Türkiye’nin Rus yönelimi neden tehlikeli?

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Günümüz Rus karar alıcılarının üzerinde ciddi olarak durmakta oldukları en temel parametre Rusya’nın sınır bütünlüğünün korunması meselesidir. Elbette bu sorunun nereden kaynaklandığını anlamak önemli ve bu bakımdan da öncesini izah etmekte fayda var. Çünkü ısrarla NATO üyeliği aleyhine Rusya yöneliminin Türkiye’nin toprak güvenliği için tehlikeli olduğunu anlatan yazılar yazıyorum. Dahası Moskova’nın Ankara’nın iç politikası üzerinde garip bir etkisi olduğunu görüyor, bunu Rusya’dan bakınca Türkiye nasıl algılanıyor sorusu üzerinden okumaya çalışıyorum.

Aslında hiçbir şey yeni başlamış bir oyuna işaret etmiyor. Başlangıç ve 15 Temmuz 2016, ne de 1945’ten sonra Sovyetler’in semirip Türkiye’yi yutmak istemesi! Hikâye bundan daha eski. Çarlık Rusya’sı ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki çıkarların çatıştığı on altıncı asra kadar uzanıyor. Rusya aleyhine genişleyen Osmanlı, sonrasında Rusya genişlemesiyle varlık krizine giriyor. Rusya ve Osmanlı’yı anlamadan bugünkü durumu anlamak da imkânsızdır. Buna bir tutam da uluslararası ilişkiler tarihi ve kuramı ekelim. Üzerine birkaç tutam da jeopolitik ve askeri strateji eklediniz mi? İşte size Rusya üzerinden Türkiye’yi anlamak için gerekli koşullar sağlandı! Haydi başlayalım o halde.

Rusya’nın 1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin çözülmesini müteakip olarak içine düştüğü açmaz, Batı’da iki şekilde okundu. Bunlardan birincisi artık komünizmin tüm dünyada etkisini yitirdiğinden hareket eden ve Batı tipi demokrasilerin siyasi sistem olarak ve kapitalist piyasa ekonomisinin ekonomik düzen olarak küresel bir yayılma göstereceğini ileri süren ve Francis Fukuyama tarafından ortaya konulan görüştü. Bu yaklaşıma göre, Rusya karar alıcıları artık Batı ile beraber hareket etmeli ve Sovyet siyasi ve ekonomik mirasını tamamıyla reddetmeliydiler. Rus liberaller bu görüşü oldukça benimsediler, fakat Rus seçmeni onların yaklaşımına fazla rağbet göstermedi. Sonuçta bu neo-liberal ve Batıcı görüş, dünyada nasıl genel geçer bir yaklaşım olamadıysa, Rusya’da da aynı şekilde tutunamadı. İkinci yaklaşım ise Profesör Alexandr Dugin tarafından formüle edilen ve yukarıda özetlenen liberal yaklaşıma karşı çıkan “yerli ve milli” Avrasyacılık ideolojisiydi. Gelenekselci muhafazakârlar ve Komünistlerin de benimsedikleri bu yaklaşım giderek Rusya’da hâkim ve başat dünya görüşü haline geldi. Bunda Soğuk Savaş sonrası ilk Rus lider olan Boris Yeltsin’in başarısızlığı ve Batı karşısındaki “teslimiyetçi” tutumu rol oynamıştır demek yanlış olmaz.

Artık Avrasyacılık rakiplerini geçersiz kılmıştı. Ruslar özlerine dönmek istiyorlardı. Coğrafi aidiyetlerinin gereği, büyük kalmak istiyorlarsa demokrasi ve genel geçer uluslararası hukuk dışında bir yolu dünyaya dayatmaları gerekecekti. Bunun yolu Çarlık Rusya’sı ve SSCB gibi Batı’ya kafa tutarak, başat bir bölgesel – hatta küresel – güç merkezi olmaktı. Başka yolu yoktu!

Rus Avrasyacılığı jeopolitiğin devletlerin takip ettikleri dış siyaset bakımından birincil manada başat olduğunu ileri sürer. Buna göre Rus devletleri arasında tarihsel bir lineer (düz çizgisel) bağ vardır. Rus İmparatorluğu (Rus Çarlığı) ve Sovyetler Birliği her ne kadar devlet yönetimleri bakımından birbirinin ötekisi de olsalar, jeopolitik olarak aynı koşullara sahiplerdi ve aynı jeopolitik gereklilikler üzerine bina edilmiş bir strateji ile hareket etmekteydiler.

Rusya tarihin her döneminde Avrasyalı bir aktör olmuştu. Bugünkü Rusya (Rusya Federasyonu) için de bu geçerlidir. Bugünkü Rusya’nın sınırları Avrupa’nın doğusundan Japon Denizi’ne, Kuzey Buz Denizi’nden Orta Asya hattına kadar uzanmaktadır. Rusya bu nedenle sadece Avrupalı ya da sadece Asyalı bir aktör olarak hareket edemez. Jeopolitik bakımdan Rusya’nın sahip olduğu topraklar, Rus devletinin jeopolitik kaderini belirlemektedir. Rus Avrasyacılığı bu durumun Rus dış politikasının mihenk taşını oluşturduğunu ileri sürmektedir. Bu jeopolitiğin başta gelen özelliği Rusya’nın karasal bir güç olduğudur.

Geleneksel jeopolitik teorisyenler – başta Mackinder, Haushofer ve Spykman olmak üzere – dünya adasının (Avrasya) kalpgahı (heartland) doğu Avrupa, Sibirya ve Orta Asya’yı kapsayan topraklar da dâhil olmak üzere kontrolünü sağlayan güçlü bir devletin dünyada belirleyici en büyük güç olacağını öne sürer. Bu topraklar bugünkü Rusya, Ukrayna, Orta Asya cumhuriyetleri ve Kafkasya’nın özellikle kuzey bölümlerini kapsamaktadır. Bu teorik konsept Mahan’ın denizleri kontrol edecek bir gücün küresel olarak da kontrolü sağlayacağını varsayan deniz hakimiyet teorisinin eleştirisiydi. Elbette Mahan’ın kastettiği güç İngiliz İmparatorluğu’ydu. Rus Avrasyacılık stratejisinin yukarıda özetlenen klasik jeopolitik teorilerden bağımsız olduğu söylenemez. Rus Avrasyacılığı da dünya güçlerini jeopolitik konumlarına göre kasa güçleri ve deniz güçleri olarak iki ana grup altında toplar ve Mackinder’in jeopolitik kuramına tekabül eden deniz güçleri ile kara güçleri arasındaki mücadelenin tarih yapıcı rolüne işaret eder. Buna göre Rusya tam manasıyla bir kara gücü, kalpgahı kontrol eden bir aktördür. Soğuk Savaş döneminde de Sovyetler Birliği böyle bir güçtü. Bu bakımdan Sovyetler Birliği ve Rusya aynı jeopolitik kaderi paylaşmaktadır. Bu gerçek her iki gücün de dış politika davranışlarının birbirine benzemesine neden olmaktadır. Demek ki Sovyet dış politikasını anlamak çağcıl Rus dış politikasını anlamanın önemli bir koşuludur.

Soğuk Savaş döneminden bu yana deniz gücü olan ABD ile kara gücü olan Sovyetler ve onun varisi olan şimdiki Rusya arasında bir jeopolitik rekabet olduğu varsayımı, Avrasyacılık stratejisine göre bir Rus dış politikası davranışı bakımından bir sabitedir. ABD ise bu teorinin deniz gücü, yani ötekisidir. Bu Rus algısına göre, NATO tüm üyeleri ile birlikte ABD’nin menfaatleri doğrultusunda hareket eden bir askeri örgüttür. NATO’nun genişlemesi sürekli olarak Rusya’nın aleyhine bir biçimde gerçekleşmekte, adeta tam manasıyla Rusya NATO yani ABD tarafından temsil edilen deniz gücü (Atlantikçi güç) tarafından çevrelenmektedir. Bu bakımdan Avrasyacı ideoloji Rusya’nın en başta gelen önceliğinin bu çevrelemeye set çekmek, sonra da onu bir yerinden kırmaktır.

Soğuk Savaş döneminde ABD daha çok kıyı bölgeleri kontrol altında tutarken, Sovyetler Birliği ise daha çok kıtasal bölgeler üzerinde hâkimiyet ya da denetim sahibi durumdaydı. Soğuk Savaş’tan sonra ise Sovyetler Birliği yıkılmış, 15 eski Sovyet cumhuriyet bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. Her ne kadar Rusya bu 15 devlet içinde eski Sovyetler Birliği’nin tek mirasçısı da olsa, sahip olduğu kara ülkesi önemli oranda küçülmüş, başka bir ifadeyle kontrolünde tuttuğu kalpgah görecelileşmiştir. Özellikle eski Sovyet toprağı olan Baltık bölgesi (Estonya, Litvanya ve Letonya) önce Avrupa Birliği’ne katılmış, sonrasında ise NATO üyesi olmuştur. Keza daha önce Varşova Paktı üyesi olarak Sovyet denetim ve etki sahası olan doğu Avrupa ülkeleri de Avrupa Birliği’ne ve NATO’ya üye olmuşlardır. NATO bu dönemde Soğuk Savaş’ın bittiği tezini işlemesine rağmen genişlemesini Rusya’yı çevreleyecek bir strateji izleyerek sürdürmüştür. En azından Avrasyacılık ideolojisi bunu bu şekilde okumaktadır.

Aynı değerlendirme bugünkü Rusya yönetimince de benzer şekilde yapılmaktadır. Rusya devlet başkanı Putin’e göre Sovyetler Birliği’nin dağılması bir trajedi, “geçen yüzyılın en büyük jeopolitik felaketidir”. Putin’in Sovyetler Birliğinin dağılmasından kast ettiği rejimin sona erişi değil, 15 eski Sovyet cumhuriyetinin varlıklarını müstakil devletler olarak sürdürmelerine yok açan siyasi gelişmelerdir. Kısacası Putin, toprak bütünlüğünün yitirilmesini jeopolitik bir olumsuzluk olarak değerlendirmektedir. Bu değerlendirme, Avrasyacı ideolojinin varsayımlarıyla bire bir örtüşmektedir.

Putin de Avrasyacı jeopolitiğe uygun olarak ABD’nin dominant olduğu NATO yapısının Rus sınırlarına dayanmasını çok olumsuz bir gelişme, bir tehdit, bir güvenlik zafiyeti olarak görmektedir. Avrasyacılık jeopolitiğinde Atlantikçi (yani ABD ve NATO birlikte) kanat günümüz Rusya karar alıcıları tarafından da öteki olarak algılanmaktadır. Yine bu jeopolitik çerçevesinde ağır basan reel politik Soğuk Savaş’ın ideolojik manada sona erdiğini kabul etmekle beraber, Soğuk Savaş’ın özünü, yani esasını oluşturan jeopolitik sebeplerin hala varlığını devam ettirdiğini tespit etmekte, dolayısıyla fiili güç mücadelesi bakımından Soğuk Savaş jeopolitiğinin hiç değişmediği pozisyonunu benimsemektedir. Bu durumda Soğuk Savaş’ın tek taraflı olarak (sadece ABD ve müttefikleri açısından) bitmiş kabul edildiğini ileri sürmek yanlış olmaz. Zaten özellikle Kırım’ın Rusya tarafından işgal ve ilhak edilmesi ve son Suriye politikaları, ABD ve Batılı birçok yazarın da giderek bu jeopolitik güç mücadelesinin varlığını görmeye başlaması, hatta NATO içerisinde bu konunun giderek önem kazanma yöneliminde olması durumunu beraberinde getirmiştir.

Günümüzde Avrasyacı ideoloji jeopolitik anlayış tarafından belirlendiği ortada olan Rus dış politika davranışı ve özellikle Rus bölgesel politikaları, halen ABD ve NATO’yu (Avrasyacı terminolojiyle Atlantikçileri) öteki olarak, dahası bertaraf edilmesi zorunlu bir tehdit olarak algılamaktadır. 15 Temmuz esnasında Ankara’da bulunan Alexandr Dugin bu bağlamda Sovyetler Birliği’nin çöküşünün (teritoryal bütünlüğünü koruyamaması anlamında) göreceli olarak jeopolitik dengenin Atlantikçiler lehine bozulduğunu ileri sürmekte, ancak bu durumun karşılıksız kalmayacağına işaret etmekte, deniz gücü tarafından yapılacak etkiye kara gücü tarafından tepkinin gecikmeyeceğini vurgulamaktadır.

Kara gücü Rusya’nın Atlantikçi kanatta açacağı gedik Türkiye! Rusya bunu hayati bir mesele olarak – devlet politikasının da üstünde bir stratejik mihenk babında – değerlendiriyor! Bu konuya ne kadar önem versek azdır. Türkiye’deki Erdoğan vitrinindeki şer ittifakını bir arada tutan tutkal Rus etkisidir. Bir sonraki yazımda bu konuyu genişletmeye devam edeceğim.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin