YSK kararı sonrası durum değerlendirmesi

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) dün (6 Mayıs 2019 Pazartesi günü) İstanbul’da seçimlerin yenilenmesi kararı aldı. Çok tartışmalı bir karardır diye yazıyorlar, yorum yapıyorlar, konuşuyorlar da, kusura bakmayın hiç katılmıyorum ben bu kararın tartışmalı olduğuna. Bir kararın tartışmalı olabilmesi için o kararın alındığı parametrelerin normatif olması gerekir. YSK’nın bu kararı alabildiği Türkiye’de çok ama çok uzun zamandır bir normatif çatı yok. Daha önce ele aldığım gibi, anayasal düzeninden – yerleşik varoluş nizamından – sapmış olan bir devlette düzenlilikler değil, kuraldışılıklar normal hale gelir. Yani İstanbul seçimlerinin yenilenmesi veya yenilenmemesi konusunda karar veren YSK, bu kararı verirken devletin anayasa ve yasalarına, yönetmelik ve teamüllerine, nesnel kanıt ve veriler temelinde yapılan objektif bir değerlendirmeye göre bir karar almadı. YSK, tıpkı rejimin diğer üst yargı organları gibi, sadece bir isme indirgenmişti.

Ben uzun süredir Türkiye’de kurumların içinin boşaltıldığını ve rejim denetimine girdiğini analiz eden yazılar yayınlıyorum. İdeolojik değerlendirmeler değil bu analizler. Bilakis, var olan durumu olduğu gibi gören ve değer yargılarından bağımsız olarak, gerçekleşmekte olan olaylara ve süreçlere analitik yaklaşan yazılar. Denklem çok basit aslında! Anayasasına ve yasalarına uymayan, onları adamına göre yorumlayan bir devlet, öngörülebilir olmaktan çıkar. Böyle devletlere sanki her şey normalmiş gibi yaklaşmak ve onların kâğıt parçasına indirgenmiş anayasalarına göre yorumlamak ve analiz etmek, bizi yanlış sonuçlara ve beklentilere götürür. Defalarca demokrasinin ne olduğunu ve ne olmadığını izah etmeye çalışan yazılar ele aldım. Amacım, seçimsel sürecin demokrasi olarak nitelenemeyeceğini insanlara anlatmaktı. Seçimlerin başında sıfat olarak kullandığımız “özgür ve adil” kelimeleri, demokrasinin en az seçimler kadar önemli bir unsurudur. Özgür ve adil seçimler, seçilmiş onlarca milletvekilinin ve yüzlerce yerel siyasetçinin, yüzlerce gazeteci ve binlerce üniversite hocasının, on binlerce kamu görevlisinin, binlerce yargıç ve savcının siyasi gerekçelerle hapishanede olduğu ülkelerde gerçekleşemez. Bu durumların yaşandığı bir ülkede “özgür ve adil” seçim yapılabilir mi? Bu yapısal sorun mevcutken, sanki yokmuşçasına demokrasicilik oynamak, boş ve anlamsız bir faaliyettir.

Uzun süredir, kapsamlı bir boykotun bu rejimi sarsabilecek tek halk iradesi olduğunu izah etmeye çalışıyorum. Oy verecek vatandaşların kendi iradeleriyle alacakları bir boykot kararından bahsetmiyorum. Bu anlamsız olurdu ve hatta rejimin ekmeğine yağ sürerdi. Bahsettiğim, partiler düzeyinde alınacak ortak bir boykot kararıdır. CHP, İYİ Parti, HDP ve küçük partiler, ortak olarak bir deklarasyon yayınlayarak, YSK kararının kabul edilemez olduğunu, bunun demokrasinin en temel ilkesi olan seçimleri tanımamak anlamına geldiğini, bu nokradan sonra sisteme meşruiyet sağlamayı doğru bulmadıklarını belirtmeliler. Esasında bunu çok önceden yapmalıydılar. Fakat bazı nedenlerden dolayı bunu yapmadılar. Fakat şu an başka yol kalmamıştır. Yine de ben bu tür bir stratejinin muhalefetçe kabul göreceği konusunda çok umutsuzum.

Dün daha YSK kararı açıklanalı birkaç saat olmuşken, İmamoğlu dâhil CHP’deki önemli karar alıcılar ve taban kolları yeni seçimler için sıvadı bile! Bu kadar teslimiyetçi bir yaklaşımı anlamak mümkün değil! Seçimlerin sonucu daha yeni gasp edilmişken, yeni seçimlerden medet ummak nasıl bir zeka ürünüdür? Böylesi önemli bir konuda ayaküstü açıklamalar ve duygusal mesajlar vermek yerine, en azından tüm muhalefet partilerinin kendi üst kurullarını toplayarak bir durum değerlendirmesi yapmaları gerekmez mi? Ortada çok önemli bir hak gaspı var. Demokrasinin minimum koşulu olan seçim mekanizmasının bile artık işlemediği anlaşılmış. Saray veya arkasındaki güç, belli ki tüm yargıyı net olarak güdümüne almış. Yani bu zaten biliniyordu da, haydi diyelim ki bir majör somut kanıt gerekiyordu. Artık bu kanıt da var. Yani koskoca bir seçim ve net sonucu yok sayılmış. Şimdi kalkıp da, “her şey çok güzel olacak” gibi naif bir mesaj vermek ve “çay koyun, yeniden başlıyoruz” türü bir çocukça tutum izlemek mantıklı mı? Oysa CHP başta olmak üzere, tüm muhalefet partiler kendi kurullarında basına kapalı olarak durum değerlendirmesi yapsalar ve pozisyon belirleselerdi, bu süreç devlet ciddiyetine uygun olarak bir iki gün sürseydi, uluslararası basın ve medya bu kararları sabırsızlıkla bekleseydi, rejim mümessilleri de biraz panikleselerdi, çok daha akıllıca olurdu. Dahası, bu parti kurullarını müteakiben bu partiler bir toplantı yaparak kendi pozisyonlarını ve alternatif strateji opsiyonlarını birbirleriyle müzakere etselerdi, hatta ortak bir stratejide birleşselerdi, bu kararı da bir basın toplantısı ile  açıklasalardı, daha iyi olmaz mıydı?

Artık bu strateji için artık çok geç

Bu noktada elbette artık bu strateji için artık çok geç. İmamoğlu ve diğer liderlerin verdikleri mesajlar çok açık: YSK bir karar verdi, katılmıyoruz ama meşru bir karardır. Demokrasi süreci içinde normal bir prosedürdür. Gereğini yapacağız. Bu bir güçsüzlük deklarasyonudur. Havlu atmaktır. Hangi seçmen artık bu sistemin adil olduğuna inanacak? Bu yaklaşımdan sonra Saray ve rejim çevrelerinin derin bir nefes aldıklarını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok. Birkaç yerel protesto ve Kadıköy ve Beşiktaş gibi semtlerdeki tencere-tava gürültüsünden sonra, herkes yattı uyudu! Sadece bu durum bile, Türkiye’de demokrasi kültürünün hiç anlaşılmamış olduğunun göstergesidir aslında.

İşin püf noktasına değinmeden bu YSK kararı elbette değerlendirilemez. Esas mesele, 17 Aralık sonrası yapılan sivil darbenin unutulması veya unutturulmasıdır. Bunda Türkiye’de yanlışlıkla sol olarak nitelenen CHP’nin rolü büyüktür, yadsınmamalıdır! Çünkü 15 Temmuz’un ardından Yenikapı Ruhu ile, içindeki son muhalif sol aidiyeti de öldüren CHP, tümüyle sol Kemalo-nasyonalist akıma teslim olmuştur. Kemalo-nasyonalist ideoloji, Avrasyacı derin devletle aynı dünya görüşünü savunuyor. Genel hatlarıyla “tam bağımsızlık” adına Rusya güdümüne girmeyi savunan, demokrasinin ve Batılı normların Türkiye’de Kürt ayrılıkçılığını güçlendirdiğine inanan, muhafazakâr bir ideolojidir burada söz konusu olan. Muhafaza etmek istedikleri şey, rejimdir. Türkiye’nin “fabrika ayarlarına dönmesini” (1930’ların Kemalizm’ini) savunmaktadırlar. Çok partili bir demokrasinin bu rejimin “karşı devrimi” olduğuna inanan bu kesim, “FETÖ” diskuru üzerinden yarattığı kara delik sayesinde tüm İslamcıları sistem dışına itmeyi ve yeni bir vesayeti hayal ediyor. Bunu yaparken Erdoğan’ı bir maşa olarak kullanıyor. Çünkü “FETÖ takibatı” çok kullanışlı bir zemin yaratmakta. İstediğini bu kategoriye sokarak önce şeytanlaştırmak, sonra da tasfiye etmek oldukça sınırsız bir güç oluşturmaktadır. Bu saydığım özet gerekçe, CHP içindeki ve dışındaki ulusalcı-Avrasyacı güçleri Erdoğan üzerinde birleştiriyor. “Daha işimiz bitmedi, çok kullanışlı” olarak baktıkları Erdoğan üzerinden, yapabildikleri kadar “dinci tasfiyesini” yapacaklar. Akmaz-kokmaz bir strateji bu. Çünkü bu tasfiyeleri yapan adamın kendisi bir İslamcı! Onun yolsuzluğa batmış bir pragmatist olması tabanını ilgilendirmiyor. Onlara göre “reis ne derse doğrudur”. Dolayısıyla, bu seküler derin devlet, toplumu “dincilerden temizlerken” İslamcıları kullanıyor. Bu büyük oyun, İmamoğlu’nun İstanbul’da belediye reisi olmasından inanın çok daha önemli onlar için.

Ez cümle, bu rejimin yaptığı tüm haksızlıkların suç ortağı bir CHP var. Bu CHP, ne kadar parlatırsanız parlatın, içinden demokrasi çıkacak bir şapka olmayacak! Öncelikle eğer inandırıcı olmak istiyorsa, CHP’nin kendisini Yenikapı Ruhu denen Türkiye’yi yok etme planından bir an önce ayırması, rejimin diskurunu reddetmesi, derhal tüm KHK’ların tüm sonuçlarıyla beraber lağvedilmesini ve iptal edilmesini savunmaya başlaması gerekiyor. Dahası, CHP eğer demokratsa, derhal HDP’deki Türkiyeci kanatla ortak çizgide bir Türkiyeli sol platform oluşturması, bu platformda ciddi bir demokratikleşme ajandası ile halkın önüne çıkması lazım. (Devamını başka bir yazıda ele alacağım).

3 YORUMLAR

  1. Sanki o kadar kişi hapse girmeden öne Türkiye demokrattı? Kalabalıklar her zaman kolayca yönlendirilir. Her zaman demokrat zannettikleri kişiler önlerine çıkarılır. O nedenle demokrasi herkesin ağzındaki sakız gibidir. Boşver sol bloku, milletin başını kumdan nasıl çıkartılır. Bu da her kesim acı çekmeden olmaz. Musa as kavmine bir elleri yağda diğeri balda iken gelseydi, ilk başta onlar ilahi mesajı reddederlerdi. İsa as mı reddettikleri ya da diğer peygamberleri katlettikleri gibi. Havarilerin başarısı statüko tarafından dışlanıp zülme uğradıkları içindir. Bu iş acı çekmeden çözüme ulaşmaz. Her kesim acıyı yüreğinde hissedecek ve sonra bu işin çözümü için herkes el ele verecek. Başka yolu yok.

  2. Kılıçdaroğluna verilen mesaj nedir? Güç odakları adamın iflahını keserler. Akıllı strateji geliştirmek herkesin karı değil. Oturduğun yerden şöyle yapsınlar böyle yapsınlar diyerek, sonucun sana göre kolay elde edileceğini düşünmek ancak köşe yazarlarına mahsus bir ütopya sanırım. Gerçeklikle hiç alakası olmayan ütopyalarının 100 de 100 doğru olduğunu düşünmek ise bir başka garabet zaten.

  3. Boykot düşüncenize katılmıyorum Böyle ahlaksız bir yönetim anlayışına karşı boykot hiç bir işe yaramaz ellerindeki medya gücüyle bakın CHP zaten hile ile seçimi kazanmıştı şimdi yeni seçime girmek istemiyor mızıkçılık yapıyor propagandasıyla boykotu etkisiz hale getirip rakip olmadan kolayca İstanbul u kazanırlar boykot iktidarın ekmeğine yağ sürer kimsede chp boykot etti seçimlerin meşruiyeti yok demez.yapılacak iş seçim meydanından kaçtı havası vermeden mücadele etmektir.24 haziran 3 Kasım benzeri bir sonuç ortaya çıkmaz çünkü artık Erdoğan oyun kurucu değil ben tekrar kaybedeceklerini ve cumhurbaşkanlığının meşruiyetinin tartışmaya açılacağını düşünüyorum

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin