12 Eylül’den 15 Temmuz’a akademik kıyım

Yorum | Dr. Serdar Efeoğlu

Geçen hafta 27 Mayıs darbecilerinin yaptığı tasfiyeyi ve akademisyenlerin geri dönüş mücadelelerini yazmıştık. Bu hafta ise 12 Eylül darbecilerinin 1402’likler tasfiyesini nasıl gerçekleştirdiklerini ve ihraç edilen akademisyenlerin geri dönüş mücadelesini kaleme almaya çalıştık.

12 EYLÜL DARBESİ VE YÖK

12 Eylül darbecileri yönetime el koyduktan sonra üniversiteleri tek tipleştirme anlayışıyla hareket ettiler. Üniversiteleri tamamen kontrol etmek amacıyla da 2547 sayılı kanunla Yüksek Öğretim Kurulu’nu yani YÖK’ü kurdular.

Üniversiteler YÖK tarafından denetlenecek, rektörleri YÖK’ün önereceği dört aday arasından Cumhurbaşkanı tarafından atanacak, dekanlar da Rektörün teklif edeceği adaylar arasından YÖK tarafından belirlenecekti. AKP dâhil olmak üzere bütün siyasi partiler, YÖK’ü kaldırmayı vaat etmelerine rağmen, iktidara gelince bu güçlü kurumla üniversiteleri kontrol etmeyi tercih ettiler.

12 Eylül’ün kudretli generalleri, ülkenin düştüğü anarşi ortamının suçlusu olarak üniversiteleri ve akademisyenleri de görüyorlardı. Bu nedenle 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’nda değişiklik yaparak “muhalif” olarak değerlendirdikleri yüzlerce akademisyeni ihraç ettiler.

1402’LİKLER

1402 sayılı kanundaki değişiklikle sadece akademisyenler değil, bütün kamu çalışanları hedef alınmıştı. Buna göre sıkıyönetim komutanları kendi bölgelerinde genel güvenlik, asayiş gibi nedenlerle “sakıncalı” görülen personeli bir başka bölgeye “sürgün edebilecek” veya bir daha dönmemek üzere “kamu hizmetinden ihraç edebileceklerdi”. Böylece komutanlar “keyfi” bir yetki elde ederek savunma almaksızın ve bir yargı kararına dayanmadan binlerce kişiyi kamudan ihraç ettiler.

Bu kanunla ihraç edilenler kamuoyunda “1402’likler” olarak tanınmıştır. Resmi açıklamalara göre 1402’liklerin sayısı 4.891 olarak belirtilmesine karşılık, baskı ortamından dolayı kendi isteğiyle istifa edenler veya sıkıyönetim komutanlığına çağrılarak istifası istenenler dâhil edildiğinde sayının 20 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu ihraçlar, 27 Mayıs’ta olduğu gibi Resmi Gazete’de ilan yoluyla yapılmamış, komutanların ihraç emrinin rektörlükler tarafından akademisyenlere tebliğiyle gerçekleşmiştir. Bu durum sayının tespitini zorlaştırmaktadır.

İhraç edilecek kişilerin belirlenmesiyle ilgili de net bir şey söylemek mümkün değildir. 1402’liklerin ifadelerinden istihbarat birimleri ve üniversitelerin işbirliği ve 147’liklerde olduğu gibi akademisyenlerin ihbarlarıyla listelerin oluşturulduğu anlaşılmaktadır.

Başbakanlık da bir genelge ile muhbirliği teşvik etmiş, “çeşitli olaylara karıştığı halde adli takiple ortaya çıkarılamayan” kişilerin bildirilmesini istemişti. 27 Mayıs’ta olduğu gibi “solcu, sağcı, dindar, Kürt milliyetçisi, Türk milliyetçisi, İslamcı” gibi çok farklı kesimlerden kişiler üniversiteden uzaklaştırılmıştır.

İhraçlar, dönemin YÖK Başkanı İhsan Doğramacı’nın “kişiye özel” ve “çok gizli” olarak gönderdiği yazılarla gerçekleşmiştir. Tebligatlar rektör, dekan, bölüm başkanı gibi kişiler tarafından yapılsa da bazen bir “odacı” veya “eve gelen bir subay” ihraç kararını tebliğ etmiştir.

Tasfiyede en büyük darbenin Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne vurulduğu anlaşılmaktadır. SBF’den aralarında Mete Tunçay, Baskın Oran, Anıl Çeçen, Cem Eroğul ve Korkut Boratav’ın da bulunduğu birçok hoca ihraç edilmiş, yaşanan istifalarla fakülte, akademisyenlerinin yarısını kaybetmiştir.

Bu durum birçok dersin verilememesine yol açmış, açığı kapamak için  “Uluslararası İlişkiler” bölümünde “emekli Hariciyeciler”, ekonometri bölümünde “muhasebeciler” derse girmiş, bunlar çare olmayınca “sabahçı-öğlenci” uygulaması bile yapılmıştır.

15 Kasım 1982’de yapılan açıklamada üniversitelerden ihraç edilen öğretim üyesi ve asistan sayısının 148 olduğu açıklanmıştı. Ancak asistanların kadrolu olmaktan çıkarılarak sözleşmeli statüye geçirilmesi ve istifalarla bu sayı daha da artmıştır.

GERİ DÖNÜŞ MÜCADELELERİ

12 Eylül yönetimi, kamudan ihraç edilen kişilerin akademisyenler dâhil olmak üzere bir daha kamu görevine dönemeyeceklerini belirtmişti. 1402’likler, 1983 sonunda Turgut Özal’ın başbakanlığında sivil hükümet kurulmasına rağmen hukuk mücadelelerine sıkıyönetimin kalktığı 1985 yılında başlayabildiler.

Mahkemeler başlangıçta “kamuda görev alma yasağının” ömür boyu geçerli olduğuna hükmettiler. Daha sonra İstanbul’da bir mahkemenin “yasakların sıkıyönetim süresince geçerli olduğu” kararı, sürecin seyrini değiştirdi. Ancak, kanunda geri dönüşlerin sıkıyönetim komutanının onayıyla olacağı belirtilmişti. Fakat bu kez de şöyle bir durum ortaya çıktı. “Sıkıyönetim” kalktığından “sıkıyönetim komutanı” yoktu ve bu durumun aşılması gerekiyordu.

Bu aşamada Özal hükümetlerinin “kanuni” bir düzenleme yapmamaları ilginçtir. 1402’liklerin geri dönüşleri, Danıştay İctihadları Birleştirme Kurulu’nun kararı sonrasında gerçekleşmiştir. Kurulun 1989’da verdiği karar şu şekildeydi:

“Sıkıyönetim komutanlarının istemleri üzerine işlerine son verilen memurların, diğer kamu görevlilerinin ve kamu hizmetlerinde görevli işçilerin, ilk kez kamu görevine girdikleri tarihte bu görev için yasa ve yönetmeliklerde öngörülen nitelikleri kaybetmemiş olmaları koşuluyla, işlerine son verildiği bölgede sıkıyönetim kalktıktan sonra, kurumlarınca eski görevlerine iade edilmeleri gerekir”.

Danıştay’ın bu kararında Başkan Nuri Alan’ın önemli katkısı vardı ve bu karar, 1402’liklerin “Ankara’da hâkimler var” demelerine neden olmuştu. Kanuni düzenleme ise daha sonra yapılarak 12 Eylül döneminde ihraç edilen akademisyenlerin istifa edenler de dâhil olmak üzere “kadro şartı aranmaksızın” üniversitelerine dönmelerine imkân sağlandı. Hatta sıkıyönetimin bitiş tarihiyle üniversiteye dönüş tarihi arasındaki özlük hakları da ödendi.

DOĞRAMACI VE EVREN PAŞA

Tasfiye sürecinde YÖK ve başındaki İhsan Doğramacı, üniversiteleri korumak yerine darbecilerle işbirliği içinde hareket etti. Ancak sivil iktidarın gücü arttıkça Doğramacı’nın söylemleri değişmiş ve tasfiyeleri onaylamadığını, zaten ihraçların hukukî bir süreç değil, “idari tasarruf” olduğunu söylemiştir. Hatta üniversiteleri suçlamış ve listelerin rektörlüklerden geldiğini iddia etmiştir.

12 Eylül’ün baskıcı ortamında YÖK ve rektörler, eğitim yerine “fişleme” ve “muhbirlikle” uğraşmışlar, tek tip üniversite için her şeye müdahale eden bir rol üstlenmişler ve gülünç uygulamalara imza atmışlardır. Örneğin Rektör’ün sakalını kesmesi baskısı karşısında Emre Kongar Hoca istifa etmeyi tercih etmiştir.

Üniversitelerin komik uygulamalarına bir örnek de büyük bir akademik kıyım yapan ve binlerce hukuksuz karara imza atan Kenan Evren’e “hukuk” alanında “fahri profesörlük” verilmesi oldu. Evren’e bu unvan, İstanbul Üniversitesi tarafından verildi.

2 Aralık 1982 tarihli Senato kararında “Haiz olduğu ahlaki faziletler ve meziyetler yanında vatana hizmet ve yurtta ilmin yayılmasında büyük hizmetler ifasıyla temayüz etmiş olan Cumhurbaşkanı Sayın Kenan Evren’e ilmi kıymet ve meziyetlerinin tescili için ‘fahri profesörlük’ payesinin tevcihine karar verilmiştir” denilmekteydi.

Törene Doğramacı ve 28 üniversitenin rektörü katılmış, diğer rektörler de Evren’e “fahri doktora” vermek istediklerini söylemişlerdi. İstanbul Üniversitesi hocaları ve öğrencileri ise “protesto” endişesiyle törene alınmamıştı.

İLBER ORTAYLI ÖDÜLÜ ALACAK MI?

Halil İnalcık Hoca’nın vefatı sonrasında “Şeyh-ül Müverrihin (tarihçilerin şeyhi) unvanını fazlasıyla hak eden İlber Ortaylı Hoca da bazı yerlerde 1402’likler arasında gösterilmektedir. Gerçekte ise Hoca’nın “1402’lik olmamak için” SBF’den istifa ettiği anlaşılıyor. Nitekim Hoca’nın özgeçmişinde 1983-1989 arasında yurtdışındaki üniversitelerde çalıştığı belirtiliyor.

Bu yılki Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Ödülleri’nin verileceği kişiler arasında “tarih” alanında İlber Ortaylı yer alıyor. On beş vakıf üniversitesini bir gecede kapatan ve binlerce nitelikli akademisyeni ihraç eden bir iktidarın elinden Hoca bu ödülü alacak mı? Kendisi de bir dönemin “mağduru” bir akademisyen olarak akademik ihraçları da onaylama anlamına gelen bu ödülü kabul edecek mi? Yoksa reddederek bilim adamına yakışan bir tavır mı sergileyecek?

27 Mayıs’ta 147’lik olup yurt dışına çıkmak zorunda kalan dünyaca tanınmış bilim tarihçisi Fuat Sezgin ve 1402’liklerden bazılarının bile akademik kıyımlara ses çıkarmadığını gördükten sonra İlber Hoca’nın nasıl bir tepki vereceğini kamuoyu da merakla bekliyor.

 

Kaynaklar: B. Nergiz, 12 Eylül Döneminde Milli Güvenlik Konseyi’nin Yasama Faaliyetleri, İÜ SBE, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, 2012; M. Şengül, “Türkiye’de Üniversite ile İktidar İlişkileri ve Taşra Halleri”, Toplum ve Demokrasi, S. 17-18, 2014; B. Oran, “Üniversite Nedir? Ne Değildir”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, C. 47, S. 1, 1992.

1 YORUM

  1. Ödülü kabul etmediği takdirde İlber Hoca’nın başına neler gelir.
    Aşağı tükürsen sakal, tukarı rükürsen bıyık durumları var.
    Yaşını da göz önünde bulundurmak gerekir diye düşünüyorum.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin