AKP, Türk sağını dönüştürme şansını nasıl tepti?

YORUM | YAVUZ ALTUN

2008 yılından bir gazete haberi: “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ermenistan’a gidiyor.”

Türkiye ile Ermenistan arasında oynanacak Dünya Kupası grup eleme maçını izlemek için Gül, dönemin Dışişleri Bakanı Ali Babacan’la birlikte Erivan’a ziyaret gerçekleştirmişti. Davet, devrin Ermeni Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’dan gelmiş, Gül de bu davete icabet edeceğini ofisinden yapılan kısa bir açıklamayla teyit etmişti.

Açıklama dikkatli bir diplomatik dile sahipti ama olumlu da bir havası vardı:

“Sözkonusu maçın ortak tarihi olan iki halkın yakınlaşmasının önünü tıkayan unsurların ortadan kaldırılmasına ve yeni bir zemin hazırlanmasına vesile teşkil edeceğine inanılmaktadır. Bu ziyaretin iki ülke halklarının birbirlerini daha iyi anlamaları için bir fırsat oluşturacağı ümit edilmektedir.”

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Haberin sonunda ilginç bir detay da var: AKP milletvekilleri bu ziyarete katılabilmek için genel merkezden izin istiyor fakat dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, vekillere gitmeyin talimatı veriyor.

O dönem bu ziyarete karşı çıkanlardan biri de CHP’nin başındaki Deniz Baykal’dı. Baykal, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin “sınırlı” tutulması gerektiğini 3 sebeple izah ediyordu.

1) Türkiye’nin toprak bütünlüğü Ermenistan tarafından kabul edilmiş değil.

2) Türkiye’ye karşı soykırım iddiasını Ermenistan bütün olanaklarıyla destekliyor.

3) Ermenistan, Azerbaycan topraklarını, Yukarı Karabağ’ı işgal etti, bu işgal fiilen devam ediyor.

Bugün Baykal iktidarda değil ama fikirleri iktidarda!

Cumhurbaşkanı Gül, yine de gidiyor Ermenistan’a. Dünya basınının da ilgisini çeken, bölge adına önemli bir gelişme. Hiçbir şey olmasa bile, “yeni bir adım”. Nitekim Ermeni Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın sözleri de bu iyi niyetin yansıması: “Bu sorunları biz çözeceğiz ve gelecek nesillere bırakmayacağız.”

Daha sonra bu kez Sarkisyan Bursa’ya ikinci maçı izlemeye geliyor. Yine Abdullah Gül’le bir arada poz veriyorlar.

Ziyaret Türkiye’de özellikle ulusalcı muhalefet tarafından ciddi eleştiri almaya devam etti. O kadar ki, Başbakan Erdoğan topa girme ihtiyacı hissetti. 4 Ekim 2008 tarihli haberde şu sözleri sarf etti:

“Tabii ki orada maç arası, maç sonrası bir şeyler de belki aralarında görüşülecektir. Ama biz kendimize inanıyorsak, düşüncelerimize inanıyorsak, yaptığımız siyasete inanıyorsak, bizim bu tür buluşmalardan, bu tür masadan kaçmamızın hiçbir anlamı yok diye düşünüyorum.”

Gelgelelim, 2015’te “Cumhurbaşkanlığı sofrası” adı verilen bir toplantıda Mustafa Armağan, Erdoğan’ın bu ziyareti tasvip etmediği intibaı edinen bir konuşma yaptığını aktardı. Armağan’a göre bu ziyaret “yumuşak politika” kapsamına giriyormuş.

AKP’nin ilk 10 yılında kendi şartlarında uygulamaya çalıştığı “komşularla sıfır sorun” politikası, birçok yönden heyecan uyandırıcı bir gelişmeydi. Yumuşak güç kavramı popülerdi o zamanlar.

2002 öncesinde Türkiye’nin komşularıyla ciddi problemleri vardı. Suriye ve Irak’la arada PKK kaynaklı sorunlar çıkmıştı. İran, ülkedeki “irticai faaliyetlerin” sponsoru olarak görülüyordu. Azerbaycan’la (ve diğer Türkî cumhuriyetlerle) Türklük üzerinden bir bağ kurulmuştu ama Rusya’nın etkisinden çekiniliyordu. Ermenistan’a bakış, yukarıda Baykal’ın ifade ettiği çerçevedeydi. Yunanistan, ezelî düşmandı.

Turgut Özal’ın özellikle ABD’yle geliştirdiği yakın ilişkinin ülke içinde dönüştürücü etkisi olacağından çekinilmiş, yeniden “Misak-ı Milli sınırları bize yeter, biz kimseyle görüşmeyelim, kimse de bizimle görüşmesin” ürkekliğine dönülmüştü.

Bu hesaplanmış ürkekliğin arka planında da “dört tarafı düşmanlarla çevrili” bir Türkiye efsanesi yaratılmış, eğitim sisteminden medyaya, çeşitli kanallarla topluma boca ediliyordu.

Dolayısıyla AKP’nin ilk dönemdeki pro-aktif dış politikası, sadece uluslararası dengeleri değil aynı zamanda ülke içindeki “efsaneleri” de tersyüz edebilirdi. Aslına bakarsanız bu yönde kamuoyu da oluşturabilmişti.

Kıbrıs’ın birleşmesi yönünde diplomasi yürütülmüş, Suriye’yle ortak bakanlar kurulu toplantısı gerçekleştirilmiş, yıllarca ihmal edilen Afrika’ya diplomat çıkarması yapılmış, Avrupa Birliği üyeliğine hiç olmadığı kadar yaklaşılmıştı.

Peki, ne oldu da bugünlere geldik?

Bugünlere geliş hikâyesinde tek bir sebep saymak, hayatın olağan akışına ters. Türkiye’nin “komşularla sıfır sorun” politikasından çıkıp her komşusuyla ayrı ayrı problem yaşayan bir ülkeye dönüştüğü bu yolda birçok farklı şey oldu.

İç politikada alan kaybettikçe, otoriterleşme ihtiyacı arttı. Bununla birlikte önce “one minute” efsanesi, sonra da Arap Baharı ile bölgede “liderlik” gibi bir hayale kapılındı.

Bugünden bakınca bu hayalin kendisine ayrı, altının ne kadar da boş olduğuna ayrı üzülüyor insan. Yukarıda da bahsetmiştim, Türk hariciyesi hiçbir zaman bölgesel liderlik gibi bir vizyona sahip olmadı. Bu sebeple de, buna uygun personel yetiştirme, çalışma yapma ihtiyacı hissetmedi.

AKP’nin ilk 10 yıllık döneminde bu yönde bir adım atıldı mı? Hayır. Bürokraside eskileri dengelemek maksadıyla yeni alımlar yapıldı ama ABD ve AB ülkelerindeki diplomasi hamlelerinde bile Gülen Cemaati gibi aktörlere yaslanacak kadar “yetersizdi” Türk dışişleri.

Nitekim, 2011’de başlayan Suriye iç savaşıyla ilgili “saha istihbaratının” da çoğu zaman İHH çalışanlarından geldiği yönünde dedikodular dolaşmaya başladı. Zamanla İHH gibi yardım kuruluşlarının “Erdoğan rejiminin” aparatları olmaya hevesli oldukları da farklı ülkelerin istihbarat raporlarına yansıdı. Suriye’deki cihatçı militan gruplar, bugün Türk diplomasisinin “en önemli” unsurları hâline geldi.

ABD’nin savaş gemisi gönderdiği, Fransa’nın donanmasıyla kalkıp geldiği Doğu Akdeniz macerasının, kıymetleri kendinden menkul iki denizci paşanın aklından çıkması da, bu yetersizliğin bir kanıtı adeta. Cihat Yaycı ve Cem Gürdeniz’in sorunları haklı ya da haksız olmaları değil, vizyonlarının bir hayli dar olması. İsteyenler, TV ekranlarında kendilerini dinleyebilir.

Bir zamanlar SETA’da üç beş kaynak tarayıp rapor yazan kim varsa, bugün dışişlerinde ya da ilgili bakanlıklarda “uzman” olarak görev yapıyor muhtemelen.

Bugünlerde en çok “İnsansız Hava Araçları” (İHA) ile övünmemizin bir başka sebebi de, “insanlı diplomatik hamlelerin” olağanüstü başarısızlığı bana kalırsa.

Dış politikada atılan büyük adımların devamı getirilemediği ve getirilemeyeceği için, bu maceraların uzun vadede Türkiye’ye etkileri üzerinde konuşmak daha makul olur kanaatindeyim. Çünkü hava her an değişebilir, bugün dost olanlar yarın düşman, düşman olanlar da dost olabilir.

AKP, Türk sağının içinden çıkmış ve onu dönüştürme potansiyeline sahip bir partiydi. Türk sağı dediğimiz kitle, kabaca “yeni yeni şehirlileşen” muhafazakar ve milliyetçi bir topluluk. Belirli bir yaşın üzerindekiler, “eski rejim propagandası” ile büyüdü. Eski Türkiye refleksleri veren, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” hikâyesiyle büyüyen, komplocu ve paranoyak bir devletin propagandasına maruz kalan bu kitle, AKP’nin “yeni hikâyesi” ile kendini kurtarabilirdi.

2002 ile 2013 arasında AKP, kemikleşmiş pek çok hurafeye karşı adımlar attı. Sadece dış politikada da değil üstelik. Kürt meselesinde PKK ile masaya oturacak kadar ileri gitti. “Dersim özrü” her ne kadar CHP’yi açıkta bırakmak için yapılmışsa da, toplumda “Dersim’de ne olmuş ki?” sorusunu sormaya vesile oldu. AKP’li yöneticilerin en üst perdeden ezber bozan çıkışlar yapması, hitap ettikleri Türk, Sünni ve orta yaş üstü kitlede yılların zehirli birikimini kırabilirdi.

12 Eylül 2010’daki referandumdan az evvel memlekete ziyarete gittiğimde, babaannemin seyrettiği “yandaş medya” sayesinde 1980 darbesinden sonra Diyarbakır hapishanelerinde Kürtlere yapılanları duyup, “Neler etmişler, ne kadar yazık!” demesini hiç unutamıyorum mesela. O güne kadar hiç duymadığı şeylerdi bunlar muhtemelen.

Erdoğan ve partisi tabanının dini ve milli duygularını istismar etmek yerine, tabanına gerçekten liderlik edebilselerdi, bugün çok farklı bir Türkiye görebilirdik. Hiç olmazsa, Cumhuriyet’ten bu yana hamasetle, aşırı milliyetçilik ve devletçilikle yoğrulmuş bir toplum, azıcık daha nefes alırdı.

Onun yerine “her ne olursa olsun iktidarda kalalım” yoluna girildi. Zamanla o boşlukların dolacağı, “yetersiz kadroların” yerine birikimli insanların yetişeceği zannedildi. Oysa iktidar için toplumun üstüne gerilen “propaganda” ağı, tıpkı Fahrettin Altun’un İletişim Başkanlığı’nın sosyal medya videoları gibi, Türkiye’yi gerçeklikten koparmaktan başka işe yaramıyor.

Bugün ulusalcı hamasetle, İslamcı hamaset maalesef el ele verdi ve toplumu zehirliyor. Olaylar nereye gider bilemiyorum ama aykırı sesler çıkıp bu mutabakat hâlindeki illüzyonu kırmazsa, gelecek nesillere yazık olacak.

Nitekim bu politikaların etkilerini bugün Azerbaycan’la Ermenistan arasında yükselen tansiyona Türkiye’de verilen tepkilere bakarak görmek mümkün…

2 YORUMLAR

  1. Bu güzel yazı için teşekkürler Sayın Altun,
    AKP, AK Parti dönemindeyken çok güzel işler yaptı. Yaptığı en güzel işlerden biri, bu milletten bazı şeylerin gizlendiğini, bazı kahraman bildiklerinin hain ve yaptıklarının zararlı, hain bildiklerinin kahraman ve yaptıklarının yararlı olabileceğini gösterdi.

    Yaklaşık son 10 yıldır, önceki yaptığı güzel işlerin neticesini hala ayakta kalarak görüyor.

    Soru sorabileceğini öğretti. Babannelere de soru sordurabildi. Soru sorabilmek öylesi güzel bir anahtar ki, eğer petrol çıkarılan kuyuya çıkmaması için beton döktükleri gibi soru sorabilmenin üstüne örttükleri ağır perdeyi kaldırabilirsek, AKP, yerini yeni AK Partilere bırakabilir…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin