Zeytinyağı şişesine sığan memleket

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Bir şişe sızma zeytinyağına sığar bazen koca bir ülke. Tadında kumsallarındaki tozlu havadan damağına yapışan deniz tuzunun aromasını bulursun. Veya bir küçük liman kentinin dünya güzeli maviliklerine komşu kaldırımlarında uzun, upuzun bacalı bir zeytinyağı fabrikasının muazzam konusunu alırsın.

Şişesinin biçiminden taşan çağrışımlar zihnini allak bullak eder. Oysa sadece bir şişedir işte, hiçbir özelliği olmayan! Üzerindeki etikete gözlerin takılır. Keşke eşim başka bir zeytinyağı alsaymış dersin kendi kendine. Mesela bir Yunan, İtalyan veya Fas markası olabilirdi. Zeytin aynı zeytin, zeytinyağı aynı zeytinyağıdır der, geçersin. Yoksa?

Fakat o etiket… Üzerindekileri okumamaya çalışırsın. Masanın üzerinde duran şişeye el atar, onu boynundan yakalar, diğer yönünü çevirirsin. Gözüne etiketin diğer tarafındaki çakma İtalyanca marka ilişmez bile. Orada, o etiketin altında, en ufak harflerle yazılmış bir adrese takılır kalırsın. Sanki gözlerin o adresin içeriğine daha önceden hazırlanmıştır. Hiç şaşmaz. Tanıdık bir sahil kasabasının tanıdık bir caddesidir. “İzmir Yolu” ve “Ayvalık”! Etiket sana bakar, sen etikete bakarsın. Öylece kalırsın bir süre. Dudaklarımı kıpırdattım mı okurken yoksa diye endişelenirsin. Masada kızın ve oğlun, aman bir şey sezmesinler derken, aklına eşin gelir. Hemen dudaklarını zoraki bir gülümsemeye gerersin, ama işte yine yeterince iyi rol yapamamışsındır. “Yo, bir şey yok!” der, sonra ekmeğini zeytin dolu kâsedeki zeytinyağına daldırırsın. İşte o an!

Kokusu başkadır tamam da, tadı bir anda zamanı ve mekânı altüst eder, anlam veremeyeceğin bir hızla, apayrı bir yerde bulursun kendini. Kaç yaşındayım? Altı mı, yoksa on yedi mi? Belki de yirmi, kim bilir! Karşımda tüm çocukluğum ve gençliğimde kendimi en mutlu hissettiğim o küçük Ege kasabası mimarisi. Denizdeki küçük kayığın adı Yakamoz’dur. Bembeyaz tahtalarının üzerine çalakalem fırçayla yazılmış bir Picasso şaheseri gibi, sanki o kasabanın ruhudur. Ona bakarken denizden yansıyan güneş gözlerini kamaştırır. Masadaki zeytinyağı şişesindeki etiket, kendi ışığını yutacak çekime ulaşmış bir yıldız gibi, gözlerini çekmektedir ve sen masadakilere gözünde biriken gözyaşının Ege’den yansıyan güneş ışığından kaynaklandığını söyleyemezsin. Az önce ekmeğini bandığın zeytinyağı bile boğazından geçmekte olan lokmanın kayıp gitmesini sağlayamaz. Bir yudum su!

Suyun tadı neyse ki her yerde aynıdır. Bazıları suyun tadı yoktur dese de ben suyun tadı olduğunu bilirim. Evet, o halde en azından kendime itiraf edebilirim; her yerde suyun tadı farklıdır! Belki de su aynıdır, ama toprağın kokusudur o farkı yaratan. Toprağa çarpan rüzgârın getirdikleri her yerde farklıdır. Güneşin onu ne kadar ısıtacağının farklı olması gibi! İçtiğin suda, şimdi evin olarak hissettiğin yerin sitemini hisseder, utanırsın. Sanki ona ihanet etmişsin gibi bir duygudur. Tüm bunlar sadece birkaç saniye içinde olup bitse de, sana yüzyıllar gibi gelir. Gözündeki gözyaşı yaramaz bir çocuk gibi kıpır kıpırdır. Onu kontrol etmeye çalışmak bir irade meselesidir. Ama pes etmezsin. “Güzel bir gündü, değil mi?” dersin ortaya. Çocuklar durumu anlamasa da, eşin imdadına yetişir. Dışarıda yağmur çiselemektedir. Toprağın kokusu pencereden içeri dolar. Sen şimdi zeytinyağının çarpıcı kokusu ve büyüleyici aromasıyla beraber, yudumladığın suyun artık alıştığın tadına ve topraktaki yağmurun kokusuna karışır, Yakamoz’un kasabasını düşünürsün.

Neden çıkmıyor aklımdan bir türlü, neden? Dedemle o limanda tuttuğum balığın pulu gibi, yapıştı kaldı elime sanki! Dedemi şortu ve başındaki kaptan kasketiyle hatırladım. Tam oracıkta, yakamozun olduğu yerde bir kaya balığı yakalamıştım. Şimdi oğlumun balık tutarken sevinçle haykırdığı gibi haykırmış, gururla babaanneme balığımı göstermiştim. Altı yaşındaydım ve dünya o zamanlar çok ama çok büyüktü. Şimdi o kasaba şişedeki zeytinyağının kokusunda on binlerce kilometre yok kat edip beni buldu! Neden geldin sanki, neden? Oysa ben seni düşünmek istemiyorum ki! Sen aklıma bile gelme. Resimlerin albümlerde gömülü kalsın. Açmayayım, bakmayayım, kimselere de göstermeyeyim seni! Hayır, ne münasebet! Kıskandığım için değil. Sen kendini ne zannediyorsun? Dünya senin etrafında mı dönüyor?

Tüm bunlara sebep olan zeytinyağı şişesi, kapağı açık, içindeki altın rengi sıvı Kalamata zeytinlerine karışmış, hala tadı damağımda, öylece duruyor! Ve aklıma nedendir bilmem, bir anda Burhan Kaptan geliyor. Artık altı yaşında değilim, on yedi yaşında falanım galiba. Yedi Adalar yolunda, başımda kırmızıdan pembeye dönmüş kirli kepim ve uzunca saçlarımla, tam bir hırpani gibiyim. Galiba yanımda her deniz yolculuğunda olduğu gibi, bir Halikarnas Balıkçısı var. Ama yanımdaki arkadaşlarımın kitaplarla arası iyi değil. Ben de fazla inek imajı oluşturmasın gayesiyle, kitabımı havluya sarmışım. Havlu deniz tuzundan kazık gibi olmuş. Burhan Kaptan bizim yanımızda. Biri “abi sen buradasın, o zaman tekneyi kim kullanıyor?” diyor. Burhan kaptan, her zamanki ciddiyetiyle, “tekne gideceği yeri bilir!” türü bir denizci bilgeliği yumurtluyor. Herkes gülüyor. Burhan Kaptan gülmese de, gözlerinden memnun olduğunu anlıyorsun. Kalamata zeytininden bir tane alıp, bir yumuşak ekmek parçasını daha daldırıyorum sızmaya. Ve işte şnorkeller, denizdeyiz.

Yüzmeyi öğrendiğim Cunda adasının yerli halkça arkadeniz diye tabir edilen koyunda, bir gün bir yunus gelmişti yanıma. Öyle su parkı falan gibi yapay bir ortamda değil, sene bir dokuz yüz yetmişlerin sonu. Tek haneli yaşların özgürlüğünün ve saflığının müthiş evreni! Ve daha yüzmeyi bilmiyorum. Belime kadar suda elli santimetrede çimiyorum. Ve o koyu gri muhteşem şey, bir anda yanımda bitiyor. Önce çok korkuyorum. Fakat benden büyük çocukların ondan korkmadıklarını görünce beni de bir cesaret alıyor. Yunus öyle sakin, aramızda duruyor. Sanki okşanmaya ve şefkate aç, kuzu gibi bize kendisini sevdiriyor. Yüzgecine dokunuyorum. Lastik gibi, derisi kaygan! Zeytinyağı gibi. Ayvalık’ı bu yüzden mi çok sever yunuslar ve çocuklar?

Şimdi çok uzaklardayım. Hâlbuki yanı başımda işte deniz! Fakat zeytin ağaçları yok. Yıllar önce Almanya’da öğrenciyken Akdeniz toplumları seminerinde bir profesör hangi ülkenin Akdeniz’e ait olup olmadığını en kolay tespit etme yolunun, o ülkede zeytin ağacı olup olmadığına bakmak olduğunu söylemişti. Bu yönteme göre bulunduğum ülkenin Akdeniz’de olmadığı çok açık. Kendi kendime gülümsüyorum. Masada eşim ve çocuklarım, son birkaç dakikada neler olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Bu bana insan usunun nasıl da büyük bir evren olduğunu gösteriyor. Zeytinyağı şişesinden bana gelen bir parça memleket. Üzerinde İzmir Yolu yazan etiketteki İzmir İbaresi nedeniyle değil salt ama. Bir şekilde, hiçbir şey olmamış gibi hissediyorum. Sanki o kötü kâbus hiç yaşanmadı!

Bir bahaneyle masadan kalkıyorum. Tuvalete gidiyorum, kapıyı kilitleyip yüzümü yıkıyorum. Çocuklar yine kuyruk, peşimden geliyorlar. Dışarıdan sesleniyorlar. Ben en “normal” sesimi taklit ederek, bir şeyler mırıldanıyorum. Kapıyı açıyorum. Belime ve boynuma sarılıyorlar. İçimden onları bu yaşta bu duygularla boğuşmak zorunda bırakanlara lanet ediyorum. Sonra aklıma birbirinden kopan aileler geliyor. Kendime kızıyorum. Keşke bir Yunan veya İtalyan zeytinyağı olsaydı! Ya da ne bileyim, bir Fas, diyorum. Aklıma şişeyi çöpe atmak geliyor. Beni ve benim gibi yüz binleri bir çöp gibi fırlatıp atan memleketime bu yolla bir tepkide bulunmanın anlamsızlığını beynime çakıyor usum. Her zamanki gibi gerçekçilik ağır basıyor. “Duygusal olmaya gerek yok!” diyorum. Çocuklar ne demek istediğimi anlamıyor. Eşim uzaktan gülümsüyor. Masanın üzerindeki zeytinyağı şişesi, olan bitenlerden habersiz hala orada duruyor.

4 YORUMLAR

  1. Enfes bir yazi. Dilerim ve duam o ki bu ayrilik ve zulmetli karanlik daha cok uzamasin herkes icin. Guzel gunler gorecegiz diyen saire hak vermemek mumkunmu. Saygilar

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin