AnaSayfa»Manşet»Türkiye bir toplum mu?

Türkiye bir toplum mu?

22
Paylaşımlar
Pinterest Google+

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye popülasyonu fiilen kutuplaşmış ve düşünsel alanda bölünmüş bir durumda. Özellikle popülasyon (insan topluluğu) terimini kullanıyorum, çünkü bu popülasyonun toplum olup olmadığı ciddi bir soru işareti olarak karşımızda duruyor. Toplum olmanın en önde gelen koşulları arasında birlikte yaşama iradesi, ortak gelecek tasavvuru ve birlikte yaşamanın kuralları konusunda asgari müştereklerde ortaklık sayılabilir. Bunlar, toplum olmanın ön koşulu. Bir arada belli bir coğrafyada varlığını sürdüren, ama aralarında birlikte yaşama iradesi olmayan, gelecek tasavvurları birbirinden önemli farklılıklar gösteren ve birlikte yaşamanın kuralları konusunda konsensüse sahip olmayan popülasyonların toplum olarak nitelendirilmesi kolay değil. Toplum olmayan bir insan topluluğunun ulus devlet veya milli devlet olarak nitelenen siyasal örgütlenme içerisinde olması da eşyanın tabiatına aykırı. Gelin bu konuyu açarak Türkiye’de olan-bitenleri mercek altına alalım.

Evet, belli bir coğrafyada 36-42 ve 26-45 koordinatlarındaki Anadolu ve Trakya bölgesinde konuşlu bir ülkeye sahip olduğumuz doğru. Bu ülkenin sınırları içerisinde merkezi bir karar alıcı birim (hükümet ya da yönetim) olduğu, bu yönetimin hukuksal manada tüm ülkeyi yönettiği de bir gerçek. Yönetimin niteliklerinden bağımsız olarak – yani ideolojik ya da rejimsel özelliklerini dikkate almaksızın – bu merkezi hükümet, teritoryal devlet dediğimiz siyasi kategoriye tekabül ediyor. Bu sınırlar içerisindeki insan topluluğu arasında vatandaşlık bağı ile bu devlete bağlı olan kişiler, Türkiye Cumhuriyeti’nin “milletini” (toplumun politik olarak nitelendirilmiş hali, hukuki ismi) oluşturuyor. Millet denilen soyut kategoriyi burada salt anayasal anlamda kullanıyorum. İçerisindeki etnik, coğrafi, ideolojik, dinsel, mezhepsel, cinsiyetsel, sosyo-ekonomik vs. farkları dikkate almadan, sadece hukuki bir kategori olarak ele alıyorum. Millet ve ulus kavramlarını Batı dillerindeki “nasyon” kavramı bağlamında, eş anlamlı olarak ele alıyorum. Vurgulandığı üzere, bu tür bir hukuksal millet kavramının önkoşulu, toplum olmaktır. Toplum olmanın koşullarını taşımayan insan popülasyonları, millet (ulus) da olamaz.

HUKUKİ OLARAK ULUS OLMANIN KOŞULLARINI TAŞIYOR MU?

Türkiye’deki popülasyon, bir toplum mu? Yani anayasal-yasal manada – hukuki olarak – millet (ulus) olmanın elzem koşullarını taşımakta mı? Ortak gelecek tasavvuru konusundan başlayalım. Bugün Türkiye’de mevcut popülasyonu meydana getiren ana unsur parçalarının her biri aşağı-yukarı bir siyasi parti çerçevesinde kendisini ifade ediyor. İçlerindeki nüanslara takılmadan, genel hatlarıyla ve kendi öz algıları ile ifade edecek olursam: 1) İslamcılar ve muhafazakârlar, 2) laikler/sekülerler, Kemalistler/Atatürkçüler, sosyal demokratlar/demokratik solcular, ulusalcılar, Aleviler 3) Milliyetçiler, ülkücüler, Türk-İslam sentezcileri, Turancılar 4) Kürt milliyetçileri, Kürt azınlık hakkı savunucuları, Kürt ayrılıkçıları. Bu dört ana grup, birbirinden değişken keskinlikte hatlarla bölünmüş durumda. En temel ve keskin kırılma, İslamcı-Seküler ve Türk-Kürt grupları arasında. Daha geçişken kırılma ise ulusalcılar (sol nasyonalistler) ve milliyetçiler (sağ nasyonalistler) arasında mevcut.

Normal koşullarda, başka ülkelerde de benzeri politik dinamikler var olabilir. Oluyor da. Ancak mesele şu ki, Türkiye’de popülasyon artık bu farklı grupları bir arada tutabilecek “asgari müştereklerde ortaklık” yapışkanını yitirmiş durumda. Bu nedenle özellikle ortak geçecek tasavvurları konusunda birbirlerinin gelecek kurgularıyla taban tabana zıt hedeflere sahip görünüyorlar. Örneğin İslamcılar toplumun tüm siyasal alanlarını (kamusal alanı) daha fazla İslamileştirmek (yani kendi ideallerinde olan, kendilerinin tasavvur ettiği bir modeli empoze etmek) doğrulturunda hareket ediyorlar. Sekülerler ise toplumun siyasal alanlarını (kamusal alanı) daha fazla sekülerleştirmek istiyorlar. Bu iki grup, birbirini “öteki” olarak algılıyor ve kendi kimliğini bu öteki üzerinden kurguluyor. Cumhuriyetin kurucu kadrosunun genel eğiliminin sekülerlerin dünya görüşünde olduğuna şüphe yok. Dolayısıyla İslamcılar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının devlet anlayışının aksine bir ideolojik pozisyona sahipler.

DEVLETİ KENDİ DENETİMLERİNE SOKMA SEVDASI

Türkiye tarihinde toplum mühendisliği daima devletin ve devlet kurumlarının araçsallaştırılması üzerinden gerçekleştirildiği için, başta 1) ve 2) numaralı gruplar olmak üzere, tüm ana gruplar istedikleri sosyal değişimi sağlayabilmenin yolunun devleti kendi denetimleri altına almak olduğunu biliyor. 3) numaralı grup olan milliyetçilerin ideolojileri, 1980’lerden beri 4) numaralı grup olan Kürt siyasal hareketinin antagonist karşıtı olmak üzerine inşa edilmiş durumda. Diğer bir ifadeyle, Milliyetçilerin ana birincil hedefi, Kürt siyasetini nötralize etmek. 2) numaralı grup olan sekülerlerin içerisinde baskın alt grup olan ulusalcılar da, tıpkı milliyetçiler gibi, temel öncelikleri arasında Kürt siyasi hareketinin nötralize edilmesini sayıyor. Bu, doğal olarak 2) numara ve 3) numarayı Kürt siyasetini algılayış bakımından doğal müttefik haline getiriyor. Bu iki grup ayrıca Cumhuriyetin kurucu kadrosuna ve özellikle Atatürk’e bakış konusunda benzer hassasiyetlere sahip. Ayrıca her ikisi de nasyonalizm ideolojisinden beslendikleri ve İttihatçı gelenekten evrildikleri için, birbirleriyle uyumlu denilebilecek siyasi önceliklerde birleşebiliyorlar.

1) numaralı grup olan İslamcılar için, uzun yıllar tıpkı 4) numaralı grup olan Kürt siyasi hareketi gibi sistemin ötekisi olma durumu büyük bir travma. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren 1990’lara kadar İslamcılar ve Kürt siyasi hareketi daima mevcut devlet ile kan uyuşmazlığı yaşadı. Sıklıkla partileri kapatıldı, illegaliteye itildiler. Daima sisteme entegre olmakla sistemi yıkmak arasında bir yerlerde oldular. İslamcılar sistemin ana ideolojilerine yaklaştıkları oranda meşru siyasette yükseldiklerini fark ettiler. Milli Nizam Partisi’nden AKP’ye doğru sürekli bu evrim içerisinde oldular, dönüştüler, sistemin parçası olmak, muteber vatandaş olmak, sistemde etkin olmak istediler. Sistemi içeriden ve ılımlı-yavaş bir süreçte dönüştürme stratejisini takip ettiler. Elbette sistem de bu siyasi kadroların güç ve maddiyat açlığından yararlanmasını bildi. Zafiyetleri oranında İslamcılardan daha çok taviz kopardı, onları – en azından tabanda olmasa da yönetici elitleri bazında – daha fazla kendisine bağladı, devletlû hale getirmeye çalıştı. Özellikle Erdoğan ve ekibinin şeffaflık ve hesap verilebilirlik konularındaki derin sorunları ve bulaştıkları yolsuzluklar çerçevesinde, sistemle eşi-benzeri görülmemiş bir bütünleşme sağladılar. 17/25 Aralık sonrası özellikle 2) ve 3) numaralı güçlerin (ulusalcılar ve milliyetçilerin) nasyonalist ideolojisi çerçevesinde Kürt siyasi hareketinin anayasal-yasal olarak azınlık hakları temelinde Türkiye Cumhuriyeti devletine eklemlenmesi politikasını yerle bir ettiler. Dolayısıyla 4) numaralı grup olan Kürt siyasi hareketini nötralize etmek merkezli bir “nasyonalist” ittifak, AKP-MHP fiili koalisyonuna dışarıdan düşük yoğunluklu muhalefet ile endirekt destek olan CHP görünümü ile 15 Temmuz 2016 sonrası Türkiye siyasetinin temel dinamiği oldu.

YENİ İTTİFAKIN TÜRKİYE’Sİ

Bu temel nasyonalist ittifakın içerisindeki İslamcı-muhafazakâr öğe, sağ-nasyonalist öğe ve sol-nasyonalist öğe, Avrasyacı derin yapının ana dinamo olduğu bir eksende, anti-demokratik ve anti-NATO’cu bir strateji benimsedi. Batı değerleri (mesela AB’nin Kopenhag Kriterleri) 1999 Helsinki Zirvesi öncesi Türk (derin) devletinin kabullenmekte en çok zorlandığı konuydu. Çünkü azınlık hakları ve Avrupa ölçütlerinde insan hak ve özgürlüklerinin derin devletin vesayetçi özelliğini zayıflatacağı teşhisi konulmuştu. Batıcı TSK üst yönetiminin Atatürk’ün “muasır medeniyet” hedefi meşrulaştırması ve ekonomik kalkınma beklentileri ile bu süreçte derin devleti etkisizleştirmesi ve halkı AB konusunda ikna etmeleri ile, 1) numaralı grup olan İslamcıların derin devletle olan meselelerinden de siyaseten güç alarak, önemli bir demokratikleşme süreci yaşandı. Türkiye 2010’da temel özgürlüklerin sağlandığı işleyen bir demokrasi olmuştu. Ancak derin devlet, nüvesindeki ittihatçılığın ve jakobenliğin etkisi ile kartlarını çok iyi kullandı, yukarıda değindiğim muhafazakârların zafiyetlerinden faydalanarak kontrolü ele geçirdi.

Bu stratejik ittifak, Türkiye’nin bir toplum olmasını sağlamıyor. Sadece düşmanımın düşmanı dostumdur stratejisi ile bir araya gelen İslamcılar ve nasyonalistler, tabanda insanları bir araya getiremiyor. Muhafazakâr taban, nasyonalist ideolojinin büyüsü ile evrenselci İslami ideallerini hızla terk ediyor. Nasyonalizmin her türlü şiddetini, baskısını, insan hakları ihlallerini meşrulaştırıcı “devleti koruma refleksi”, muhafazakâr İslamcı tabanı fazlasıyla etkisi altına almış görünüyor.

FABRİKA AYARLARINA DÖNME PLANI İŞLİYOR

Gülen Cemaati, bu denklemde ne işe yarayacak? Gülen Cemaati’nin Kürt siyasi hareketinden bile daha büyük “iç düşman” ilan edilerek “FETÖ’leştirildiği” anlatı, 1), 2) ve 3) numaralı gruplarca sorgusuz-sualsiz benimsendi. 2) ve 3) numaralı nasyonalistler için zaten bunda bir sorun yok. Asıl tuzak, 1) numaralı İslamcılara kuruldu. Derin devlet, sırası geldiğinde avını yiyecek olan bir aslan gibi, sessizce su içen Zebralara yaklaşıyor. Yani Cemaat’in şeytanlaştırılması üzerinden Türkiye’nin “fabrika ayarlarına geri döndürülmesi” planı saat gibi işliyor. Vitrine aldıkları Erdoğan’a Cemaat’i yedirdiler ve eşgüdümlü olarak AKP’yi de tek adam partisi haline getirerek Erdoğan’ın siyasi geleceğine endekslediler. 28 Şubatçıların yaptığı hatayı yapmıyorlar, kestaneleri ateşten bir “maşa” ile almanın planını adım-adım uyguluyorlar. Bu arada Türkiye’de bir daha vesayet modelini (Hale’in veto rejimini) ellerinden kaybetmemek için Gladio diye adlandırdıkları NATO-ABD ittifakından Türkiye’yi uzaklaştırarak Rusya-Çin-İran üçgenine çekmeye çalışıyorlar. ABD’deki Halkbank davası sonrası gelecek ağır para cezası ile istedikleri miladı resmen de ilan edecekler. ABD ittifakı öldü, yaşasın Rusya demek için bundan güzel fırsat olabilir mi?

Toplum olamayan, yani yaşama iradesi, ortak gelecek tasavvuru ve birlikte yaşamanın kuralları konusunda asgari müştereklerde ortaklık özellikleri taşımayan popülasyonlarda demokrasi olmaz. Özgürlük olmaz. İnsan hakları ve özgürlükler olmaz. Evet, güçlü bir devlet olur belki ama bunun size, daha da önemlisi çocuğunuza faydası nedir ki! Merak edenler Rusya’ya, Çin’e ve İran’a baksın. Kararını ona göre versin!

Önceki Yazıları:
Erdoğan rejimi neden Batı düşmanı? - 18 Oca 2018
Mevcut rejim bakımından Anayasa Mahkemesi’nin Alpay ve Altan Kararları (2) - 16 Oca 2018
Mevcut rejim bakımından Anayasa Mahkemesi’nin Alpay ve Altan kararları - 13 Oca 2018
Sıradan Faşizm - 11 Oca 2018
OHAL rejimi sivil darbedir - 09 Oca 2018
CHP’nin yol ayrımı - 06 Oca 2018
İran olayları çerçevesinde Türkiye’nin yeni ligini anlamak - 04 Oca 2018
Erdoğan ‘başyüceliği’ ve devletin kutsiyeti doktrini - 02 Oca 2018
Alışır mısınız? - 30 Ara 2017
2017 biterken Erdoğan rejiminin anlatılarını sorgulamak - 28 Ara 2017
önceki yazı

Bir bisiklet tamircisi ve bir duruşma

Sonraki yazı

Ahmet Turan Alkan niye yargılanıyor?

Yorum yapın

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir