AnaSayfa»Yazarlar»Bülent Keneş»Yersiz yurtsuz bir ülke…

Yersiz yurtsuz bir ülke…

Pinterest Google+

“Bütün aileler ana babalarını, çocuklarını icat ederler; her birine bir hikaye, bir kişilik, bir yaradılış, bir kader, hatta bir dil biçerler. Benim icat edilişimde, ebeyvnlerimden ve dört kız kardeşimden oluşan o dünyaya girecek şekilde eğilip bükülmemde öteden beri bir terslik vardı. Bunun kendi repliğimi sürekli yanlış okumamdan mı, yoksa yaradılışımdaki onulmaz bir kusurdan mı kaynaklandığını çocukluk ve gençlik yıllarım boyunca çoğunlukla kestiremedim. Kimi zaman büsbütün uzlaşmaz bir tavır alıyor, bununla da gurur duyuyordum. Bazı zamanlar ise kendimi handiyse büsbütün kişiliksiz, ürkek, kararsız, iradesiz buluyordum. Her koşulda, bunların tümüne baskın çıkan his, kendimi bildim bileli yersiz yurtsuz olduğumdu.”

Bu satırlar Kudüs’te yanlış bir zamanda dünyaya gelen Edward Said’e ait. Hani şu bütün dünya entelijensiyasıyla birlikte siyasal İslamcı çevrelerin de hayranı olduğu “Oryantalizm” kitabının yazarı. Birçok eser ve makaleleriyle haklı Filistin davasının güçlü savunucusu…

EDWARD SAİD’İN TALİHİ…

İmkanları nispeten geniş, hali vakti yerinde bir ailede dünyaya gelmiş olsa da Hıristiyan bir Amerikan vatandaşı olarak Filistin, Lübnan ve Mısır’da; ardından bir Arap olarak Amerika’da yaşamanın kimliği ve aidiyeti konusundaki görüşlerini nasıl biçimlendirdiğini “Yersiz Yurtsuz – Anılar (Out of Place: A Memoir)” isimli kitabında uzun uzadıya anlatır Said. Ama her şeye rağmen yine de şanslıdır O. Çünkü, ülkeden ülkeye, şehirden şehre, evden eve, dilden dile, ortamdan ortama sürüklenişler sonucunda gelişen “yersiz yurtsuzluk” haliyle başetmeyi başarmakla kalmayıp bu haliyle barışmış, dinleri, mezhepleri, kültürleri, dilleri aşan entelektüel aidiyetini bulmaya muvaffak olmuştur.

Benzer talihsizlikleri ve herc-ü mercleri yaşayan herkesin Edward Said kadar başarılı olamadığı ise muhakkak. Çocukluğunu 2. Dünya Savaşı civarlarında büyük altüst oluşların yaşandığı bir dönemde geçiren Said ve ailesine o hengameden çok fazla bir kayba uğramadan çıkmak nasip olmuştu. Oysa çokları o savaşın sonunu bile göremedi.

MİLLETLER VE ÜLKELERİNİN YERSİZ YURTSUZLUĞU…

Kaldı ki felaketler her zaman bir dünya savaşı olarak gelmez ülkelerin başına, insanların kapısına, yerlere ve yurtlara. Bazen bir akılsız başın, bazen bir muhteris despotun, bazen gırtlağına kadar suça batmış bir tiranın sebep olduğu zembereğinden boşalmış belalar silsilesi binleri, onbinleri yersiz-yurtsuz, işsiz, aşsız-ocaksız bırakıverir. Beri taraftan, yersizlik yurtsuzluk da sadece evini-barkını, yuvasını, yurdunu, ocağını terketmek zorunda kalanlara özgü değildir. Bir muhterisin azgın heveslerinin peşinde savrulup duran, biteviye sağa sola yalpalayan milletler ve ülkeleri de bir çeşit yersiz yurtsuzluk yaşar.

Milletler, adeta “taş yerinde ağırdır” sözüne nazire yaparcasına, dünya sistemindeki konumlarından haylaz çocukların eline düşmüş adi bir topaç gibi acemice oynatıldıkça, insanlık aleminde kendilerini değerli kılan değerleri hoyratça aşındırdıkça, üzerine hassasiyetle titrenilmesi gereken kıymetleri yoz at pazarlıklarına ucuz malzeme yaptıkça yersizliği yurtsuzluğu kendi yurdunda bile yaşayabilir. Benzer sebeplerin ve süreçlerin ürettiği benzer berbat akibetlerden korunmak üzere aklı başında tüm milletlerin dersler çıkarması için var olan tarihin mezarlığı bu tür felaketler ve trajik örneklerle doludur.

ÖZ YURDUNDA GARİPSİN, ÖZ VATANINDA PARYA

İşlerinden-aşlarından, mallarından-mülklerinden, sosyal sermaye ve çevrelerinden mahrum bırakılan, despotizm çarklarına kaptırdıkları sevdiklerini zindanlarda tutsak bırakan yüzbinler, maruz kaldıkları alçakça zulümlerin üstesinden gelmekte tabiatiyle zorlanabilirler. Kesif bir çaresizlik kuşatması altında kendilerini “öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” hislerine de kaptırabilirler. Tabii ki kolay değildir lafa gelince adalet uğruna dünyaya meydan okuyan siyasal İslamcı zalimlerin elinde türlü adaletsizliklere, zulümlere maruz kalmak, öz yurdunda itilip kakılmak, parya muamelesi görmek…

Öte yandan, onbinlerce insan canını, namusunu, özsaygısını korumak kaygısı ile zor şartlar altında başka ülkelere hicret etmek zorunda da kalabilir. Sadece Avrupa’ya sığınanların sayısı 10 bini aşan bu mazlumların maruz kaldıkları yersiz yurtsuzluk duygusunun elbette ne tarifi mümkündür, ne de telafisi. Ülkelerinden cebren koparılanların ahvalinden gece gündüz mülteci-ensar edebiyatı yapıp, işine geldiğinde bu yersiz yurtsuz garibanları şantaj aracı olarak istismar eden bilmem kaç yüzlü mürailer değil, ancak kendileri gibi yerinden yurdundan edilmiş olanlar anlayabilir. Kapılarını yoklayan her kaygı verici gelişmenin yol açacağı “gelecek şoku”nun, hem de farklı bir kültürün habitatına uyum zorluğunun yol açacağı “kültür şoku”nun üstesinden gelmek hiç kolay değildir. Yetişkinler için ayrı zordur, gençler için ayrı, çocukları içinse başka türlü zordur bu süreç.

MEZAR KAZICILARINA ALKIŞ TUTANLAR

Ama tüm bunlardan daha acısı ve acınası, yediği efsun vurgunuyla oldukları yerde olanların farkına varamadan, kendi mezar kazıcılarının her kazma darbesini coşku içinde alkışlayanların durumudur. Cellatlarına sevdalanmış böyleleri, alkış-ıslık tufanıyla tezahürat yaptıklarının yapıp ettikleri yüzünden pek yakında yersiz yurtsuz ve umutsuz kalabileceklerinin farkında bile değillerdir. Halbuki Türkiye, şu an tam da böyle bir yersiz yurtsuzluğa düçar olmuş durumda.

Hakikaten de Türkiye, hayalle gerçeği, arzuladıklarıyla olanı karıştıracak kadar duygu durumu sakatlanmış, şahsiyet bütünlüğü bozulmuş, sosyal dokusu yırtılmış, bütün değerleri değersizleştirilmiş bir toplum olmaya doğru sürükleniyor. Algı operasyonları marifetiyle ülke, her şeyin ters yüz edildiği, kıymetlinin değersizleştirilip beş para etmez, cürufun ise elmas gibi sunulduğu şaşalı mı şaşalı bir fetret devri, hatta elde avuçtaki her şeyin çatır çatır yıkıldığı kusursuz bir çöküş dönemi yaşıyor. Şu yeryüzünde on milyonları yersiz yurtuz bırakacak bir şatafatlı çöküşten bahsetmek mümkünse şayet, işte öyle bir çöküşü tecrübe ediyor Türkiye. Tabii ki efsun vurgunu sürüleşmiş milyonların “Yaşa!”, “Varol!”, “Büyüksün!”, “Senin gibisi yok!” sedaları eşliğinde.

BEDENİNİ SÜRÜKLEMEYE ÇALIŞAN RUHSUZ BİR CESET

Uçurumun kenarındaki o aymazlara has eşsiz huzurlarını kaçırmak gibi olmasın ama Türkiye, uluslararası konumunu işaretleyen tüm koordinatlarından zinciri boşalmışcasına uzaklaşıyor. Avrupa Birliği rotasından çıkalı zaten yıllar oluyor. Değerlerine paspas kadar kıymet verilmeyen 60 yıllık NATO şemsiyesi ise tarumar. Türklerin 300 yıllık Batı yönelimi ilk kez gerçekten tarih oldu gibi. Güya Ortadoğu bataklığını kurutmak için sıvadıkları paçalarından değil sadece, yakalarından bile çamur, balçık, kan, irin, cerahat akar hale geldi. Sırf işledikleri suçların hukuk önünde hesabını vermemek için ülkeyi teammüden rayından çıkardılar.

80 milyonluk gemiyi medeni, özgür ve müreffeh dünyaya bağlayan tüm halatları tek tek kopardılar. Muhalif gördüklerini “medeni ölüler” haline getirmek uğruna alçakça zulümlere yönelip, hak, hukuk, adalet, özgürlük kalelerini yerle bir edenler koskoca bir ülkeyi bedenini sürüklemeye çalışan ruhsuz bir ceset haline getirdiler.

NE DOĞU’DA NE BATI’DA İTİBARI KALMADI

İşte bakın siyasi ve ekonomik ambargolar yüksek sesle dillendirilirken, bazı ülkeler Türkiye’ye silah ambargosunu uygulamaya koydu bile. Ülkeyi daha önce tecrübe etmediği büyük buhranlara sürükleyecek bu yersiz yurtsuzluğun faturası Erdoğan için dahi şimdiden ağırlaşmaya başladı. Gördünüz işte, bir gün önce Suriye’ye Türk askerinin girme amacını Esed rejimini yıkmak olarak açıklayan Erdoğan, kaşlarını azıcık kaldıran Moskova karşısında hemen ertesi gün süt dökmüş kedi ezikliğiyle döktüklerini yalamakla yetindi.

Kendisini kof bir kibre kaptırıp külhanbeyliğe soyunayım derken iyice elleri ayaklarına dolaştı. Sarsaklamaları ve yalpalamalarıyla Doğu’da sempati yerine tiksinti duyguları uyandırdı. Batı’da ise hakkındaki şüpheleri artırdıkça artırdı. Ebu Muslim el-Horasani’nin o meşhur sözünün çizdiği kalıba gelip cuk diye oturuverdi: “Onlar, zararlarından emin oldukları için dostlarını uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını yakınlaştırdılar. Yakınlaştırılan düşman dost olmadı. Ama uzaklaştırılan dost düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince yıkılmaları mukadder oldu.”

DEVALÜASYON ÜZERİNE DEVALÜASYON HAVALELERİ…

Yersiz yurtsuzluk sadece dış politikada kalsa yine iyi. Benlik ve kimlik krizi içerisinde bocalayan ekonomi de kaç zamandır bir yersiz yurtsuzluk sendromuyla sancılar, ateşler içinde kıvrım kıvrım kıvranıyor. Ekonominin büyüme istidadının lokomotifi olan en temiz, en dürüst, en yerli, en üretken, katmadeğeri en yüksek aktörlerin mallarına mülklerine, bankalarına, şirketlerine adi bir mafya gibi çökmelerinin bedeli tahmin edildiği gibi ağır oldu. Bütün bunları yapıp sonra da dünyanın en korkak metası ve aktörü olan sermaye ve sermayedar üzerinde hiçbir etkisinin olmamasını beklemek de zaten ancak ahmaklara has bir iyimserlik olurdu.

Olanlar oldu. Ve şimdi ortalık, dolara karşı devalüasyon üzerine devalüasyon havaleleri geçiren paramızın tutunabileceği yeni yurdun (çoğa kalmaz) 1 dolara karşı kaygan 4 TL yamaçları olabileceğini söyleyenlerden geçilmiyor. “Dolara yatırım yapan yaya kalır” kör kehanetinin ceremesini dar ve sabit gelirliler çekedursun, ekonominin dinamiklerinden zerre anlamadığı anlaşılan acemi kahinimiz halka verdiği tasarruf telkini ve israf ekonomisi talkı eşliğinde 1100 küsur odalı kaçak sarayında har vurup harman savurmaya, debdebe içinde yaşamaya aynen devam ediyor.

KAYADAN KOPAN TAŞIN, ANADAN AYRILAN KIZIN…

Şair Cevat Üstün, körpe insanları yersiz yurtsuz bırakan haşin törelere isyanını “kayadan kopan taşın / anadan ayrılan kızın / yersiz yurtsuz kalışına / töreler hükmünü verdi…” dizeleri ile dile getirmişti. Sonra da “anadan ayrılan kızın bahtına / suyun öte yakasında / yersiz yurtsuz düşmek kaldı” diye devam etmişti. Şu an şiirsellikten alabildiğine uzak hoyrat halleriyle bizim memleketin bahtına da, korkarım ki, kendisini var eden tüm değerlerinden, hassas dengelerinden, tecrübe imbiğinden geçmiş nazik ilişkilerinden ayrılığa düçar olup, (tabii şayet kalabilirse) olduğu yerde kalsa bile yersiz yurtsuz kalmak düşecek gibi.

Edward Said, çocukluk yıllarına damgasını vuran yersiz yurtsuzluk sendromu ile her şeyin çok daha sofistike olduğu olgunluk çağında karşı karşıya kalsaydı aynı başarıyı gösterebilir miydi dersiniz? Peki bir çocuğa veya yetişkine nazaran ilişkiler sistematiği çok daha sofistike olan ve atacağı her adımı çok daha büyük komplikasyonlara yol açma ihtimali bulunan bir millet ve ülke bu yersiz yurtsuzluğu kaldırabilir mi?

Önceki Son 10 Yazı:
Erdoğan rejimi tarafından intihar süsü verilen infazlar - 29 Kas 2016
Erdoğan’ın ‘tek adam’lar kulübünde rahatlama arzusu - 22 Kas 2016
Erdoğan’ın zulmünde muhaliflerin payı - 19 Kas 2016
‘Millet de, devlet de benim’ diyen Erdoğan’a göre özgürlük ve huzur - 15 Kas 2016
Neo-faşizm çağında bir faşist enternasyonal mümkün mü? - 12 Kas 2016
Muhalefetin otopsisi: Bir turnusol kâğıdı olarak ‘feto’ amentüsü - 08 Kas 2016
Aman Kemal Bey’in uykusu bölünmesin! - 05 Kas 2016
Beyin göçü, beyin ölümü ve çölleşme - 31 Eki 2016
Erdoğan’ın sistematik işkenceleri tarihin hükmünü bekliyor - 29 Eki 2016
Erdoğan’ın milisleri büyük kapışmaya mı hazırlanıyor? - 25 Eki 2016
önceki yazı

İnternet bağlantınızı hızlandırmanın ipuçları

Sonraki yazı

Erdoğan, Aziz Yıldırım'dan ne istiyor? [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

Yorum yapın

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir