Kum Saati programında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye dosyaları, kararların uygulanmaması ve iç hukuk yollarının etkisizliği tartışıldı.
TR724 ekranında yayınlanan programda, Abdülhamit Bilici ve siyaset bilimci Prof. Mehmet Efe Çaman’ın konuğu hukukçu Hakan Kaplankaya oldu. Programda ilk olarak AİHM’deki Türkiye kaynaklı dosya yoğunluğu ele alındı. Hakan Kaplankaya, mahkemede bekleyen yaklaşık 55 bin 600 başvurunun 20 bin 900 kadarının Türkiye’den geldiğini, bunun da toplam başvuruların yaklaşık yüzde 37,6’sına karşılık geldiğini belirtti. Bu tablonun temel nedeninin Türkiye’deki ağır ve yaygın hukuksuzluklar olduğunu söyledi. Ona göre özellikle cemaat bağlantısı, iltisak veya irtibat iddiasıyla açılan davalar bireysel olmaktan çıkmış durumda; on binlerce insanı etkileyen, gruba yönelen sistemik bir sorun söz konusu. Mehmet Efe Çaman da bunun münferit bir prosedür hatası değil, doğrudan sistemik ve sistematik insan hakları ihlali anlamına geldiğini vurguladı.
Tartışmanın önemli başlıklarından biri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin neden Türkiye için “iç hukuk etkisizdir, doğrudan başvuru yolu açılsın” yönünde açık bir çizgiye geçmediği sorusu oldu. Hakan Kaplankaya, bunun AİHM sisteminin doğasıyla ilgili olduğunu vurguladı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, ilk derece mahkemesi gibi çalışmak üzere kurulmadığını, bu yüzden iç hukuk yollarının tüketilmesi ilkesinin sistemin temel unsurlarından biri olduğunu anlattı. Mahkemenin, iç hukukun tamamen etkisiz hale geldiğini açık biçimde ilan etmesinin sistemi zorlayacağını, hatta mahkemeyi kilitleyebileceğini ifade etti. Buna rağmen Avrupa kurumlarının Türkiye’ye karşı zaman zaman fazla temkinli davrandığını, bunda Türkiye’nin Avrupa Konseyi içindeki siyasi ağırlığının ve kurucu üye olmasının da etkili olabileceğini söyledi.
“Uygulamıyorum” demiyor; tam tersine “uyguluyorum” diyererk…
Programda daha sonra AİHM kararlarının neden yeterli sonuç üretemediği konusu tartışıldı. Hakan Kaplankaya’ya göre Türkiye, bu kararları açıkça “uygulamıyorum” demiyor; tam tersine “uyguluyorum” diyerek yeni dosyalar ve yeni hukuki manevralarla aynı sonucu fiilen sürdürüyor. Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş dosyalarında da benzer bir yöntem izlendiğini söyledi. Kavala davasında beraat kararı verildikten sonra yeni dosyalar üzerinden tutukluluğun sürdürülmesi buna örnek gösterildi. Kaplankaya, Bakanlar Komitesi’nin Kavala kararında en yüksek düzeyde tepki gösterdiğini, ihlal prosedürü başlatıldığını, ancak bundan sonrasının artık siyasi yaptırım alanına girdiğini belirtti. Bu aşamadan sonra üyelik haklarının askıya alınması gibi daha sert adımların gündeme gelebileceğini, fakat Avrupa’nın Türkiye’yi tümüyle koparmak istemediğini söyledi.
Gözler 5 Mayıs’ta
Yalçınkaya kararı ve Yasak davası da programın merkezindeki başlıklardan biri oldu. Kaplankaya, Yalçınkaya kararının hukuken çok güçlü bir karar olduğunu, “tuzak” ya da “olumsuz” bir karar gibi yorumların temelsiz olduğunu kaydetti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu kararla bir ihlal tespiti yaptığını, bunun çok önemli olduğunu vurguladı. Ancak Türkiye’de Yüksel Yalçınkaya hakkında yeniden yargılama açılmasına rağmen ilk derece mahkemesinin yeniden mahkûmiyet kararı verdiğini, üstelik henüz kesinleşmemiş Yasak kararına atıf yaptığını anlattı. Ona göre bu durum, Yasak dosyasının Büyük Daire’ye taşınmasında etkili olmuş olabilir. 5 Mayıs’ta açıklanması beklenen Yasak kararının iyi çıkmasını beklediğini söyleyen Kaya, bu kararın olumlu olması halinde Yalçınkaya içtihadını güçlendireceğini ifade etti.
Programda Yasak kararının içeriği de ayrıntılı biçimde değerlendirildi. Kaya, bu dosyada kişiye doğrudan soru çalma gibi bir suç isnadı bulunmadığını, buna rağmen kod isim kullanımı ve cemaat içindeki faaliyetler üzerinden olumsuz değerlendirme yapıldığını söyledi. Avrupa’daki bazı hakimlerin “kod isim kullanıldıysa demek ki suç bilinci vardır” şeklinde bir bakış geliştirdiğini, bunun da tehlikeli olduğunu belirtti. Oysa dini ya da sosyal bir topluluğun içinde faaliyet yürütmenin, insanları davet etmenin veya etki alanını genişletmeye çalışmanın, suçla bağlantısı kurulmadıkça dini özgürlük kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Bu nedenle Yasak dosyasındaki ikinci daire kararını “çok kötü” olarak niteledi ve Büyük Daire’den çıkacak olumlu bir kararın mağdurlar açısından kritik olacağını söyledi.
Çaman: Ortak bir kamuoyu baskısı şart
Mehmet Efe Çaman ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması meselesinin artık doğrudan diplomasi ve siyaset alanına geçtiğine işaret etti. Avrupa Birliği ile Avrupa Konseyi’nin ayrı yapılar olduğunu, Avrupa Birliği hukukunun daha bağlayıcı ve yaptırım gücü yüksek mekanizmalar içerdiğini, Avrupa Konseyi’nin ise bu kadar güçlü araçlara sahip olmadığını anlattı. Buna rağmen Türkiye’de her gün sistematik insan hakları ihlalleri yaşanırken daha güçlü bir siyasi irade ortaya konması gerektiğini savundu. Türkiye’ye üyelik haklarının askıya alınması gibi daha ciddi yaptırımlar uygulanmamasının, Avrupa kurumlarının inandırıcılığına zarar verdiğini söyledi. Ayrıca KHK mağdurlarının ve geniş muhalefet çevrelerinin ortak bir kamuoyu baskısı üretmesinin zorunlu olduğunu, Avrupa’daki algının ancak böyle değiştirilebileceğini belirtti.
Programın son bölümünde kısa süreyle dış politika başlıklarına da değinildi. İran ile ABD arasında Pakistan’da yürütülen görüşmeler ve NATO tartışmaları da ele alındı. Mehmet Efe Çaman, Pakistan’daki görüşmelere üst düzey isimlerin katılmasının bir ön anlaşma zemini oluştuğunu düşündürdüğünü söyledi. NATO tartışmasında ise Amerika’nın ittifaktan çıkmasının gerçekçi görünmediğini, daha olası senaryonun Türkiye’nin NATO içinde işlevsizleştirilmesi ya da baypas edilmesi olabileceğini ifade etti. Hakan Kaplan Kaya ise bu başlıkta yorum yapmaktan kaçındı ve alanın çok belirsiz olduğunu söyledi.