15 Temmuz ABD’de olsaydı!

YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN

Galiba ‘yolun kaderi’nde var bu.

Eğer üçüncü sınıf bir demokrasiden, her alanda tefessüh etmiş bir toplumdan birinci sınıf bir demokrasiye ve etik değerlerin hayli yüksek olduğu bir ülkeye gelmişseniz içinde bulunduğunuz sistemi büyük bir hayranlıkla izlersiniz.

Bu durum benim için de böyle.

Washington’da 5. yılımı bitirdim ve geride kalan sürenin büyük bir bölümü ‘böyle bir şeyi Türkiye’de hayal etmek bile mümkün değil’ demekle geçti.

Mesela ABD’deki ‘hearing’ denen ‘ifade alma’ olayı. Geçen hafta Washington’da herkesin gözü Rusya’nın ABD seçimlerine müdahale ettiği iddialarını araştıran özel yetkili savcı Robert Mueller’in ABD Kongresi’ndeki ifadesindeydi. Başkan Trump’ın siyasi geleceğini çok yakından ilgilendiren bu soruşturmaya dair savcı Mueller milletvekillerinin ve halkın önüne çıktı.

Yaklaşık 7 saat boyunca sorulara cevap verdi. Bütün bu süreç canlı yayınlandı.

Detaylara geçmeden bu ‘hearing’ olayını neden çok önemsediğimi, adeta hayranlıkla izlediğimi şöyle bir örnekle anlatayım;

Türkiye’de gerçekten bir başkanlık sistemi olsaydı; Meclis çok güçlü olur, ihtiyaç hissettiği anda ve konuda muhatabını çağırır ve sorgulardı. Mesela 15 Temmuz’la ilgili MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın Mecliste vekillerin sorularına muhatap olduğunu düşünün. Yemin üzerine ifade verdikleri için yalan söyleme şansları yok ve tüm ifade canlı yayınlanıyor.

Böyle bir şeyin olması halinde Erdoğan rejiminin ‘resmi 15 Temmuz söylemi’ delik deşik olurdu. Darbe girişimi gibi bir olayı ‘eniştemden duydum’ veya ‘eşim aradı’ gibi akla ziyan ifadelerle geçiştiremezlerdi. 15 Temmuz gibi bir olay ABD’de olsaydı, ABD Kongresi konuyu enine boyuna ele alır, tüm muhataplarını sorguya çeker tüm süreci canlı yayında halkın gözü önünde sürdürürdü.

SİSTEM TEK KİŞİ, TEK ZÜMREYE GEÇİT VERMİYOR

Peki nedir bu ‘hearing’ ve neden önemlidir?

Her ne kadar ABD ‘Başkanlık modeli’ ile yönetilse de sistemin temeli ‘denge ve kontrol’ mekanizmasına dayanıyor. Amerika’nın kurucu babaları bir kraldan zar zor kurtuldukları için yeni sistemi ‘bir kişi, zümre ve çoğunluk lehinde güç tekeli oluşturmama’ üzerine bina etmişler.

ABD Anayasa’sının mimarlarından olan (aynı zamanda 4. ABD Başkanıydı) James Madison metnin felsefesini şöyle tarif ediyor; “Yasama, yürütme ve yargı güçlerini, ister tek bir kişi, ister bir zümre olsun, ister saltanatla, isterse de seçimle gelmiş olsun fark etmez, aynı ele vermek, tiranlığın tarifidir.”

Literatüre ‘Madisonian Model’ olarak geçen bu sistem ‘yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız ama birbirini denetleyen bir yapıda’ olmasına dayanıyor. Daha önce de ifade ettiğim gibi ABD sisteminin en temel özelliği denetim mekanizmaları. Yerel yönetimlerden federal hükümete kadar çok sayıda denetim mekanizması var.

Başkan ne kadar yüksek oyla seçilirse seçilsin, ne kadar güçlü olursa olsun başta bütçe olmak üzere birçok adımını Senato’ya onaylatmak zorunda. Mesela ABD Başkanları, bakanları, büyükelçileri ve üst düzey bürokratları seçer fakat Senato onayı olmadan göreve başlatamaz. Yüksek yargıçları da başkan aday gösterir ama Senato’nun salt çoğunluğu onaylamazsa atanamazlar.

Yasa yapım süreçlerinde de denge mekanizmaları var. Başkan, Kongre’nin yaptığı yasayı veto edebilir fakat Kongre de üçte iki çoğunluğu sağlayıp vetoyu aşabilir.

Yüksek Mahkeme, Başkanın icraatlarını ‘anayasaya uygunluk’ açısından denetler. Kongre, federal kurumların tüm icraatlarını yargıya götürme hakkına sahip. Yüksek Mahkeme ise Kongre’nin tüm icraatlarını denetleme ve iptal etme yetkisine sahip.

İşte bu denetim mekanizmasındaki en etkili aparatlardan birisi de ‘hearing’ denilen ‘ifade alma’lar.

ABD Kongre’si muhatabını çağırıp canlı yayında adeta sorguluyor. Zaten salonun şekli de bir mahkemeyi andırıyor. Bu ifade almaların çeşitleri var; yargılama yeri olduğu gibi denetim yada onay fonksiyonu da görüyor. Kesinlikle bağlayıcılığı var ve ifadeye çağrılan kişinin gerçek dışı beyanda bulunması halinde ağır yaptırımları var. Nitekim Kongre’ye yalan beyanda bulunduğu için yargılanıp mahkum olan çok sayıda ünlü isim var.

Geçen hafta ABD seçimlerine Rus müdahalesini araştıran özel yetkili savcı Robert Mueller 7 saat boyunca milletvekillerinin sorularını cevapladı. Trump’ın siyasi kariyerini yakından ilgilendiren bu hearing de Mueller herhangi bir baskı görmeden Trump’ın ‘soruşturmadan temiz çıktığı’ yönündeki açıklamasını reddetti.

Düşünsenize, Hakan Fidan Meclis’te ve Erdoğan’ı yalanlıyor! Hayal etmek bile zor değil mi?

Mesela Hillary Clinton’ın tarihe geçen ifadesine bakalım.

Clinton Dışişleri Bakanı ve 2016 seçimlerinde başkan adayıydı. Milletvekilleri toplam 11 saat boyunca Clinton’a ecel terleri döktürdüler. Kongre üst düzey bir siyasetçiyi, herkesin ve milyonların gözü önünde 11 saat boyunca sorguladı. Bir an için düşünün, Ahmet Davutoğlu meclise gelmiş, milletvekilleri saatler boyu Davutoğlu’nun Suriye politikasını sorguluyor.

Bütün bu süreçler ise canlı yayınlanıyor. Şahsen böyle bir oturumu saatler boyu izleyebilirdim.

Geçen haftaki Mueller hearingi bekleneni pek karşılamadı ama tarihte ABD başkanını istifaya götüren hearingler bile var. Mesela Watergate Skandalını araştıran Watergate Araştırma Komitesi aralarında bakanlarında olduğu 40’tan fazla ismin hapse girmesine, başkan Nixon’un da azil sürecinin başlamasına neden olmuştu. Nixon’u istifaya götüren bu komisyon çalışmaları 319 saat sürmüş ve milyonlarca Amerikalı 300 küsür saatlik canlı yayını soluksuz izlemişti.

McCharty’nin sonunu getiren de böyle bir komisyon hearingi olmuştu.

Bu hearinglerin bir yönüde devlet yönetimindeki liyakati gözetmesi. Şöyle ki, ABD Başkanının atadığı bakanlar, yargıçlar, büyükelçiler, CIA başkanı ve Genelkurmay Başkanı gibi isimlerin hepsi göreve başlayabilmek için Senato’da ifade vermek zorunda. Bu oturumlar da canlı yayınlanıyor ve atanan kişinin o işe liyakatı olup olmadığını sorguluyorlar. Dahası bu uygulama eyalet kongreleri ve belediye meclislerinde de var.

Şöyle bir örnekle anlatayım. Diyelim Erdoğan Anayasa Mahkemesi’ne bir üye atayacak. O aday önce meclise gelip ifade vermek zorunda. Canlı yayında sorulara muhatap olmak zorunda.

ANKARA’DA İŞKENCE, MECLİS KAPI DUVAR!

Peki gündemde bu kadar konu varken ben bu konuya neden girdim?

Cevabı aslında basit. Türkiye’nin sistemik sorunları var ve bu sorunlar çözülmediği sürece kimseye huzur yok. Sistemik hataları düzeltmediğiniz sürece yolsuz ve arsız siyasiler ülkeyi cehenneme çeviriyor.

Mesela şu işkence olayı. Türkiye’nin başkentinde sıradan insanlar siyah minibüslerle kaçırılıyorlar. Aylarca kendilerinden haber alınamıyor. Ülkenin İçişleri Bakanları, Adalet Bakanları üç maymunu oynuyor. Meclis – Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Sezgin Tanrıkulu gibi bir kaç isim hariç- kapı duvar.

Ankara’nın merkezinde, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın hemen yanı başında işkence merkezleri inşaa ediliyor ve burada aylarca işkence yapılıyor. İşkence ile alınan ifadeler imzalatıldıktan sonra kaybedilen kişiler bir anda emniyetin önünde ortaya çıkıyorlar.

Hiçbir hesap verme mekanizması olmadığı için emniyet ‘burada yürüyorlardı GBT’ye takıldılar’ gibi dalga geçen bir açıklama yapabiliyor, kamu hazinesinden fonlanan Hilal Kaplan’ların Pelikan Örgütü tarafından ‘yurt dışına kaçmak için hazırlık yaparken örgüt evinde yakalandılar’ gibi yalanlar yayabiliyorlar.

Nasıl olsa bir denetim yok. Hesap verme yok.

Bu yüzden hem işkenceciler hem de onların ardındaki siyasi irade pervasızca suç işlemeye devam ediyorlar.

Bütün bu illegalitenin önlenmesinin, sorumluların hesap sormasının, ülke yönetiminde liyakat ve şeffaflığın sağlanabilmesi için denetim mekanizmaları şart. Aksi halde dün beyaz Toros’larla insanları kaçırıp asit kuyularında öldürenler bugün siyah transporterlarla kaçırıp MİT’in işkence üssünde adam kaybederler.  Dün beyaz Toroslarla insan kaçırıp infaz edenlere hesap sorulabilseydi bugün Ankara’nın göbeğinde insan kaçıramazlardı.

Bugün bu zulümlere imza atanlara hesap soramazsak yarın daha büyük ve daha acımasız zulümlere imza atacaklar.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin