17 Aralık 2013 ve otoriterleşen Türkiye

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

17 Aralık 2013 tarihinden bu yana altı yıl geçti. Bu süre içinde gelişmekte olan bir demokrasinin çöküşüne tanık olduk. 2013 yılına kadar devletin çeşitli birimlerinde meydana gelen çürümenin nasıl habisleştiğini ve var olan yapıyı nasıl iflah olmaz bir biçimde sardığını gördük. Ekonomiden insan haklarına, akademiden yargıya, medyadan eğitime, Türkiye’deki en kritik alanların bu çöküşün etkisiyle sıfırlandığını biliyoruz. Sıfırlanmak! Sanırım 17 Aralık 2013 tarihinden sonra internete düşen ve dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’la oğlu Bilal Erdoğan arasında geçen telefon konuşmasında kullanıldığından bu yana, sıfırlamak kavramı daha dip bir anlam kazandı.

Erdoğan’ın oğluna “paraları sıfırladın mı?” diye sorması, oğlu Bilal’in ona “henüz sıfırlayamadık babacığım!” diye yanıt vermesi, efsaneleşti. İnanın bu efsanenin bir sembol olarak ileride bu dönemi anlatan tarih kitaplarında yer aldığını göreceğiz. 17 Aralık sonrasında bir türlü sıfırlanamayan milyarlar, devletin tümüyle sıfırlanmasıyla, yani sıfırı tüketerek dibe vurmasıyla sonuçlandı. Bugün o sıfırlanan devletin, daha da eksiye geçerek düşüşüne tanıklık ederken, yeni bir 17 Aralık yazısı çerçevesinde gelin neler oldu, özellikle politik sistem bakımından değerlendirmeye çalışalım.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️

17 Aralık Erdoğan’ın sadece imajını değil, pazarlık gücünü de sıfırladı. 17 Aralık öncesinde iyi kötü hala demokrasi ve insan haklarını iyileştirmede kısmen umut vaat eden bir AKP vardı. Şimdi sol cenahtaki dostlarım hemen itiraz etmesin ve önce düşünsünler. AKP ve Erdoğan, 2002’de iktidara geldiğinde, Türkiye Avrupa Birliği uyum sürecinde yavaş ilerleyen bir ülkeydi. 1999’daki Helsinki Zirvesi’nde Kopenhag Ölçütlerine uyacağını deklare eden Ankara, idam cezasını kaldırmak gibi önemli temel adımları atmış da olsa, özellikle azınlık hakları ve derin demokratikleşme reformları konusunda son derece çekimser ve ağırdan hareket ediyordu. AKP iktidarı, AB sürecine sahip çıkarak bunu değiştirdi. Türkiye hızlı bir biçimde AB müktesebatını kendi yasalarına adapte etmeye başladı. İşte 17 Aralık 2013’lere kadar süren bu süreç, bugün tümüyle geriye çevrilmiş durumda. Hatta Türkiye demokrasisi 2002’de AKP’nin iktidara geldiğinde başladığı yerin çok daha gerisinde. Bu geri gidiş, şöyle oldu. 2013’lere kadar demokratikleşme yavaşladı, ama geriye gidiş başlamamıştı. Gezi ve 17 Aralık sonrasında, ciddi bir serbest düşüş başladı. 15 Temmuz’a kadar devletin mimarisi tahrip oldu. 15 Temmuz’dan sonra toplumun biyokimyası bozuldu. Yani çürüme devleti toptan kapsama alanına aldı. Ve sonunca toplumsal kılcal damarlara varıncaya kadar, yapısal ve beşeri tüm alanları etkisine aldı. Bunu bir kanser olarak nitelersek, metastazlar mikro-hücresel düzeylere kadar indi. Erdoğan’ın pazarlık gücü derken, daha önce “Kemalist derin devlete” direnen bir profil çizen Erdoğan’ın, 17 Aralık’tan sonra bu direnme gücünün tükenmesini kast ediyorum. Her ne kadar moral üstünlüğü çok önceden, yolsuzluklara bulaşınca, elinden kaçırmış da olsa, bu durum 17 Aralık 2013’te ifşa olup ortalığa saçılınca, dışarıdan algılandığı ölçüde “moral üstünlük” Erdoğan ve AKP’nin elinden gitti. Ergenekon diye özetleyebileceğimiz Kemalist derin yapılar, Erdoğan ve AKP üzerinde etkin konuma ulaştı. Özellikle 17 Aralık sonrasında patlayan yolsuzluklar kanalizasyonundan dolayı büyük oy kaybına uğrayan AKP, bir de bu süreçte HDP’nin ülke ulusal barajını aşarak önemli bir sayıda parlamentoya girişiyle birlikte, MHP ve diğer nasyonalist odakların (ulu-sol ve Avrasyacılar) yörüngesine girdi. Çünkü iktidarı kaybetmemek için tek yol buydu.

Böylelikle, yolsuzluklarla beraber peyda olan kanserli yapı, ülkeyi geometrik hızla sararak, bugünkü korkunç politik, ekonomik, sosyal ve etik dibe vuruşu beraberinde getirdi. Erdoğan ve yakın çevresi, iktidar kaybının Yüce Divan ve dolayısıyla da demir parmaklıklar arkasına düşmek manasına geleceğini görmüşlerdi. Hukuk, can düşmanlarıydı bu nedenle! İşte 17 Aralık 2013’le Erdoğan, siyaset ve bürokrasideki kullarıyla birlikte yargı sürecine müdahil olurken, “paralel devlet” ve “uluslararası operasyon” gibi güvenlikleştirici kavramları kullanarak, güçler ayrılığını bitirdi. Yargının fethi böylece gerçekleşmiş oldu. Dolayısıyla hukukun zorlayıcılığını sağlayan kolluk gücü, başta polis ve jandarma, ötesinde istihbarat birimleri, yürütmenin (iktidarın) kontrolüne girdi. Yargısal süreçlerde polisin mahkemelerin (yargının) emrinde olması ve yürütmenin (siyasi iktidarın) bu sürece müdahil olamayacağı gerçeği, anayasayı ihlal ederek, ortadan kaldırıldı.

Bunlar olurken, Ergenekoncular apar topar hapisten çıkartıldı. “Orduya kumpas” çarkıyla beraber, AKP daha önce vesayetin ortadan kaldırılmasında baş aktörken, şimdi artık vesayet odaklarının güdümüne, hatta kontrolü altına girmişti. Tek amaçları, Erdoğan ve yakın çevresini korumaktı. Bu süreç başlayınca, AKP’deki ağır topların kimyası da bozuldu. Sadakatle şahsiyetin çatışmasını elbette ikincisi kazanamayacaktı. İslamcı kolektif aidiyetlerin bireyselliğe üstünlüğü, soldaki gibi “merkez otoriteye” itiraz mekanizmasını gündeme getiremezdi. Kol kırılır yen içinde türü bir tutumla, Arınç, Davutoğlu ve Gül başta, bu yolsuzluklara ve gidişata sempatik bakmayan kim varsa, durumu kabullenmeyi seçti böylece. Artık İslamcılık, Türk nasyonalizminin yıkayıcı-aklayıcı gücünü de arkasına alarak, zamanında kafa tuttukları odakların ne kadar kirli planı varsa, onların yılmaz ve istekli savunucuları oldular. Kürtleri sattılar ve Hendek Savaşları denen alçak sivil katliamlarını gerçekleştirdiler. Böylece Barış Süreci’ni oldum olası bitirmek isteyen Ergenekoncu derin devletçi yapılar, CHP’deki ulusalcılar, MHP ve diğer nasyonalist kesimlerin istedikleri oldu. Bahçeli bu sayede daha önce “17 Aralık’ın hesabını sormaya ve “Erdoğan’ı Yüce Divan’a göndermeye” ant içerken, bir anda sıkı bir Erdoğan destekçisi oluverdi. Perinçekler, CHP’deki ulusalcı kesim ve diğer müttefikler, daha önce eleştirdikleri AKP’nin bu “yola gelmiş” şeklinden pek memnundular doğrusu. Bu nedenle “paralel devlet” söyleminin ipine tutunmak ödününü vermekte beis görmediler. Bilakis, ileride bakarız icabına türü bir ertelemeyle, önce devleti “kurtarmak” sonra AKP’nin icabına bakmak türü bir stratejiye yöneldiler. Gerçekçiydi esasında bu yaklaşım.

15 Temmuz: final! 15 Temmuz’la beraber, istedikleri dönüşümün daha da hızlandırılması için düğmeye bastılar. Kimler bunu yaptı falan bunu şu an için bir kenara bırakalım. Çünkü spekülatif olur. Sonuçta şuna bakmalı. Bir cinayet işlendiğinde, dedektifler araştırmaya “motifleri inceleyerek” başlıyor. Yani, bundan kim bir yarar sağladı sorusu sorulmalı. Bu yarar güç/iktidar eksenli ya da ekonomik eksenli olabilir. Veya intikam ya da ideolojik türden motifler de! Fakat buna girmeden, 15 Temmuz 2016 sonrasında Türkiye’de otoriter bir rejimin inşasında, bu 17 Aralık soruşturmalarıyla başlayan sürecin çok merkezi ve kilit bir rol oynadığı gerçeğini tespit etmek gerekiyor. Bu yapılmadan, tüm bağlantılar ve ittifaklar anlaşılmaz kalır. Bugünkü “rejim koalisyonunu” analiz etmek için, 17 Aralık 2013’e bakmak, bu milattan sonra olan olayları kümülatif ve büyük resmi görmeye çalışarak okumaya çalışmak, sanırım olması gereken analitik tutum içinde önem verilmesi gereken bir enstrüman olacaktır.

17 Aralık, sansasyonel tarafları bir kenara, 2000’li yılların Susurluk’udur. Bugünkü toplumsal gerçeklik, 17 Aralık’tan 15 Temmuz’a uzanan hat üzerinde inşa edildi.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin