AnaSayfa»Manşet»Yeni Rejim –1

Yeni Rejim –1

5
Paylaşımlar
Pinterest Google+

YORUM | PROF. DR. MEHMET EFE ÇAMAN

Demokrasi olup olmadığı artık tartışmalı olmaktan çıkmış bulunan Türkiye’de mevcut rejimin nasıl oluştuğu, daha doğrusu oluşabildiği sorunsalı, üzerinde önemle durulması ve cevaplanması gereken bir mesele. Nasıl oldu da demokrasi literatüründe James Madison ve Thomas Jefferson tarafından elective despotism, yani seçimle gelen despotizm şeklinde ifade bulan durum gerçekleşti Türkiye’de? Ardından sorulması gereken sorular şunlar: Kimin bu gidişattan çıkarı var? Bu menfaatler koalisyonunu bir arada tutan ne? Menfaatler koalisyonu daha ne kadar devam eder ve sona erdikten sonra demokrasiye geri dönüş mümkün olur mu? Bu sorulara eğilmeden Türkiye siyasetini okumanın mümkün olmadığını düşünüyorum.

DEMOKRASİ SEÇİMSEL BİR PROSEDÜR DEĞİLDİ

Türkiye’de demokrasi oldum olası seçimsel bir prosedür olarak anlaşıldı. Çoğunluk yönetimi, yani milli iradenin (daha doğru terim halk iradesidir) iktidara gelmesi olarak görüldü. Seçim yoluyla iktidara gelmek oyunun en önemli öğesi olmakla birlikte, asla oyunun tamamını oluşturmuyor oysa. Çünkü seçimle iktidara gelen parti veya kişi, çoğunluk oylarıyla seçilmiş olsa bile, işleyen bir demokraside elde edebileceği güç, sadece denetime tabii yürütme gücünü kapsar. Yürütme gücü, gündelik siyasetin, örneğin izlenecek kısa ve orta vadeli ekonomi politikalarının, dış politikanın, çevre politikalarının vs. belirlenmesini ve uygulanmasını kapsadığı gibi, tanı konulan siyasi, sosyal, ekonomik vs. sorunların çözümüne yönelik reaksiyonları da içerir.

Ancak demokratik sistemlerde iktidar, sadece yürütme erki değildir. Seçimle iktidara gelen, ülke yönetiminde meşru ve hukuksal olarak sorumlu ve yetkili olsa da, gücü yasa yapımı (yasama) ve yasaların yorumlanması (yargı) mekanizmalarını kapsamaz. Yasama ve yargı, iktidar dediğimiz olgunun üçte ikisini oluşturur. Yasama mekanizması ile en fazla endirekt bir ilişkisi olabilen yürütme, yargı ile hiçbir ilişki içerisinde olamaz. Kuramsal olarak da uygulama olarak da bu hususta tartışma yok. Neden?

İKTİDAR KISITLANMALIDIR

Demokraside çoğunluk iradesi – bir toplumda en fazla destek bulan ve adil seçimlerde en fazla oyu alan parti veya aday – sadece seçimsel süreç içerisindeki rekabet bakımından üstün olma durumuna sahiptir ve iktidar mücadelesinin kazananı ve kaybedeni, kimin hükümet edeceğinin belirlendiği ana kadardır. Bu mücadelenin sonunda elde edilen iktidar, yürütme iktidarıdır. Sıklıkla seçimi kazanan partinin veya koalisyonun milletvekilleri mecliste de çoğunluğu oluşturur ve yasa yapma sürecinde başat rol üstlenir. Ancak çoğu zaman anayasa değiştirebilecek çoğunluk tek parti tarafından elde edilemez. Türkiye gibi çok yüksek bir ülke barajına ve bu nedenle de aşırı asimetrik oy oranı-milletvekili oranına sahip ülkelerde dahi bu böyledir. İktidar belirli bir süre için elde edilir, bu sürenin sonunda yeniden adil seçimler yapılır. Halk, iktidarın devamı yönünde tavır alırsa, seçimlerden birinci çıkar. Eğer halk iktidarın politikalarından memnun değilse, seçimden birinci çıkmaz. Bu durumda yeni bir parti veya kişi iktidara gelir. Çoğunluk iradesinin (milli irade dememek gerek, çünkü o partiye oy vermeyenler de milletin parçasıdır ve çoğunluğun iradesine aksi yönde oy kullanmaları onları ne o millete mensup olmaktan ne de vatandaşlıktan mahrum eder) oynadığı rol budur.

Yürütme yetkisini elinde bulunduran parti veya kişi, diğer yandan yasamanın (meclisin), meclis içinde ve dışında bulunan parti, grup ve kişilerin denetimine tabiidir. Bu denetim kesintisiz devam eder ve gücünü anayasadan ve yasalardan alır. Bundan daha da önemlisi, yargı erki de – Anayasa mahkemesi, yüksek mahkemeler, diğer olağan mahkemeler – yürütme iktidarını mevcut anayasal düzenin kendilerine vermiş olduğu yetkiler çerçevesinde kesintisiz olarak denetler. Yine yargı erki, aynı zamanda yasama erkinin (meclisin) yaptığı yasaların anayasaya ve anayasal düzene uygun olup olmadığını denetler. Örneğin, yasama, işleyen demokrasilerde temel insan hak ve özgürlüklerinin karşısında olan yasalar yapamaz, tesis edilmiş hak ve özgürlükleri kısıtlayıcı yasalar çıkartamaz. Örneğin kadınların seçme ve seçilme haklarını ellerinden alacak bir yasal düzenleme yapabilir mi? Yapamaz. Örneğin ırkçı ayrımcılık yapabilir mi? Yapamaz.

YASALARIN ÜSTÜNLÜĞÜ, HALKIN ÇIKARINADIR

Neden bunları yapamaz? Ahlaki sorumluluğun gereği gibi en temel bir argümanı bir tarafa bırakarak, çok daha somut argümanlar getirelim: çünkü anayasanın ve uluslararası bağıtların bağlayıcılığı ve üstünlüğü vardır. Zaten bu türden bir yasa veya yasalar çıkartılırsa, o sistem artık demokratik olarak nitelendirilmez. Diyelim ki yasama (meclis) anayasa ile potansiyel olarak çelişen bir yasa çıkarırsa, yargı erki elindeki anayasal gücü kullanır (mesela anayasa mahkemesi devreye girer) ve eğer çıkartılan yasanın anayasa ile bir çelişkisi olduğu yönünde bir değerlendirme yaparsa, yüksek mahkeme o yasayı iptal eder. Yani yasamanın (meclisin) kararına müdahil olur. Halk iradesi tarafından oluşturulan meclisin aldığı kararın yargı tarafından iptal edilmesi demokratik midir peki? Evet, çünkü demokrasi sadece seçimsel ve biçimsel bir prosedür değildir, yazının başında belirttiğimiz üzere. Demokrasi aynı zamanda bazı asgari dererleri de kapsar ve bu değerleri (mesela düşünce ve ifade özgürlüğünü, azınlık haklarını, özgür medyayı, tarafsız yargılanma ve savunma hakkını, cinsiyetler arası eşitlik prensibini vs.) gerek yasama, gerekse de yargı erkleri aracılığıyla korur. Kimden korur? Bu tür hakları gasp edebilecek bir yürütme erkinden, yani siyasi iktidardan.

Demek ki, milli irade her istediğini yapamaz. Çünkü aslında iktidarlar hep çoğunluk ilkesiyle iktidara geldiklerinden dolayı kendilerini milli irade olarak algılasalar da, aslında Rousseau’nun çok yanlış biçimde yeknesak olarak algıladığı milli irade, asla yeknesak değildir. Tüm vatandaşlar hiçbir zaman aynı fikirde olamazlar. Her konuda farklı düşünen gruplar, fraksiyonlar ve partiler vardır. Bu nedenle, günlük siyasette en çok oyu alanın dediği olsa da, bireyin temel hakları ve özgürlükleri anayasal garanti altındadır. Dolayısıyla farklı düşünenler hem yasamada (mecliste) temsil edilir, hem de iktidara oy veya destek vermemiş vatandaşın hakları korunur. Yürütme bunlara halel getiremez. Getirirse karşısında yargıyı bulur zaten. Eğer bu mekanizmalar işlemiyor ve milli irade yasama ve yargıyı topyekûn kontrolüne alıyorsa, bu noktada – seçimsel süreç teoride hala var da olsa – artık demokrasiden söz edilmesi olanağı yoktur. Bu gerek Alexis de Tocqueville, gerek John Stuart Mill gibi klasik demokrasi kuramcıları, gerekse de Giovanni Sartori gibi çağdaş kuramcılar tarafından üzerinde durulmuş ve çözümlenmiş olan tyranny of majority (çoğunluk tiranlığı yerine çoğunluk diktası kavramı daha yerleşik Türkiye’de) dediğimiz rejimdir. Yani işin özü: her seçim olan yerde demokrasi yoktur, her milli irade de demokratik değildir.

FİİLİ OLDU-BİTTİ REJİMİ

Şimdi gelelim bu mekanizmaların uygulanmadığı Türkiye’ye. Evet, seçim mekanizması ile iktidara gelmiş bir cumhurbaşkanı ve hükümet var (her ne kadar son referandumdan sonra yürütmenin baskısıyla Yüksek Seçim Kurulu’nun aldığı mühürsüz oy pusulalarının geçerli kabul edilmesi yönündeki karar ertesinde seçim mekanizması da oldukça tartışmalı hale geldiyse de, varsayalım ki seçim ilkesi hala var). Ancak yukarıda ele alınan demokrasi kıstaslarından hiç birinin artık fiilen uygulanmadığını tespit ediyoruz. Anayasa var, ancak uygulanmıyor. Anayasa sadece hâlihazırdaki bir yıldır süren olağanüstü hal (OHAL) rejiminden dolayı uygulanmıyor değil. Bu rejimden çok önce başlamıştı uygulanmamaya. Örneğin cumhurbaşkanının anayasal yetkisi olmadığı halde, anayasa dışı fiili oldu-bitti ile bakanlar kurulunu kendi uhdesine aldığı bir gerçek. 2019’da yürürlüğe girecek bir anayasal düzenlemenin, 2015’ten bu yana fiilen zaten uygulandığını kim reddedebilir? Bu uygulamanın halen geçerli olan 1982 anayasasına aykırı olmadığını kim söyleyebilir? Peki, nerede Anayasa Mahkemesi? İktidar gaspı ve maksimizasyonu ile sağladığı güç yoğunlaşması sayesinde kendisinde tüm fiili yetkileri toplayan Erdoğan’a Anayasa Mahkemesi de yüksek yargı da ses çıkartamıyor.

2015 yazından bu yana uygulana gelen OHAL rejimi çerçevesinde, artık yasama organı (TBMM) da fiilen etkisiz hale getirilmiş durumda. Dolayısıyla, gayrimeşru olarak yasamanın yetkilerini kendisinde toplayan eski unvanı ile cumhurbaşkanı, yeni adıyla “reis”, Türkiye’deki darbeler literatürüne ilk kez “sivil darbe” dediğimiz kavramı sokmuş oldu. Bu sivil darbenin birinci ayağı 17/25 Aralık soruşturmaları sonrası yargıya yapılan sivil darbe, ikinci ayağı, 15 Temmuz kontrollü darbe girişimi ardından ilan edilen OHAL rejimi ile yasamaya (TBMM) ve orduya yapılan sivil darbedir. Milli iradenin doğal ve hukuki sonucu olan çoğunluk yönetiminden, yapılan anayasaya ve yasalara aykırı, yani kanunsuz olan çoğunluk diktasına geçiş, bunun peşi sıra da fiilen tüm gücün (yürütme, yasama ve yargı) tek adam elinde yoğunlaşarak toplanması artık hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde gerçekleşmiş bulunmaktadır.

DEMOKRASİYİ YOK ETME SUÇU, ZAMAN AŞIMINA TAKILMAZ

Sivil darbe yapmak elbette ki çok büyük bir suçtur. İşlenen suç vatana ihanettir ve bunun yaptırımı zaman aşımına tabi değildir. Erdoğan’ın tüm bu anayasa suçlarını işlerken ve güç gaspında bulunurken kimlerle ortaklık ilişkileri içinde olduğunun, kimlerin hangi amaçlarla kendisine destek verdiğinin, perde arkasında hangi güç odaklarının fırsat beklediğinin önemi olsa da,  bu önem bu yazıda ele aldığımız Türk demokrasisinin nasıl ortadan kaldırıldığı konusunda ikincil önemdedir. Fakat bu ortaklık ilişkileri, demokrasi konusuyla alakalı bir başka öneme sahiptir: bu çıkar koalisyonunu bir arada tutan ne, bu karanlık, gayrihukuki ve gayrimeşru ilişkiler yumağında kim ne elde etmek istiyor, bu koalisyon daha ne kadar sürer, sona erdikten sonra demokrasi geri gelir mi? Bu sorular, ikincil değildir, zira anayasaya ve yasalara saygılı tüm demokrat vatandaşların cevabını beklediği haklı sorular.

Demokrasinin nasıl ve neden bittiğini – yani hepimizin zaten yaşayarak, uygulamada gördüğü gerçeği – kuramsal çerçevede ele aldım. Yukarıdaki sorulara da, yazının ikinci bölümünde yanıt vermeye ve analizi derinleştirmeye çalışacağım.

Önceki Yazıları:
Zarrab neden Türkiye’nin musibeti? - 21 Kas 2017
Zarrab Davası’nın perde arkası ne? - 18 Kas 2017
Erdoğan’ın koalisyon ortağı - 16 Kas 2017
Stratejik körlük ile ihanet arasında bir yerlerde Erdoğan’ın Rusya ziyareti - 14 Kas 2017
Bir Başbakanın Washington gezisine dair - 11 Kas 2017
Erdoğan, Avrasyacılar ve Rusya üçgeninde 15 Temmuz ve sonrası - 09 Kas 2017
Zaman aşımı - 07 Kas 2017
ABD ve Batı’dan kopuşun bedeli olacak? - 04 Kas 2017
Erdoğan: ‘Derin’ garabetler ülkesindeki vitrin - 02 Kas 2017
Cumhuriyet? - 31 Eki 2017
önceki yazı

MTV’de ölümü gösterdiler: Yüzde 25’e razı ettiler

Sonraki yazı

Havuzun yalan hastalığı Sözcü'ye bulaştı

1 Yorum

  1. Salih
    15 Ekim 2017 at 23:00 — Cevapla

    Her sey hizli bir sekilde aydinlaniyor ve de bu zalimleri zaman affetmiyecek

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir