Velayet süreci ve baharın arefesi (5) [Veysel Ayhan]

A’mâk-ı Hayâl peşinde metafizikî bir kurgu…

 

Esved, İbrahim, Mültezem, Safa ve Zemzem isimli beş ehl-i hâl derviş Mescid-i Haram’ın uzak bir köşesinde bir cuma gecesi daha bir araya gelmişti. Yıl 2017, ay Şubat’ların en soğuğuydu.

Zemzem: – Bana en garip gelen ise yapılan zulümlere suskunluk. Milyonlarca insana zulmediliyor, işkence yapılıyor, en dindar geçinenler suspus.

İbrahim: -Efendimiz’e (sav) “Cihadın hangisi efdaldir?” diye sorulunca : “Zâlim sultana karşı hakkı söylemektir” diyor. Daha ötesi ise “Hakkı söylemekten sakınan dilsiz şeytandır” hadisi. Hatırlayalım Hz. İbrahim (as) ateşe atılırken tek başınaydı. Tek bir insan çıkıp da bu zulme “Dur!” dememişti. Her şey o kadar benzer ki…

Safa: – Ama bu sessiz kalan kitle müminlerden oluşuyor.

KABEYİ YIKMA YOLU

İbrahim: –  Onlar da tehlike altında. Hayvanlar kimin peşinde olduğundan sorgulamaz ama insan, peşine düştüğünün kim olduğundan sorgulanır. Korkutucu bir hadis daha var. Kime işaret eder bilmem:

“Bir ordu Kâbe’ye saldırmak üzere yola çıkacak; bir çöle geldiklerinde baştan sona bütün ordu yere batacaktır.

Hz. Âişe der ki, Yâ Resûlallah, onların arasında ticaret için yola çıkanlar ve kötü niyetli olmayanlar varken niçin hepsi birden yere batacaktır? diye sordum.

Rasûlullah (sav): – Hepsi birden yere batacak, âhirette yeniden diriltilip niyetlerine göre hesaba çekileceklerdir, buyurdu.”

Esved: – Aa… bu demin Pırlanta’da okuduğunuz ikazda da vardı: “Kâbe yolcusu olduğu halde Kâbe’yi yıkmaya gidenlerle saf tutanlar olabilir.” Zulmü destekleyenler veya sessiz kalanlar en azından Haşre kadar beraberler yani…

Zemzem: – E.. sen eline çakı almamış komşuna ‘terörist’ muamelesi yaparsan, hırsızın biri dedi diye çocuğunu güvenerek teslim ettiğin öğretmene ‘hain’, ‘darbeci’ dersen, zalimlerle saf tutarsan olacağı bu…

AK SAKALLI YAŞLI AMCA

İbrahim: – Ayet de var: “Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur.”

Mültezem: – Kimsenin garantisi yok.

– Geçen baktım Harem’in uzak bir kenarında birkaç kişi toplanmış zemzem içip, sohbet ediyor. Sakalı bembeyaz bir hacı ile genç bir arkadaş münakaşa ediyor. Sakallı yaşlı amca şunları diyor. “Sizler gavurların ajanısınız, onlara çalışıyorsunuz.” Genç, “Amca biz müslümanız, nereden çıkarıyorsun bunları, delilin var mı diyor.”

Sakallı amca “Gazetelerde yazıyor ya, okumuyor musun?” “Falanı da siz öldürmüşsünüz, filanı da siz öldürmüşsünüz, darbe yapmışsınız…” diye sayıyor. Genç “Amca ben hayatımda sivrisinek bile öldürmedim, darbe falan da yapmadım.” diyor.

LANET OLSUN BUNLARI YAZANLARA VE İNANANLARA

Genç sordu “Terörist diyorsun, onlardan olan bir yakının var mı? Yaşlı “Var, yeğenim” dedi. Genç “Peki onun bir teröristliğini gördün mü? deyince  yaşlı “Hayır o masumdu ama diğerleri var ya diğerleri, onlar kafir.” dedi. Genç “Amca bizim hepimiz aynıyız. Bak hacca geldim. Bak namaz kılıyorum. Niye her okuduğuna inanıyorsun” dedi. Sakallı, durmadı “Sizin okullarınızda fuhuş var. Kız öğrencileri abilerinize ikinci eş yapıyormuşsunuz…” dedi. Genç, “Lanet olsun bunları yazanlara ve sizin gibi inananlara” deyip ayrıldı.

İbrahim: – Bu ak sakallı yaşlı adam evinden camiye, camiden eve giden bir insan. Milyonlarca masum insana atılmış iftiralara inanmış ve her mahfilde gıybet ediyor. Sizce akıbeti nasıl olur?

Esved: – İşte Allah’ın adaleti bu. Farklı mekanlarda farklı sorularla ama mutlak adil bir imtihan. Cami bahçesindekini de imtihan ediyor; Kilise veya Sinagog avlusundakini de. Kimsenin imtiyazı yok. Kimin nerede kazanacağını Allah bilir. Herkes kendi akibetinden korkmalı.

DÜŞMANLARINA MASKARA OLMAK

Safa: – Benim aklım şu eleştiride kaldı. “Zannediyorlar ki tavanlarındaki boya, zeminlerindeki cilâ, masalarındaki ibrişim ve yataklarındaki atlaslarla, beyan ve düşüncelerine ağırlık kazandıracak ve öbür kıyıdakilere sempatik görünecekler! Bilmiyorlar ki bu hâlleri ile düşmanları karşısında, daha çok maskara oluyorlar.”

– Öbür kıyıdakiler ne demek? Bu, neyin eleştirisi?

İbrahim: – Önce bir hadis okuyayım: “Ey Ali, senin elinle bir kişinin hidayete ermesi, yeryüzünde bulunan ve güneşin üzerine doğduğu her şeyden, -başka bir rivayette- vadi dolusu koyun ve develerden daha hayırlıdır.”

– Bu, şu demek. Bir “emri bi’l maruf, nehyi ani’l münker” sevdalısı için terazinin bir yanına bir insanın hidayetini diğer yanına sarayları, dev binaları, plazaları koysanız tereddüt etmeden ilkini tercih eder. Çünkü “güneşin üzerine doğduğu her şey” fanidir, hidayet ve Allah rızası ise bakidir.

TEBLİĞİ ‘ARAÇ’ YAPMAMAK

– Şimdi bir hizmet eri insanlara dini, imanı anlatmayı tâli hale getirmiş;  mekanları, kompleksleri putlaştırmışsa bununla imtihan olur. “tavanlarındaki boya, zeminlerindeki cilâ, masalarındaki ibrişim”i gaye-i hayal haline getirmişse bunlarla imtihan olur.

Ne olur? Elinden alınır. Ben, kan ter içinde çalışan amele ve işçileri, çöp toplayan garibanları ihmal etmişsem hak ve hakikati sürekli sanadid ve ağniyaya anlatıyorsam amelimin tersiyle muamele görürüm. Çünkü tebliğimi amaç değil araç haline getiriyorum, bir şeyler tesis etmeye vesile ediyorum demektir.

Zemzem: – Semerenin ne olduğunu tespitte problem var o zaman.

İbrahim: –  Evet. Dünya bina üstüne bina yapmanın müessese üstüne müessese kurmanın asıl amaç olduğu bir yer değildir. Asli gaye, ila-yı kelimetullah için gayret etmektir. Kutsal olan sadece niyet ve gayrettir. Bu niyetle adım atarsınız, müessese kurarsınız. Ve bitirince de her şeyi ‘Sahibine’ teslim edersiniz. “Bu açıdan da iradî şekilde yapıp etmek, sonra da arkaya dönüp bakmadan çekip gitmektir esas olan. Semeresini ille ben dereceğim.. mükafatını göreceğim.. yapacağım şeyden dolayı alkış toplayacağım.. takdire mazhar olacağım.. yâd-ı cemil olarak anılacağım!.. demeden, hiç o türlü taleplerde bulunmadan vazifeni sırf Allah rızası için yap!..”

BİRİ MALIMI GASBEDERSE

– Sonrası size düşen yaptığınızı unutmak. Yapılanlar yapılmış sahibine teslim edilmiştir. O dilerse yıkar dilerse iade eder. Yapılanlara takılıp kalmak ihlassızlığı ifade eder.

Safa: – Şahsi mülkünü kaybetmek…

İbrahim: – Ben fakirliğime rağmen sebep olduğum her zayii tazmin etmeye çalışırım. Benim yüzümden birinin bardağı kırılsa parasını öderim. Benim yüzünden birinin kolu kırılsa ve hastane sahibi isem her şeyimi onun emrine tahsis ederim. Şimdi bu insanlara saldıranlar onlara Allah rızası için yaptıkları hizmetten dolayı saldırıyorlar. O sebeple el koyuyorlar.  Allah, dilerse dünyada değilse ahirette binlerce katıyla tazmin eder. Gasıplara mallarını kaptıranlar ahirette karşılığının ne olduğunu şimdiden öğrenseler başlarını şükür secdesinden kaldırmazlar.

Safa: – Bir de sevinsinler mi yani?

İbrahim: – Düşün ki malını veya fabrikanı yüz katına sigorta ettirdin. Sonra yandı veya haydutlar el koydu. Ne yaparsın? Ben şahsen sevinirim. Allah’a teslim olmuş, onun yoluna baş koymuş bir insanın canı da malı da sigorta altındadır.

– Bir de Allah hatırı için işkence görmenin, zindanlara düşmenin -teşbihte hata olmasın- tazminini düşün.

Zemzem: – Bir başka takıntı da “E… şimdi ne olacak? Falanlar hakkımızda şunları düşünüyor, filanlar şunu düşünüyor. Dünya âlem şimdi ne diyecek?”

Mültezem: – Bediüzzaman Hazretleri tam bunu diyor: “Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.”

KİME İMAN ETTİNİZ

Zemzem: – Bu dönemin en önemli test sorusu bu. Kimin için koştunuz? Kitle psikolojisinin peşine takılıp mı hizmet kervanına katıldınız? Başınızdaki zata mı iman ettiniz? Yoksa Allah’a inandığınız için mi hizmet yolundasınız? Yani sırtınızı nereye dayıyorsunuz? Önemli olan bu soruları aşmak.

İbrahim: – Tevhid-i kıble etmeyen diğer kıblelerle imtihan olur. İmanında zafiyet varsa yıkılır. Önemli olan Allah’a tam bir iman. Tüm şüpheler, tereddütler, fasit dairelerde bocalamalar, ümitsizlik cenderesi bunun eseri. “İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir.”

Safa: – Hizmetten ümidini kesme de var.

İbrahim: – Allah’a tam inanmak önemli. O dilerse ve hikmeti iktiza ederse “kış”ı bitirir, dilerse kışın içinde bahar halk eder. Kıştan baharı, yazdan kışı çıkarır. “Ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü”. Yeter ki dilesin. Bizim için önemli olan O’nun hoşnutluğu. Mevkuteler kin ve nefret kusmuş, iftiralar atmış milyonlar da buna inanmış…

– Ne iftiraların, ne de aleyhte düşünen milyonların bir önemi yok. Allah bizimle olduktan sonra Hz. İbrahim gibi ateşe atılsak ateş dokunmaz. Yeter ki üzerlerine bahar bina edilecek insanlar o kıvama gelsin.

Safa: – Bu çekilenlerle o kıvama gelinmedi mi?

İbrahim: – Bilmiyorum. Kur’an da kıvamı hep vurguluyor. “Îmân edenlerin, Allah’ın zikrine ve Hakk’tan inene (Kur’ân’a) karşı kalblerinin (korku ve) yumuşama zamanı hâlâ gelmedi mi?” O zaman geldiyse mesele bitmiştir.

Safa: – Peki, Gayretullah’ın tecelli anı?

HER FİRAVUN’UN BİR SİNEKLİK CANI VARDIR

İbrahim: – Tarihte hiçbir kitle bu kadar külli miktarda kul hakkına girmemiştir, beddua almamıştır. Emsalsiz bir fatura asılı boyunlarında. Vakti geldiğinde…

– Vakti geldiğinde her Firavun’un bir sineklik canı vardır. Allah, kudretiyle bir sinekle bin Firavun’u da yıkabilir. Bir serçe ile binlerce akbabayı yere serebilir. Ama kaderin mantığını çözemeyince “Akbabalar niye hala uçuşuyor, neden leş kargaları tepemizde” deriz. Bunu demek, kadere taş atmaktır. Ve “kadere taş atan başını örse vurur kırar.”

– Rububiyet-i İlahi külliyetle, milyonlarca insanda birden tecelli ediyor. Gayretullah o tecelliyi kesmez. Tehir eder. Bir başka dönemde yapanları o an yerin dibine batıracak seyyiat şimdilik cevapsız kalıyor. Yapanlar azgınlaşıyor ama “esfeli safilin”de derinleşiyor.

Esved: – Kaderi sorgulamak değil de işin sonu nasıl görünüyor?

HİTAMIN HİTAMI

Zemzem: – Gaybı Allah bilir. Zannımca işin sonu yaklaştı. Beş yıl öncesinin iman, dua ve çile birikimini veya enerjisini bugünle karşılaştırırsam hizmet yüze katlanmış diyebilirim. Bina, taş toprak gitsin önemli değil. İnsanın kalitesi ve Allah’a kurbiyeti önemli. Önemli olan keyfiyet. Çekilen çilelerle on binlere velayet yolu açıldı.

İbrahim: – Netice olarak Allah’ın zâlim eliyle kurguladığı bu süreçten sahabinin ardında saf tutacak, tabiinle diz dize oturacak bir kitle çıkıyor. Bunlar karşılıksız olmuyor. Bedelsiz bahar gelmiyor. Eşyanın tabiatı bu. Değiştiremez, değiştiremeyiz.

–  Peygamberlerin en ekmeli, varlık sürecinin nihayetinde geldi. Hatemu’l-Enbiya oldu. Şimdi hitamın, hitam kısmındayız. Beklediğimiz bahar belki de Efendimiz sonrası bugüne kadar gelmiş baharların bütününü ihtiva edecek.

Mültezem: – İzninizle Pırlanta’dan bir paragrafla bu geceyi kapatalım.

İbrahim: – Estagfirullah buyur!

Mültezem: – “Toprağın sızıntıya, tohumun rüşeyme, balığın mercana ve yılanın zehre gebe olduğu bir bahar daha idrâk ediyoruz. Bakalım kimler bahardan yana, kimler de kıştan yana çıkacak? Kimler kelepir kovalayacak, kimler mercan avlamak için en derin noktaları kollayacak?

Kimler bir muhâlif rüzgârla harman gibi savrulan mala mülke mağrur olacak ve kimler hem kendini hem de dünyaları aşarak sonsuzluğa erecek? Kimler dünyanın değiştiriciliği karşısında bal mumu gibi eriyecek ve kimler bu devvâr-u gaddarın dönüşünü değiştirecek…

Haydi, gün ola devran ola!..”

Ayrılmak için yerlerinden kalktıklarında teheccüd ezanı başlamıştı. Bir daha ne zaman görüşeceklerini Allah bilirdi.

Beş yıllık hikâye veya arınma süreci… (1) [Veysel Ayhan]

Beş yıllık hikâye veya arınma süreci… (2) [Veysel Ayhan]

Velayet süreci ve baharın arefesi (3) [Veysel Ayhan]

Velayet süreci ve baharın arefesi (4) [Veysel Ayhan]

 

2 YORUMLAR

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin