Türkiye: Rusya’nın NATO’daki Truva Atı

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Bir süredir Ankara rejiminin dış ve güvenlik politikalarına yoğunlaşıyorum. Tıpkı ekonomi alanı gibi, rejim içi dengelerin bir kesişme alanı da dış ve güvenlik politikaları boyutu çünkü. S-400 füze bataryalarının Moskova’dan satın alınması ve bu silah sisteminin yakın zamanda Türkiye’ye konuşlandırılacak olması, ABD ve diğer NATO üyelerini fazlasıyla endişelendiriyor. S-400’lerin Kremlin’in NATO’ya yerleştirdiği bir Truva atı olduğu algısı, ABD başta olmak üzere tüm NATO tarafından genel kabul görüyor.

Batı, Türklerin neden durup dururken ittifaktan izole edilmeleri sonucunu beraberinde getirecek hamleleri yaptığını merak ediyor. Ancak anlamaya başladıkları, Ankara’nın gelip geçici – ve belki de pazarlık unsuru olarak kullanmak istediği – bir Rusya yöneliminden ziyade, jeopolitik bir depreme yol açabilecek bir uzun erimli dış ve güvenlik politikası tercihinde bulunduğu! S-400’lerin Moskova’dan satın alınması, buz dağının su yüzeyinde kalan üst kısmı sadece. Esasında Türkiye 2016’dan itibaren somut adımlarla Kremlin yörüngesine girdi. Askeri işbirliği yanında, istihbarat paylaşımı, stratejik ortaklık, ekonomi-politik ilişkilerin derinleştirilmesi, Suriye’de sahada Rusya merkezli bir Ankara’nın peyda olması, Astana (veya yeni adıyla Nursultan) sürecine dâhil olma, Rusya’dan nükleer teknoloji aktarımı, enerji politikalarında Moskova ile ilişkilerin derinleştirilmesi, Putin’in özel ordusu Rosgvardiya’nın Ankara rejimiyle doğrudan teması gibi onlarca başlıkta artan bir Rusya etkisi var!

ABD ve Batılı müttefikler bu durumun farkında. ABD savunma bakanı Patrick Shanahan tarafından yazılan ve Türk mevkidaşı Hulusi Akar’a gönderilen mektup, belli ki bu farkındalık çerçevesinde kaleme alınmış. F-35 yeni nesil NATO savaş uçaklarının Türk tarafına verilmeyeceği bu mektupta netlik kazanıyor. ABD tarafı son bir ültimatomla Ankara’daki karar alıcılara ayaklarını denk almaları gerektiğini hatırlatıyor ve “S-400’ler kırmızı çizgimiz, alırsanız sonuçlarına katlanırsınız!” diyor. 1964’te ABD başkanı Johnson tarafından yazılan ünlü mektup gibi, dış ve güvenlik politikaları bakımından Ankara açısından bir dönemece işaret eden, önemli bir belgedir bu mektup. Johnson mektubu 1950’lerin sonlarından itibaren Kıbrıs’la ilgilenmeye başlayan Ankara, Kıbrıslı Türkler üzerinden doğu Akdeniz’de güç politikası izlemeye başlaması ve Kıbrıs’a çıkartma yapma olasılığının artması üzerine, Ankara’yı bu çıkartma girişiminden vazgeçirmek üzere yazılmıştı. İsmet İnönü bu mektubu alınca “yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini alır!” demiş, NATO’dan uzaklaşma ve Sovyet Rusya yörüngesine kayma sinyali vermişti. Bu elbette bir blöftü ve sonuçta Ankara kendisi için birincil tehdit olan Sovyetler’e yönelmek yerine, Kıbrıs’a çıkartma yapma hedefinden vazgeçti. O dönemin iki bloklu uluslararası sistemi, bugünkü koşullardan farklı olarak Türkiye’deki güvenlik elitlerinin NATO (ve ABD) dışı ittifaklara girmesini rasyonel olarak tehlikeli bulmaktaydı. Bugün ise farklı bir algı var. 1990’lardan beri Ankara’daki asker ve sivil bir grup Avrasyacı güvenlik eliti, ABD-NATO dışı bir yönelimin Türkiye’ye bölgesel güç haline gelme şansı sunacağını düşünüyor. 28 Şubat 1997’de verilen muhtıra sonrasında Batı normatif değerlerinin (insan ve azınlık haklarının devletlerin iç işi olmaktan çıkması durumu) Türkiye için bölünme tehlikesini beraberinde getireceğini ileri süren bir TSK hizbi, açıktan AB karşısında pozisyon almıştı. Ancak NATO yönelimi konusunda harekete geçmediler. O dönemde vesayet sistemindeki subayların önemli bir bölümü NATO’da devam etme yanlısıydı. Ancak bu Batı karşıtı fraksiyon, Ergenekon-Balyoz-Sarıkız-Ayışığı darbe planlarında yer alan subayların önemli bir bölümünü oluşturuyordu. Bunlar, Batı ittifakından uzaklaşılması ve Rusya-Çin-İran gibi güçlerle menfaat eksenli yeni ittifaklara ve işbirliklerine girilmesini savunmaktaydılar. Çok kutuplu dünyada Türkiye’nin yükselen bir güç olmasının buna bağlı olduğunu düşünüyorlardı. Sevr sendromundan mustarip Türk elitleri, ister sol isterse sağ kanattan olsun, “yeniden güçlenen büyük Türkiye” retoriğinden etkileniyordu. İşte Erdoğan’ın merkez sağ ve muhafazakar tabanda idolleşmesi ve 17 Aralık sonrası Avrasyacı Ergenekoncu derin devletle işbirliğine gitmek durumda kalması, bu Batı karşıtı Avrasyacı gruba Türk dış ve güvenlik politikasında etkin belirleyici olma şansını verdi.

Moskova bu durumdan çok memnundu. Rus Avrasyacılığı zaten Atlantik kanadının bir yerlerden gedik vermesini ummaktaydı. Bu gedik Karadeniz-Akdeniz hattını kontrol eden Türkiye olunca sevinçleri daha da arttı. Çünkü Rus devletlerinin ortak güvenlik stratejisinde Karadeniz’den Akdeniz’e inebilen Rus donanması, Avrupa’da Rus etkisinin belirleyici olması bağlamında çok hayati bir avantaj sağlayacaktı. Yukarıda ele aldığım ortaklıklar çerçevesinde Ankara’nın ABD-NATO ittifakından uzaklaşması, NATO’nun Karadeniz’e hapsettiği Rus donanması bakımından, Sovyetler döneminde bile elde edemediği bir jeopolitik üstünlüğü beraberinde getirecekti. Dahası, ABD ve NATO’nun Türkiye’den kademeli olarak çıkması, bu boşluğun Rus askerleri tarafından soldurulması ihtimalini güçlendiriyordu. Batı tarafından korunmayacak olan Ankara, ancak Kremlin’in oyuncağı olabilirdi. Bunu bilen Ruslar, Erdoğan ve Türk Avrasyacılarına istedikleri her türlü desteği vermeye hazırdı. S-400’lerin Türkiye-ABD ilişkilerinde oluşturacağı ağır hasar, işte tüm bu planların gerçekleşeceği bir domino etkisi yapacaktı.

Shanahan mektubu bu bakımdan Johnson mektubundan daha dramatik bir mesajdır. Potsdam Konferansında, Yalta’da, diplomatik notalarla Türkiye’den toprak talep eden, Türk boğazlarını ve Marmara’yı kontrol etmek için askeri üs talep eden Sovyet Rusya’ya yanaşılmasının ölümcül olacağını söylemese de, Türk karar alıcılarının günün sonunda S-400’lerle bu korelasyonu kuracağını uman bir üslupla yazılmıştır. 1945 sonrası vatanının toprak bütünlüğünü koruyamayacağını anlayan be Batı ile askeri ittifaka giden Ankara’ya, bugün aynı tehlikenin esasında aynen varlığını sürdürdüğünü fısıldamakta, ancak bunu üstü kapalı ifade etmektedir. Pentagon’un Türk pilotlarını eğitimleri bitmeden ABD’den Türkiye’ye gönderme kararı, Shanahan mektubunun esasında olan ABD hissiyatından daha mülayim ve diplomatik olduğunu göstermektedir. Shanahan mektubu Türk güvenlik elitlerine yazılmış olmakla beraber, Pentagon kararı doğrudan Türkiye’deki Avrasyacı kliğe gönderilmiş bir mesaj olarak algılanmalıdır. ABD için bugünkü yönetime duydukları antipati bir tarafa, Türkiye jeopolitik olarak vazgeçilmemesi gereken önemi haiz bir coğrafyadır. Dahası, ABD devleti bugünkü Türkiye’de sorunun salt iktidar olmadığını görmektedir. Dün Temel Karamollaoğlu’nun Avrasyacı rejime verdiği destek ABD’nin endişelerini haklı çıkartmaktadır. Karamollaoğlu’nun ifadesi, Türkiye’deki genel algıyı yansıtmaktadır: “ABD bizi dört taraftan kuşatıyor. Akdeniz’e iki uçak gemisi neden geldi? Başta ABD olmak üzere Türkiye bir kıskaca alınmak üzere. S-400’ler ABD ve İsrail’in yaklaşımına bakarsak bizim olmazsa olmazımızdır. Bu konuda (S-400 alımı) hükümetin yürüttüğü politikanın doğru olduğu kanaatindeyiz. (Hükümetin) taviz vermemesi icap eder. S-400 konusunda Rusya ile ilişkimiz kesinleşti, imalatlar bitti ve en geç iki ay içinde teslimat başlayacaktır. Türkiye bundan bir adım geri attığında artık kimse Türkiye’ye güven duymaz. Türkiye, İran, Katar ve Rusya’nın oluşturduğu birliktelik stratejik önem taşımakta. İktidara biz bu konuda destek vereceğiz”. Bu ifadelerden anlaşılacağı üzere, Saadet Partisi Avrasyacı yönelime açıkça destek vermekte, ABD (ve NATO’yu) düşman olarak algılamaktadır. CHP bu kadar net konuşmasa da, S-400 alımının ertelenmesini savunmakta, açıkça NATO üyeliğini savunmamaktadır. Kaldı ki CHP içindeki dominant grup olan ulusalcılar (nasyonalist sol) ABD ve Batı karşıtlığı konusunda Erdoğan ve AKP’den çok daha ileridedir. CHP’nin bu manada açıkça Avrasyacı ideolojiye destek olan önemli bir çoğunluğu bulunmaktadır. Dahası ulusalcı-Kemalist CHP tabanı da ABD ve Batı karşıtlığı konusunda rejimle aynı saflardadır. Hiçbir muhalif grup Türkiye’de Batı değerlerini ve NATO ittifakını savunmamakta, bu değerleri savunan tek tük yazarlar da zaten yeterince milliyetçi olmamakla ve hatta vatan hainliği ile suçlanmaktadır.

Son olarak, Erdoğan’ın bugünkü “Türkiye S-400’ü alacaktır demiyorum, almıştır!” çıkışı önemlidir. Erdoğan ABD’ye meydan okuyarak, ABD tarafından S-400 alımı gerçekleşirse Ankara’ya uygulanması olası yaptırımların kendilerini etkilemeyeceğini savunan Erdoğan, “Türkiye’ye ekonomik tuzaklarla (ABD yaptırımları) diz çöktürebileceklerini sananlar, bu milleti (Türkleri) hiç tanımamışlar. Biz gerektiğinde kan kusup ‘kızılcık şerbeti içtik’ diyen, gerektiğinde istiklali için canını ve malını ortaya koymaktan çekinmeyen bir milletiz” diyerek, Türkiye’nin yeni yöneliminde her bedeli ödemeye hazır olduğunu ortaya koymaktadır. Esasen bu konuda Erdoğan yalnız değildir. Açıkçası Türkiye toplumunun çok büyük bir bölümü 15 Temmuz 2016’dan (askeri darbe girişimi) bu yana yoğun ve tek taraflı bir ABD ve Batı düşmanlığı propagandasına maruz kalmış ve kalmaktadır. Muhalefetin – yukarıda değindiğim – rejim yanlısı anti-Batı tutumu, bu durumun en önemli belirleyicisidir. Eğer CHP ve diğer muhalefet Atlantik ilişkilerini ve Batılı (insan hakları ve demokrasi) normları benimsemiş ve buna uygu bir eleştirel pozisyon alabilmiş olsaydı, Avrasyacılar ve Erdoğan Türkiye’yi dış ve güvenlik politikalarında da bu denli kolay maceraya atamayacaktı.

Türkiye bu kemikleşmiş ideolojik yapı çerçevesinden bakıldığında, tipik bir radikal Ortadoğu toplumu haline gelmiş görünmektedir. Nasyonalist-İslamcı bir hibrit ideoloji ile endoktrine edilen kitleler, tıpkı Saddam dönemi Irak’ı ya da Kaddafi dönemi Libya’sı gibi, tektipleştirilmiş, radikalize edilmiş, olaylara ideolojik bakan, rasyonel akıldan uzak bir toplum haline gelmişlerdir. Bu bakımdan Türkiye bir NATO üyesi olma görünümünden tümüyle çıkmıştır. Türkiye’de bugün ne stratejik ne de değerler evreni bakımından NATO ve Batı etkisi kalmamış durumdadır. Kendi diplomatlarını bile işkenceye maruz bırakan, tüm Batı ve Atlantik ittifakı yanlısı general ve amirallerini, subaylarını fabrikasyon darbe suçlamalarıyla TSK’dan atan, işkenceden geçiren ve hapse tıkan ve Rusya ile siyasetten insan haklarına her alanda büyük benzerlikler gösteren Türkiye, NATO ve AB standartlarından tümüyle kopmuş, ayrı bir “ligde” yer alan, uygar dünyanın tüm değerlerini karşısına almış despotik bir ülkedir. Fiilen zaten NATO’dan kopmuş olan Türkiye’nin savaş pilotlarına “güvenlik nedeniyle” eğitim verilmemesi kararı, artık ABD’de Ankara’nın dost ve müttefik olarak algılanmadığını ortaya koymaktadır. Washington Türkiye’nin “Rusya’nın NATO’daki Truva atı” olmasına müsaade etmemeye kararlı görünmektedir. Geriye sadece bu durumun “resmiyet kazanması” kalıyor. Önümüzdeki dönemde – koşullarda değişim olmadığı takdirde – Türkiye’nin Atlantik yapılarından hukuken de kopuşuna tanık olabiliriz.

1 YORUM

  1. Mehmet efe Caman bey-
    Yazilariniz ilgiyle okuyorum ve cok da istifade ediyorum.Ancak aklimda bir kac soru var.Bir tanesi NATO yada batinin bu kopusu onleme konusunda acik bir ihmali var gibi.Sanki Turkiyede ki ic dinamikleri cok iyi okuyamadiklari mi yada ataturkcu laik kesime gereginden fazla mi guvendiler bilemiyorum ama ozellikle 15 temmuzdan sonra batili devletlerin Turkiyede ki durumu iyi analiz edemedikleri bir grecek gibi geldi bana.cemaatin linc edilmesini seyrettikleri yetmiyormus gibi ingilitere gibi ciddi bir devletin 15 temmuz ve sonrasi olanlarda hukumeti destekler nitelikte aciklamalari kafa karistiryor. Ayrica Turkiyede net rejim degisikliginin ve rusyanin infiltrasyonun israil tarafindan hic gundem edilmemesi de bana garip geliyor.Batinin bu konuda ayni fikirde olmadigi net gibi.Rusya Turkiyeyi bu asamadan sonra ya isgal ya da perisan etmeden birakmaz.Ve batinin ve israilin ortada dogu da en baskin rakibi haline gelir geldi de ozetle mudahalede neden gec kaldilar ingiltere ve israil bu isin neresinde…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin