Türkiye’de pompalanan nefret nereye kanalize olacak?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Sistematik bir nefret pompalaması süreci yaşanıyor, zaten kamplaşmış-kutuplaşmış Türkiye toplumunda. Son yapay bölünme Pontus-Rum söylemi üzerinden, İmamoğlu’nu yıpratmak için yapılıyor.

Esasında İstanbul “seçimleri” rejimin ortaya attığı bir kıtır! İstanbul’da belediye kimin kontrolünde meselesi, çok tali bir mesele! Esas sorun giderek profil kazanan hibrit ideoloji. Rejim sosyal ve siyasal mühendislik taktikleriyle tüm kesimleri “yerli-milli” bir Avrasyacı moda sokmayı başardı. Dış ve iç ötekiler yaratarak, toplumu radikalleştirdi. Mobilize olmaya hazır kıtalar oluşturmak için bu gerekli. Her faşizm gibi bu rejim de bir şekilde ülkeyi şiddete ve yıkıma götürmek zorunda. Ahmet Altan’ın dediği gibi, “hukuka dönemezler” artık! Hukuka döndürme gayreti içinde olan herkes de bu rejimin düşmanıdır, onun gazabına uğrar! Rejim bu işlerin meşruiyetini sağlamak durumunda. Onu da hibrit bir ideoloji ile yapıyor. İzah edeyim:

Saray ve arkasındaki ortakları gittikçe içlerindeki ırkçı-milliyetçi tortuyu kusmaya başladılar. Topal Osman Ağa’nın “Pontus’lulara karşı doğu Karadeniz bölgesini savunması” türü bir söylemi İmamoğlu bağlamında İstanbul seçimlerinde malzeme olarak kullanmaları, kantarın topuzunu iyiden iyiye kaçırdıklarını gösteriyor. Dış politikada anti-Batı söylemini son haftalarda artan oranda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin doğu Akdeniz’de bulduğu yüklü doğal gaz rezervlerine odaklayan ve yeni bir Türk-Yunan sorununu körükleyen güvenlik elitleri, iç politikada Karadeniz seçmenini kaybetme pahasına Pontus-İmamoğlu bağlantısı üzerinden, zaten haddinden fazla radikalleşmiş bulunan Türkiye kamuoyuna nefret pompalıyor. Bu gidişat iyiye işaret değil. Aynı oyun içerideki Türkiye vatandaşı Kürtlerle dışarıdaki Irak ve Suriye Kürtleri arasında bağ kurarak yapıldı. Elbette Kürtler Rumlara göre çok daha sahipsiz, bu bir gerçek. Avrasyacıların günah keçisi Kürtler, Cizre’de, Sur’da, Diyarbakır’da ve diğer Kürt yoğunluklu illerde ve kasabalarda ağır silahlarla bombalanırken rejim bir taraftan nasıl bunu Suriye’deki YPG’ye karşı geliştirdiği yeni tutumla aynı bağlamda ele aldıysa, bugün Rum-Pontus-İmamoğlu üzerinden “ihanete karşı koyan yerli-milli güçler” karşısında “satılmış-hain-Yunan uşağı” CHP imajı, Kıbrıs karasularındaki doğalgaz yataklarının Türk “kıta sahanlığı” ilan edilmesi ve KKTC’nin (tanınmayan) egemenlik hakları üzerinden ele alınıyor! Böylece hem içerde hem de dışarıda aynı Avrasyacı hibrit ideoloji üzerinden Türkiye radikalleştiriliyor, hatta olası bir askeri çatışmaya hazırlanıyor.

Gözü karartmış rejim koalisyonunda herkes kendi rejim içi konumunu korumaya veya geliştirmeye odaklanmış durumda. İstanbul seçimleri önemli evet, ancak ondan da önemli olan bu rejimin ayakta kalmasına yarayan diskurun ideolojik arka planının “dolu” tutulması! Kitlelere satın almalarını sağlayacak somut bir şeyler sunmaları lazım. Yoksa rejim aleyhine giderek artan eleştirilerin sesini kesmek mümkün olmayacak. AKP içi akbabalar kokuyu aldıkları için “treni kaçırmamak” adına yavaştan faaliyetlere başladılar bile! Davutoğlu gibi rejimin doğuşunda önemli roller üstlenen “ağzı şahsiyetinden büyük” lider heveslileri bir yerlerden koku almış av köpekleri gibi harekete geçiverdi. Daha önce yedek kulübesine kapağı atan Akşener gibi “kadın kotasından” ikinci Tansu Çillerciliğe oynama heveslisi adaylar, rejime “en sert bandajlarla ben oynarım” mesajı veriyor uzunca süredir! Oynarlar mı oynarlar da! Nitekim bu merkez sağ geleneği az Mehmet Ağarlar yetiştirmedi hani! Yeri gelmişken, Süleyman Soylu’yu atlamamak lazım, değil mi? Çünkü o da her ne kadar “reisine her vesileyle kuyruk sallayan” bir strateji içinde de görünse, derinlerle çok girift bir ilişki kurmuş olduğu ve “ustasının ardından” gelirken, boynuzun kulağı geçmesi mücadelesi verdiğini siyaset kulisleri konuşuyor. Kısacası rejim koalisyonunda herkes kendi derdine düşmüş görünüyor.

Pontus’çu olmakla itham ettikleri İmamoğlu da sanki farklı bir yerlerde mi? Muharrem İnce gibi o da “sosyal demokrat” kontenjanından Kemalofaşist rejim liderliğine iyi aday olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Mülayim ve daha ölçülü, belki daha “iyi niyetli” hatta! Ancak bu onun Kemalist tabanı sosyal demokrasiye evirme rolünden ziyade var olan CHP ulusalcılığı üzerinden rejim koalisyonuna şirin görünme taktiğini örtbas edemiyor. CHP’de Kılıçdaroğlu Alevi tabanını, İmamoğlu Erdoğan’dan uzaklaşan Karadeniz tabanını kontrol etme vazifesini ifa ederken, partinin merkezini ve ana akım tabanı kontrol eden ulusalcı (ulusolcu = çakma solcu) sol-nasyonalistler, Avrasyacılığın doğal müttefiki konumundalar zaten.

Bu şartlar altında giderek artan nasyonalizm dozajı, bir yerlere doğru taşma (hatta patlama) yapmak zorunda. Daha önce işaret ettiğim üzere, sınırlı bir Kuzey Irak operasyonu veya YPG’ye yönelik Rusya vizeli ve icazetli bir kara harekâtı bu nasyonalizmin beklentilerini kesmez. Kaldı ki ipin bir yerlerden kopması lazım! Rus S-400’leri konusunda Rusya bastırıyor. Ankara’da aklı başında olanların Erdoğan’ı dengelemek istemeleri ve ABD ile ipleri tümden kopartmamak adına zaman kazanmaya oynamaları tutmadı. ABD’deki mülayimlerin de Türkiye’ye açtığı “zaman kredisi” tükendi. Ruslar bastırıyor, Avrasyacılar Erdoğan’ın siyaseten ümüğünü zaten bırakmıyor ve artan baskıya paralel onu daha da fazla köşeye sıkıştırıyor. Erdoğan ise kurnaz bir tilki gibi, ekonomik bir krizin her an patlayacağını görüyor ve Rusya limanına sığınarak durumu en azından bir süreliğine daha kurtarmaya çalışıyor. Böylece ABD-NATO yörüngesine geri dönüş işi mucizelere kalıyor! Bu işin inceldiği yerden kopması için gereken bahane salt S-400 işi olmayacak. Biri tetiğe basacak. S-400’lerin doğu Akdeniz’e yerleştirilecek olması, tekin bir hamle değil. Moskova’da bu işin üstadı stratejistler ellerini ovuşturarak farenin kapana girmesini bekliyor! Bu koşullarda radikalleştirilen ve “kötü Batı’ya” bir ders vermek ve “Yunan’ı denize döken atalarına layık olduğunu” göstermek isteyen kamuoyu, sağcısı-solcusu, dincisi-laikçisi, ülkücüsü-ulusalcısı, elde ne varsa artık, tüm Türkiye tabanı bu genel hibrit ideolojinin hipnozu içinde, amok koşusunda.

Gereken oldubittilerin yapılması konusundaki kabiliyetini ispatlamış olan bu rejim, kurduğu aparat içinde bu işin de bir yolunu bulmaz mı? Ben Kremlin’in Türkiye’yi geri dönüşü imkânsız bir şekilde raydan çıkartacak hamleyi doğu Akdeniz-S-400 arası bir korelasyonda, radikalleştirilen Türk kamuoyu ve onun hipnozunu sağlayan hibrit ideoloji üzerinden gerçekleştireceğini tahmin ediyorum. Anayasasız bu rejimde savaş ilan etme yetkisi kimde? Ben bilmiyorum. Zaten bu sorunun doğru cevabı, “yetkiye gerek var mı?” olmalı, değil mi! Savaş-iç savaş-ekonomik çöküş-Rusya güdümü arasında demirlemiş durumda olan Türkiye gemisinde tüm kaptanlar kendisini kurtarma derdinde. Bu yazın sonuna yönelik değerlendirmelerim hep olumsuz. Umarım üçüncü aktörler Türkiye’deki koalisyonun mümessillerinden daha sorumlu ve basiretli hareket edebilecek iradeye sahiptirler. Türkiye’deki mevcut durumu salt Erdoğan üzerinden değil, tüm bu komplike ve çok bilinmeyenli denklem üzerinden okumaya yönelmedikçe, gidişatı anlamak imkansızlaşıyor ve ona çözüm bulmak da zorlaşıyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin