AnaSayfa»Yazarlar»Bülent Keneş»Zarrab’ın ağır faturası: Öküzün harmana pislediği kışın önüne gelirmiş

Zarrab’ın ağır faturası: Öküzün harmana pislediği kışın önüne gelirmiş

Pinterest Google+

Yorum | Bülent Keneş

Atalarımız ‘Yiğidi öldür, hakkını ver,’ demişler… Ortalıkta yiğit görünümlü kimse olmasa bile yine de biz öyle yapmaya çabalayalım… Reza Zarrab’ın sanıklıktan ‘yıldız tanık’lığa terfi ettiği New York’taki dava vesilesiyle ABD’nin İran’a yaptırımlarının ihlali mevzuu gündemin yeniden baş köşesine oturdu. Yeniden diyorum çünkü mevzuu yeni değil.

Hayatları, Makyavelizm’in şahikası olan “Dündür dündür, bugün bugündür,” vecizesini bile mumla aratacak ölçüde tutarsızlıklarla dolu olan haramiler şahı Erdoğan ve çevresindeki şer şebekesinin bu konuda ciddi bir tutarlılık sergilediğini kabul etmeliyiz. Ancak, ABD’nin İran yaptırımları konusunda kendi içinde tutarlı bir tavır içerisinde olmaları aldıkları tavrın doğruluğunu peşinen garantilediği anlamına elbette ki gelmiyor.

Nükleer silah çalışmaları ve uluslararası teröre verdiği destekten dolayı İran’a yönelik Amerikan yaptırımlarının yeniden gündeme geldiği dönemde bu yaptırımların Türkiye’yi bağlamayacağına dair ilk açıklamayı, belki şaşıracaksınız ama, dönemin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan yapmıştı.

Babacan, ABD Ticaret Bakanı Gary Locke ile yaptığı görüşme sonrasında, 20 Ekim 2010 tarihli gazetelere yansıyan açıklamalarında, “ABD’nin tek taraflı kararları bizi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak bağlamaz. İran’la iş yapan bankalarımız, şirketlerimiz bakacaklar, bakıp kararlarını kendileri verecekler,” demişti. İlginçtir ki, Babacan’a bu görüşme sırasında daha sonra Zarrab’tan en az 50 milyon dolar rüşvet aldığı belgelenen dönemin ticaret bakanı Zafer Çağlayan da eşlik etmekteydi.

BABACAN’IN AÇTIĞI YOL BİR OTOBANA DÖNÜŞTÜ

Babacan’ın açtığı bu yol takip eden günlerde bir otobana dönüşmüş ve benzer ifadeler diğer hükümet üyeleri tarafından da sıklıkla dile getirilmişti. Mesela dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, 12 Ocak 2012 tarihinde İran’a yaptırım kararları konusunda yaptığı bir açıklamada, “ABD ve Avrupa Birliği’nde bir kısım kararlar alındığı söyleniyor. Bizim için Birleşmiş Milletler’in (BM) kararları bağlayıcıdır. BM kararlarının dışındaki herhangi bir karar bizim için bağlayıcı değildir… Şu anda ithalatımız devam ediyor ve yol haritamızda bugün itibariyle herhangi bir değişiklik yok,” demişti.

Bakan Yıldız, 16 Şubat 2012 tarihinde de ABD’nin o yılın 1 Temmuz’undan itibaren geçerli olacak yaptırım kararlarına dair benzer görüşlerini tekrarlamış, AB ve ABD’nin İran hakkında aldıkları yaptırım kararlarının Türkiye’yi bağlamayacağını söylemişti. Yıldız, ABD’nin ambargo kararının Türkiye için bağlayıcı olmadığı yönündeki görüşlerini 18 Eylül 2012 tarihinde de yinelemiştir.

17/25 Aralık 2013’te patlak veren tarihi yolsuzluk ve rüşvet skandalı sonrası istifa etmesine rağmen aldığı rüşvetlerin ve yaptığı yolsuzlukların üstü Erdoğan rejimi tarafından örtülen dönemin Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan da, bugün ABD’deki yargılamaya sanık olarak adının karışmasına yol açan işlemlerle ilgili olarak, 11 Aralık 2012 tarihinde yaptığı açıklamalarda, “ABD’nin yaptırımları, ABD’nin kendisini bağlar,” demişti.

İlginç olan ise, Çağlayan’ın bu açıklamayı ABD’nin, İran’a yönelik yaptırımları kıymetli madenleri de içine alacak şekilde genişleteceği yönündeki haberlerin hatırlatılması üzerine yapmasıydı. Sonradan Zarrab’ın ABD yaptırımlarını delmede en fazla kullandığı yöntem olduğu ortaya çıkan altın ihracatı konusunda Çağlayan şunları söylemişti: “Gerek yastık altı, gerek hurda olan altınları Türkiye isteyen her ülkeye satıyor. Önemli olan üretimleri ülke dışına transfer edip döviz getirmektir. Altın ihracatında yaklaşık 10,7 milyar dolar ihracat yapmışız. Buna karşılık 6,7 milyar dolar civarında ithalatımızı var… Biz, 20 binden fazla ürün ihracatı yapıyoruz. Altın onlardan sadece bir tanesi. Domates, patates, satarken ihracat oluyor da altına gelince… Arkadaşlar bu konuya takılmayın. Bu yönde talep geldiği müddetçe, dünyanın her yerine altın dahil her ürün satmak için 24 saat koşturuyoruz.”

“ABD’NİN İRAN AMBARGOSU BİZİ BAĞLAMAZ”MIŞ!..

Bu konudaki açıklamalar böyle uzayıp gidiyor. Örnekleri artırıp yazıyı okunmaz hale getirmek istemem. Ancak, tuhaf da olsa bir tutarlılık arzeden bu yöndeki açıklamaların bugüne kadar sürdüğünü belirtmeliyim. Bir suç ya da ihlal olan bir fiil ya da eyleme suç ya da ihlal değildir demenin o fiil ya da eylemi ihlal ve suç olmaktan çıkarmayacağını hatırlatarak Başbakan Binali Yıldırım’ın birkaç gün önce yaptığı bir açıklamayla bu faslı kapatayım. Zarrab davası konusunda 8 Aralık günü açıklamalarda bulunan Yıldırım, yine o beylik “ABD’nin İran’a ambargosu bizi bağlamaz,” klişesini tekrarladı. Bununla yetinmeyip “Dava nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bizim açımızdan yok hükmündedir,” demeyi de ihmal etmedi.

Peki gerçekler 2010 yılından beri hükümet yetkililerinin istikrarlı bir şekilde tekrarladığı gibi mi? Keşke “Evet, aynen öyle!” diyebilsek. Ama, maalesef bugüne kadar ABD’nin uluslararası yaptırım uygulamalarının ihlali durumunda yaşananlara dair tecrübeler, İran yaptırımlarının şahsi ya da siyasi menfaat karşılığı ihlal edilmesinde rolü olan Babacan’dan Yıldırım’a, Yıldız’dan Çağlayan’a, onlardan da Erdoğan’a uzanan isimlerin yaptığı açıklamaları teyid eder mahiyette değil.

Onun içindir ki, ülke olarak “Yazın yediğin hurmalar kışın boğazını tırmalar,” ya da “Yazın harmana pislediği kışın öküzün ağzına gelirmiş,” şeklindeki atasözlerinin işaret ettiği bedel ödeme faslının eşiğine varmış bulunuyoruz. Tabii ki bu bedeli sadece başbakanından kabinesine, eniğinden cücüğüne kadar aldıkları on milyonlarca, belki de yüz milyonlarca dolar karşılığı şevkle Reza’nın önüne yatan rüşvetçi melunlar ödemeyecek. Bu ağır fatura topyekün Türkiye’ye ve halka çıkarılacak. Böylece öküzlerin harmana yaptıklarından sadece öküzler değil herkes nasibini alacak.

Zarrab’tan aldıkları yüklü rüşveti tek başlarına yiyen Erdoğan ve çevresindeki şer şebekesi maalesef bir başka konuda daha haklı. Türkiye’yi bekleyen büyük fatura bir açıdan hakikaten dedikleri gibi “millilik”” arzediyor. Neticede harami Erdoğan ve şer şebekesinin yediklerine karşılık yol verdikleri ABD yaptırımlarının ihlalinin sebep olacağı ağır faturayı 80 milyon hep birlikte ödeyecek.

REZA NEW YORK’TA BÜLBÜL GİBİ ÖTTÜKÇE BETLERİ BENİZLERİ ATIYOR

Siz bakmayın ABD yaptırımlarının Türkiye’yi bağlamayacağı martavallarına. Bal gibi bağladığını en iyi kendileri biliyor. Onun içindir ki Reza New York’ta bülbül gibi öttükçe Erdoğan mafyası Ankara’da hop oturup hop kalkıyor, betleri benizleri atıyor. Reza’ya bir gün kahraman ertesi gün hain demeleri, bir gün uğruna ABD’ye nota üzerine nota verip ertesi gün eniğinden cücüğüne kiminin nesi varsa mal varlığına el koymaları, ellerinin ayaklarının birbirlerine dolaşması, başı kesilmiş şaşkın ördekler gibi şuursuzca çırpınmaları boşuna değil.

Ama iş işten geçti artık. Madem ki milyonlarca dolar rüşvet karşılığı o yaptırımlar ihlal edildi ve madem ki her türlü rüşvet ve yolsuzlukları ortalığa saçıldığı halde bu milletin neredeyse yüzde 50’si bu rüşvetçi haramilere destek verdi, öyleyse o bedel ödenecek. Paşa paşa, olmazsa zor yoluyla o fatura devrin dinbaz haramilerinin peşine düşenlerin önünen konulacak. Elbette bu ateşle bazı masumlar da yanacak.

Nereden mi biliyoruz? Bugüne kadar hep öyle olmuş da oradan. En son örneklerden biri olduğu için en fazla bilinen BNP Paribas’tan başlayalım dilerseniz. Malumunuz Fransız BNP Paribas dünyanın en büyük dördüncü bankası durumunda. Bankanın sadece Avrupa’da değil belki tüm dünyada ABD’nin global politikalarına karşı en muhalif duruşu sergileyen ülkelerden biri olan Fransa’ya ait olması önemli. İşte bu Fransız bankası, ABD’nin Sudan, İran, Kuzey Kore ve Küba gibi ülkelere uyguladığı yaptırımları 2002-2009 yılları arasında 30 milyar doları bulan işlem yapmak suretiyle ihlal ettiği gerekçesiyle daha iki yıl önce ek cezalarıyla birlikte 9 milyar dolar ceza ödemeyi kabul etmek zorunda kaldı.

BNP Paribas’ı bekleyen sıkıntı ve ceza bununla da kısıtlı değildi. New York Güney Bölge Mahkemesi savcılarından Preet Bharara’nın yürüttüğü soruşturma neticesinde hazırlanan iddianamede bankanın 13 üst düzey yöneticisi sanık haline getirildi ve 35 yöneticisi ise soruşturmaya dahil edildi. Banka 1 yıl boyunca ABD doları üzerinden işlem gerçekleştirmekten de mahrum bırakıldı.

ABD ambargosu altındaki ülkelerin bazı kurumlarına 2003-2008 yılları arasında milyarlarca dolar para aktardığı saptanan bir başka Fransız bankası olan Credit Agricole da kendisine kesilen 800 milyon dolarlık cezayı ödemeyi kabul etmek zorunda kaldı. Fransız Societe Generale de, Manhattan bölge savcısı tarafından İran ambargosunu deldiği için soruşturulan Fransız bankaları arasındaydı.

FRANSIZLARA KÖK SÖKTÜREN ABD KİMSENİN GÖZÜNÜN YAŞINA BAKMIYOR

Amerikalılara karşı burnu hep dik olan Fransızlara bile kök söktüren ABD’nin mali suçlardan sorumlu yargısı, benzer ihlalleri tespit ettiği diğer Avrupalı bankaların da gözünün yaşına bakmadı. ABD ve özellikle ABD Hazine Bakanlığı’nı dolandırmak için kumpas kurma, Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı delmek için kumpas kurma, bankacılık sisteminde sahtekarlık yapma, bankacılık sisteminde sahtekarlık yapmak için kumpas kurma, kara para aklama ve kara para aklamak için kumpas kurma gibi suçlamalarla ceza kesilen dünyanın önde gelen bankaları uzun bir liste oluşturuyor.

Mesela, İngiltere’nin küresel bir finans markası olan HSBC, ABD’nin yaptırım uyguladığı devletlere ve uyuşturucu şebekelerine ‘kara para aklama’ konusunda yardım etmekle suçlandı ve 1,9 milyar dolarlık bir cezaya çarptırıldı. Bir diğer İngiliz bankası olan Standard Chartered da, ABD’nin ambargo kararına aykırı olarak yaptığı İran bağlantılı işlemler nedeniyle New York eyaletinin bankacılık denetleme kurumuna 340 milyon dolar ödemeyi kabul etmek zorunda kaldı. Aynı şekilde İngiliz Lloyds-TSB Bank, ABD’nin İran, Libya ve Sudan yaptırımlarını ihlal ettiği için 350 milyon dolar ceza ödedi. Barclays benzer suçlamalar karşısında 298 milyon dolar ceza ödemeyi kabul etti. Royal Bank of Scotland ise 100 milyon dolar ceza ödemek zorunda kaldı.

ABD yaptırımlarını ihlalde yüklü cezalar ödemekten Alman bankaları da nasibini aldı. Deutsche Bank, ABD ambargosu altındaki İran ve Sudan’a para transferi yaptığı suçlamasıyla ceza alan bankalardan oldu. 2013 yılında ise yasadışı faiz işlemleri sebebiyle 985 milyon dolar ceza ödemek zorunda kaldı. ABD ayrıca, 2009 yılındaki mortgage krizinde mudilerine gelişigüzel kredi vererek manipülasyon yaptığı iddiası ile Deutsche Bank’dan 14 milyar dolar ‘uzlaşma’ parası istedi. Commerzbank da İran, Sudan ve Myanmar gibi ülkelere uygulanan yaptırımları ve kara para aklama yasalarını ihlal etmekle suçlandı ve ceza olarak 1 milyar dolar ödemek zorunda kaldı.

İsviçre’nin en büyük bankalarından Credit Suisse de “ABD yaptırımları bizi bağlamaz,” diyemeyen bankalardan bir diğeri oldu. Credit Suisse de ABD’ye 536 milyon dolarlık para cezasını kuzu kuzu ödemek zorunda kaldı. Aynı banka 2014 yılında da mali usulsüzlükler suçlaması karşılığında 2,6 milyar dolar cezaya çarptırıldı. İsviçre’nin UBS Bankası ise, 2009’da mali yolsuzluğa yardım suçlamasıyla 78 milyon dolar, 2013 yılında batık kredi suçlamasıyla 955 milyon dolar, 2013 yılında ise libor gerekçesiyle 1,5 milyar dolar cezaya çarptırıldı.

Hollanda’nın ING Bank’ı 2012 yılında yaptırım ihlallerinden dolayı 619 milyon dolar, 2010 yılında yine bir Hollanda bankası olan ABN AMRO, İran ambargosunu delme gerekçesiyle 500 milyon dolar ceza ödemek zorunda kaldı. Hollanda bankası Robobank, 2013 yılında libor gerekçesiyle 1 milyar 7 milyon dolar cezaya çarptırıldı. ABD’li ve Avrupalı bankalara gerek yaptırım ihlalleri gerekse bankacılıkla ilgili diğer usulsüzlükler gerekçesiyle sadece geçtiğimiz yıl içerisinde 43 milyar doların üzerinde para cezası kesildi.

ALTI TÜRK BANKASININ HER BİRİNE EN AZ 5 MİLYAR DOLAR CEZA

İran’a yaptırımların delinmesinde, Yiğit Bulut’un jöleli ifadesiyle, bir zamanlar “İran’ın Merkez Bankası gibi işlev gören” Halkbank başta olmak üzere, ‘İran’a yönelik ambargoyu delmek’, ‘kara para aklamak’ ve ‘banka sahtekarlığı’ yapmakla suçlanan kamu ve özel 6 Türk bankasının ağır cezalarla karşı karşıya kalabileceği konuşuluyor. İsimleri uluslararası medyada dolaşıma giren bu bankalardan her birine asgari 5 milyar dolardan başlayacak cezaların kesilebileceği söyleniyor. 1 dolarlık banknotlar üzerinden deli saçması suçlamalarla masum insanlara ahlaksızca operasyon çeken bir iktidarın en büyük sınavı da sanki dolar üzerinden olacak gibi.

Yukarıda sadece bir kısmını sayabildiğimiz 2009 yılından bu yana 80 milyar doları bulan para cezalarını paşa paşa ödemek zorunda kalan ve halen de ABD’de karşı karşıya kaldıkları suçlamalar nedeniyle 50 milyar ila 130 milyar dolarlık bir miktarı ödemek zorunda kalabilecekleri ifade edilen güçlü Avrupa bankalarının ait oldukları ülkelerden hiçbiri çıkıp da, Türkiye’de hamaset tellalı kof kabadayıların yaptığı gibi, “ABD finans kuralları ve yaptırımları bizi bağlamaz,” demedi. Diyemezdi de… Neden mi? Anlayabildiğim kadarıyla açıklamaya çalışayım.

1944’te ABD’nin Bretton Woods kasabasında alınan kararlardan bu yana dünyada değer tayini için altının yerini rezerv para birimi olarak ABD doları aldı. Dünya finans sisteminin ABD doları merkezli olarak çalışır hale gelmesi doları basabilen tek ülke durumundaki ABD’nin dünyadaki bütün bankalar üzerinde otorite kurmasını sağladı. Aynı semtteki iki banka şubesi arasındaki dolar transferinde bile dolar önce ABD’deki belirlenmiş muhabir bankaya, oradan da ABD Merkez Bankası’na gidiyor, eğer sorun yoksa ilgili hesaba geliyor. Kara para ya da benzeri içerikli sorunlu bir transferse bu işlem ABD tarafından bloke bile edilebiliyor. Dünyanın neresinde olursa olsun dolar üzerinden yapılan bankacılık işlemlerini Amerikan Hazinesi, kara para aklama, terörün finansmanı, sakıncalılar listesi ve yaptırımlar gibi kriterler bakımından inceleyebiliyor.

ABD’de bu tür sıkıntılı bankacılık işlemlerinin tespiti konusunda faaliyet gösteren 16 ayrı kurum bulunuyor. Zarrab davasında adını sıklıkla duyduğumuz Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’nin (OFAC) işi ise, ABD ve BM yaptırımları açısından para akışını kontrol etmek. Bu kurumların tepesinde bir üst yapı olarak ABD Hazine Bakanlığı’na bağlı Terörizm ve Mali İstihbarat Dairesi (TFI) bulunuyor. ABD’nin herhangi bir uluslararası yaptırımını ihlal etmek ya da kara para işlerine girmek dünyanın neresinde olursa olsun bir bankayı uluslararası finans sisteminde sakıncalı banka durumuna düşürebiliyor.

“ABD YAPTIRIMLARI BİZİ BAĞLAMAZ” İFADESİ KOF BİR PALAVRA

Peki bu duruma düşen bankaya ne mi oluyor? Kredi ve borçlanma maliyetlerinin artırılmasından ağır para cezalarına çarptırılmaya, bankacılık lisansının iptalinden dolar merkezli uluslararası finans sisteminden atılmaya kadar cezalandırmalar gelebiliyor. Bu yüzden radara takılan bankalar, daha büyük riskleri göze almaktansa Amerikan hukuk sistemindeki ‘Guilty Plea’ yani suçu itiraf ederek cezai indirim almayı ve anlaşarak para cezalarıyla kurtulmayı tercih ediyor. Bu yüzdendir ki, Babacan’dan Yıldız’a, Erdoğan’dan Yıldırım’a “ABD yaptırımları bizi bağlamaz,” ifadesi kof bir palavradan öte bir anlam taşımıyor. Çünkü, mevcut uluslararası finans sisteminin tabiatı gereği ABD yaptırımları dünyadaki tüm bankalar gibi Türkiye’deki bankaları da bağlıyor. Kaldı ki Türkiye, OECD üyesi 36 ülkenin yaptırımların uygulanması, kara para trafiği ve terörün finansmanına karşı kurduğu Finansal Eylem Görev Timi’nin (FATF) bir tarafı ve bu konuda ciddi bir taahhüt altında.

Koyduğu uluslararası yaptırımların ihlaleleri konusunda verdiği cezalara dair ABD’nin nereden bakarsanız bakın 1950’lerden itibaren başlayan çok geniş bir tecrübesi bulunuyor.  Küba ve benzeri ülkelerin yanısıra 1979’dan bu yana da inişli çıkışlı dozajlarda İran’a yaptırımlar uyguluyor.  Bu yaptırım ihlallerinin sonuçlarının nerelere varabileceğine dair en keskin örneklerden birini ise yine İran oluşturuyor. Nükleer çalışmalarından dolayı üzerindeke yaptırımlar sertleşen İran, 2012 Mart ayında, 200 ülke bankaları arasında anında para transferi sağlayan ve bu bankacılık işlemlerinde bir tekel durumunda olan SWIFT’ten (The Society for Worldwide Interbank Financial Telecommunication) çıkarılmıştı. Bu aslında İran’ın uluslararası cari finans sisteminden fiilen dışlanması anlamına geliyordu.

İRAN’IN “EKONOMİK CİHADI”NA RESMEN NEFER YAZILDILAR

Böylece finansal açıdan İran’ın eli kolu bağlanmış, tabiri caizse uluslararası finans işlemleri açısından çağın gerisine, Lidyalıların parayı bulmasından önceki çağlara itilmişti. Buna rağmen Suriye’de Esed rejiminin en büyük destekçisi olma özelliğini koruyan İran’ın imdadına, önden alınan yüklü bahşişler karşılığında Erdoğan ve şer şebekesi yetişmişti. Bu sayede başta Halkbank olmak üzere bazı Türk bankaları İran’ın nefes borusu haline gelmişti.

Türkiye’nin finans sistemini ve milli bankalarını ülkenin sanayicisi ve üreticisinin menfaatlerinin hilafına İran’ın “ekonomik cihadı”nın hizmetine sunan Erdoğan ve şer şebekesinin, Esed’in katliamlarının finansmanında kullanıldığı için kirli ve kanlı diyebileceğimiz, bu iş karşılığında ne kadar rüşvet aldıkları şimdilik meçhul. Bilinen ise, 50 milyon dolardan fazla rüşvet aldığı tescillenen Çağlayan’ın rüşvet kayıtlarında “cash to yukarı” diye bir ifadenin yer alması. O “yukarı”nın Erdoğan olduğundan neredeyse kuşku yok. Çağlayan’ın bile 50 milyon dolardan fazla rüşvet aldığı bir kirli denklemde her şeyin bilgisi ve onayıyla gerçekleştiği o “Yukarı”nın Çağlayan’ın aldığından kat be kat fazlasını rüşvet olarak aldığından ise şüphe duyulmuyor.

Zarrab’ın itirafları üzerinden detaylarını günlerdir takip ettiğimiz bu kirli alış verişin faturasının artık ödenme zamanı geldi çattı. Harami despot Erdoğan ve başında bulunduğu şer şebekesi bir taraftan bu soruşturmayı bir milli mesele gibi pazarlamaya kalkarken öte yandan hayatın gerçeklerini ve kabul etseniz de etmeseniz de dünya güç dengelerini yok sayarak ABD yaptırımlarının Türkiye’yi bağlamadığı yalanına sarılıyor. Oysa ki, peşinen çürütülmüş o yalanın ömrünün yatsıya kadar sürmeyeceği aşikar. Geriye ise, yazın harmana pislediklerinin kışın ağızlarına gelmesi kalıyor. Keşke o pisledikleri sadece kendilerinin ağzına gelmekle kalsaydı. Maalesef, öyle olmayacak gibi. Çünkü, 80 milyon da o pislikten payını alacak. Kimbilir belki de Erdoğan ve şer şebekesinin onca zulmüne doğrudan arka çıkmak ya da sessiz kalmak suretiyle destek olmanın ibretlik bir bedeli olacak bu. Kimbilir?..

Önceki Son 10 Yazı:
Bir Selam Tevhid Kudüs Ordusu kaç Michael Flynn eder? - 09 Ara 2017
Reza Zarrab’ın itirafları ve gökten gelen gofretler! - 02 Ara 2017
Ses vermeye (gel) sen de himmet eyle!.. - 28 Kas 2017
Bu yazacaklarım kimsenin hoşuna gitmeyecek ama… - 26 Kas 2017
Erdoğan rejimi ve Türklerin Doğu’ya büyük göçü - 21 Kas 2017
Reza demir kafeste, öter aheste aheste… - 18 Kas 2017
İtiraf sakrementi mi, yoksa ‘utanmazsan dilediğini yap’ faslı mı? - 14 Kas 2017
Samimiyetle düşünelim: Yapabileceklerimiz, yaptıklarımız kadar mı? - 07 Kas 2017
Türkiye’nin imajını bozan ‘hain’leri ifşa ediyorum - 04 Kas 2017
Cumhuriyet şekilden şekle sokabileceğiniz bir oyun hamuru mudur? - 30 Eki 2017
önceki yazı

Yenilgide yarışıyorlar!

Sonraki yazı

Zor zamanlarda sanat ve edebiyat!

2 Yorumlar

  1. Kerem
    12 Aralık 2017 at 08:29 — Cevapla

    Bûlent Bey,
    Çok bilgilendirici ve detaylı makalenizden dolayi sizi tebrik ederim.
    Saygi ve sevgiler

  2. ersin
    12 Aralık 2017 at 13:35 — Cevapla

    Sayın Keneş,
    Tekrar bilgilendirme harika olmuş. Şunu belirtmek isterim ki, bunca olan hayasızlık, şerefsizlik, adilik v.s durumlara arka çıkanlar, cemaatin mallarına çöküldükden ellerini ovuşturarak ve salyaları akarak bekleşen cemaat görünümlü yapılar, umarim şu bahsettiğiniz yatirimları bir an önce tadarlar ve yaptıkları pisliğin bu dünyadaki ceremesini görürler. Ahirettede bizhesaplaşıriz inşallah.

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir