenilik çoğu zaman hayırlıdır. Başka hikâyelerin de olduğunu bilmek, farklılıkları ortaya çıkarır. Kenarda duran insanlar da bazı şeylere meselelere verir. Aksi hâlde yıllar çarçur ediliyor, kayıplar katlanıyor ve belki de yeni nesiller, yeni potansiyeller bu umutsuzluk buhranı içinde, seslerini duyuramayarak kaybolup gidiyor. Yazık.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin