Sükûtun nabzı!

YORUM | M.NEDİM HAZAR

“Anladım ki susmak büyük cüsselerin işi” diyor bir yerde şair Vigny.  Necip Fazıl “Suskun Deniz” şiirinde susmanın büyük ruhların harcı olduğunu son derece beliğ ifade ediyor:

Gittim, gittim, denizin,

Sınır yerine vardım.

Halin bana da geçsin!

Diye ona yalvardım.

Bir çılgın vesvesede,

İçim didiklense de,

Olaydım o cüssede,

Onun gibi susardım…

Genç bir muhabir iken Turgut Özal’ı takip ediyordum ve rahmetli bir gün şöyle söyledi: “Siyaset konuşmak değil susmak, susabilmek sanatıdır…” Bunu, bugünün geveze ve ham ruhlarına anlatmak çok anlamlı olmayacak elbette.

Ne ki suskunluk çoğu zaman pısırıklık zannediliyor modern çağda. Genellikle korkaklıkla karıştırılıyor nedense!

Yaşayan en önemli entelektüellerden olan Herkül Milas, yakın zaman önce verdiği bir mülakatta aynen şunları söylemişti:

“Bir darbeyi 20, 30 kişi planlar, diyelim 500 kişi organize eder, altında ne yaptığını bilmeyen erler vardır. Sorumsuz, “Burada dur, kimse geçmesin” dersiniz. Bir ülkede 50 bin kişi, 100 bin kişi kovalanıyorsa burada başka bir şey var. İhtilal derler, ama tam o da değil. Çünkü 100 bin kişinin içinde suçlu bile olsalar bilemediniz 2 bin kişi vardır.”

15 Temmuz’a gelene kadar iktidarın temel stratejisine bakıldığı zaman bir sosyal grubu yok etmek için kanun, yönetmelik, kitle psikolojisi ve iktidarın tüm aygıtlarının kullanıldığını görmek mümkün. 15 Temmuz bu kitleyi çok daha rahat ve hızlı şekilde yok edebilmek adına uygulanmış bir senaryoydu.

Milas bu konuda şunları söylemişti: “İster Gülen Cemaatinden olsun, ister liberal insanlar diyelim, solcu deyin, Kürt deyin. Rakamlar yüz binleri bulunca demek ki bu suçla ilgili bir şey değil. Yani yüz bin suçlu olamaz, 200 bin terörist olamaz bir ülkede.”

Gülen Hareketi, Türkiye ve Türk insanının epey üzerinde bir başarıya ulaşan neticeler elde eden bir ıslah ve eğitim hareketiydi. Bunun halen de böyle olduğunu anlamak için sessizliğe gömülmüş bu büyük kitlenin nabzına dokunmak yeterli oluyor.

Türkiye’de eğitimsiz ancak organize olmuş bir kötülük, kocaman ve pek çok kişinin hayalinin bile ulaşamayacağı bir iyilik ve ıslah hareketini boğdu.

Bunu anlayabilmek için, darbe sonrası yapılanlara bakmak yeterli.

Bunlar mı terörist?

Hepsi eğitimli, entelektüel ve hayatında suça, teröre bulaşmamış insanların düşman hukuku kurallarına göre yok edilmeye çalışılması. Hapishanelerdeki gerçek suçluların bile çıkarılmaya çalışılıp yerlerine bu hareketin tertemiz insanlarının konulmaya çabalanması, nefretin nasıl bir iyilik emici olduğunun da ispatı niteliğinde.

Kapatılan kurumlar; okullar, hastaneler, yurtlar vs…

Bizzat içişleri bakanının söylediği gibi 500 binden fazla insanın hayatıyla oynandı.


Gülen Hareketi, Türkiye ve Türk insanının epey üzerinde bir başarıya ulaşan neticeler elde eden bir ıslah ve eğitim hareketiydi. Bunun halen de böyle olduğunu anlamak için sessizliğe gömülmüş bu büyük kitlenin nabzına dokunmak yeterli oluyor.


500 bin üyesi olan bir terör örgütü yeryüzünde olmadığı gibi, bugüne kadar ortaya çıkmış tüm terör örgütü mensuplarını toplasanız bu rakama ulaşamazsınız.

Tüm haksızlıklara, zulümlere rağmen bu kitlenin şairin dediği gibi, “bunca yol çiğnediler, çiçek çiğnemediler” cümlesi gibi hala hiçbir suça ve şiddete bulaşmaması bile günümüz iktidarının nasıl bir yalanı zulmüne alet ettiğinin kanıtı.

Gülen hareketi mensupları elbette hata yapabilir ancak teröre bulaşmaları asla ama asla söz konusu dahi olamaz.

Her türlü kriminalize etme çabalarının neticesiz kalacağı ise aşikar.

Kendisine yapılanlara karşı en fazla susmayı tercih edip, hukukun tekrar geri gelmesinden başka bir sığınacak limanları yok bu hareketin mensuplarının. Ve bir de büyük mahkemeye sevk etmekten başka…

Aldığı tüm ölümcül darbelere karşı hareketin ölmediğinin ve sosyolojik olarak da ölmesinin mümkün olmadığının ispatı ise cemaat mensuplarının her yıl düzenlediği dil ve kültür şenlikleri.

İyiye ve güzele düşman olanların ilk hedefi olan bu organizasyonlar, kötüleri çıldırtıyor sanırım.

Ölmek çeşit çeşittir sevgili okur.

Tıbben ölmek farklıdır, sosyolojik olarak ölmek, dinen ölü sayılmak ve biyolojik olarak ölmek.

İktidar bu hareketi sosyolojik olarak yokluğa mahkum edince öleceğini düşündü.

Oysa başka bir sosyoloji var; dünyanın en zayıf gönüllü ve sivil hareketi en güçlü siyasi hareketinden daha uzun ömürlü olur.

Bakın siyaset tarihine bunun ispatını her zaman diliminde göreceksiniz.

Bir dönem kitleleri peşinden koşturan büyük siyasetçiler ve büyük siyasi hareketler tarihin çöplüğünde yerini çoktan almışken, birkaç mensuplu gönüllüler hareketi binlerce yıllık ömürlü olabiliyor.

“Ulvî olan sükûttur, gayrisi zaaftır” diyor Vigny.

Hiçbir şiir ve söz, sükût ve amel kadar tesirli olamadığı tarihsel olarak sabittir.

Şair; “susarak anlattım bütün gizliyi, sakladın gerçeği sen konuşarak” derken bu hakikatin yörüngesinde gezinir.

Bir İngiliz atasözü, “Hareketler kelimelerden daha gür sesle konuşur.” Diyor bu sebeple.

Dinlemek ile işitmek/duymak arasında muazzam bir uçurum var sevgili okur.

Dinlemek, dinleyebilmek istemli ve aktif bir eylemdir. İşitmek öyle değildir oysa. Kulaklarımız her an açıktır, uykuda bile işitiriz. Ama dinleme işlevini, o büyük potansiyeli, neredeyse hiç kullanmaz insanlar. Hele hele bu çağın insanları. Dinleyebilen idrak merdivenlerini tırmanmaya başlamıştır çoktan. Bir kulağından öbürüne transit geçen kelimeler de fuzulidir, sarfedilen ve sarf eden için. Silme malayaniyat!

Kalbe sözden çok sükûttan manalar akıyor. Kim bilir; insan evrendeki sükûtu anlayabilse belki de söze ihtiyaç olmayacaktı! İnsanlar sükûtun dilinden anlayacak, derin ve manalı bakışlarla konuşacaklardı. Ve ses, sükûtun heybetini bozamayacaktı.

Kainattaki her varlıkta sükût bir süs, bir hikmettir; söz ise bir zaruret…

“Rahman olan; insanı yarattı, konuşmayı öğretti” diyor mukaddes kitap.  Peygamberler de konuşmuş. Ama bu, sükûtun sakladığı engin sırların teyidinden başka bir şey değildi. Ruhsuz, nankör ve hissiz kalabalıklara sesini duyuramayanlar, şamatada çıkarmaktan, atıp tutmaktan vazgeçmiş ve her zaman sükûta sığınmışlardır. İsrafların en kötüsü, sözü israf etmektir çünkü…

Can yangılarını mukaddes bir çığlığa dönüştüremeyenler, sükûtun o manalı ve mütevekkil zırhına bürünürler. Zulüm karşısında hayretten fal taşı gibi açılmış gözler yuvalarında münzevileşir, derin ve ürkütücü bir sükûtla sarmalanırlar.

Sükût bir tevekkül ve havaledir yüceler yücesine. Söz; eğer tesir etmeyecekse israftır vebaldir.

Denizler dile gelseydi, çağlayanlar ilâhiler mırıldansaydı mesela… Yunus gibi çiçekle konuşup anne babasını sorabilseydik, güllerin, karanfillerin sesten, sözden kelâmları olsaydı mesela… Daha mı büyüleyici olurlardı?

Çiçekler de susunca güzeldirler. Sır saklayan her şey caziptir. Sırrı olan her şey derin ve güzel…

Ne ki mukaddes nidalar o zaman anlam kazanır. Söz, eğer zamanlaması manalı ise etkindir, tesir eder. Mazlumun sükûtu kadar, mırıldanması da kâinatı ihtizaza getirir.

Riyakâr hitabelere, adım başı söylevlere, siyasi nutuklara karşı sükûtun nabzı duyulmaya başlandığı an kelimeler anlam kazanır, evren dile gelir.

İç ve dış nabız!

Bochum ve Berlin olmak üzere iki şehirde düzenlenen iki önemli etkinlik, Gülen Hareketi’nin derin suskunluğunun ve mazlumiyetin gür bir haykırışıydı adeta.

Yıllardır bu tür organizasyonlara aşinayız. Ancak büyük bir felaket sonrasında kalan bakiyenin üzerine inşa edilmeye çalışılan hayat ve nefesten başka sermayesi olmayanların çok ama çok güçlü bir silahı olduğunu gösterdi Bochum’da yapılan organizasyon: Samimiyet…

Eskiden imkân çoktu, insan çoktu…

Daha sonra devlet, tüm imkanlarını kullanarak böylesi organizasyonları yapmaya soyundu ama işin içinde başka sırlar olduğundan olsa gerek yüzüne gözüne bulaştırdı. Tesirsiz birkaç cılız girişimden sonra vazgeçti büyük ölçüde.


Tüm haksızlıklara, zulümlere rağmen bu kitlenin şairin dediği gibi, “bunca yol çiğnediler, çiçek çiğnemediler” cümlesi gibi hala her türlü hukuksuzluğa karşı hiçbir suça ve şiddete bulaşmaması bile günümüz muktedirinin nasıl bir yalanı zulmüne alet ettiğinin kanıtı.


Profesyonellik içtenlikten ne kadar törpüler emin değilim ama amatörlüğün ihlas ile harmanlanması kalplerin en derin izbelerine saplıyor muhabbet oklarını.

Cemaat, her şarkısında, türküsünde, dansında tarihte eşine az rastlanır zulmü, zorbalığı ve mağduriyeti ele aldı. Mikrofona seslenen her çocuk ortamın ve imkânın iptidailiğinin aksine, ferahfeza şehrayinlere denk bir coşkuyla dile getirdiler dertlerini. Sükûtun nabzı kulak zonklatacak kadar güçlü duyuluyordu Bochum’da.

İçe yönelik bir nabız atışı söz konusuydu. Her kelime yürekleri yakıyor, her cümle yanaklardan bir asit gibi boyunlara iniyordu.

Güzeller güzeli insan Reha Yeprem gözyaşları içinde sunuyordu birbiri peşi sıra gelen çocukları.

Tüm bu zulme, işkenceye, zalimliğe rağmen zalime ya da kadere isyan değil, mazluma yaklaşıp başına omuz uzatmak vardı Bochum’da.

Kaderin hizmete çizdiği en zor şeritte yol alan bahtsızlar/şanslılar maddi imkânları, şartları ellerinin tersiyle itmiş, şevk ve heyecan ile gönül dillerine adeta devasa bir amplifikatör koymuşlardı.

Sükûtun nabzı çığlık çığlık olmuş kulak zarlarını patlatıyordu Bochum’da…

Ve Berlin…

İçimize akan nehirlerin gürül gürül taşmasıyla ayrılmıştık Bochum’dan…

Berlin ise vitrinde vakur ve edebiyle oturanlar için bir platforma dönüştü.

Yabancı konukların çoğu yaşananlardan bihaber değildi. Hemen hepsi anlayışlı gözlerle “Neler yaşadığınızı çok iyi biliyoruz” diyerek omuzlarımıza dokunuyordu Berlin’de.

Her söz ruhlara işledi!

Örneğin Bettina Jarasch….

Yeşiller’in Berlin Eyalet vekili.

Zarif bir hoş amedi ile süslediği konuşmasında gençlere nasıl imrendiğini söyleyerek başladı söze Frau Jarasch. Ve enteresan olan şu cümleyi kullandı:

“Bu Festival bir zamanlar çok daha profesyonelce yapılıyordu ancak bugün Türkiye’de organize edilmesi yasaklanmış bir durumda. Bunun sebebi ise büyük bir ihtimalle artık çok kültürlülük, çeşitlilik, farkındalık ,inanç ve hür görüşlerin artık Türkiye’de bir yerinin olmamasıdır. Mevcut iktidar istemiyor bu renkliliği ve rahatsız oluyor. Ve maalesef bunu bir tehdit olarak algılıyor…”

Bettina Hanım, ne kadar Hizmet Hareketi’ni yakından tanıyor bilemiyorum ama kültür festivalinin birkaç yıl önceki temalarının kümülatif bir özetini sundu adeta: “Yani demek istediğim, insan olarak ne kadar farklı olsak da, bir o kadar da aynıyız. Bunlarla birlikte bu gençler ve bu akşamki bu program bize daha renkli bir dünyaya, dil, renk, dinli veya dinsiz, Fark etmeden hayata dair ne gerekiyorsa ulaşabilmemiz için bize ne gerekiyorsa, bu akşam bize bu gençler öğretti…”

Keza bir başka konuşmacı CDU’dan Federal milletvekili Martin Maria Otto Felix Patzelt de benzer şeyler terennüm etti:

“Dünya çapında olan acılar, hüzünler ve kederler ve çözüm olarak çok bir şey yapamayacağımızı görüyoruz.  Fakat sizi izleyip yanınızda olduğum zaman ümidimin ne kadar büyüdüğünü görüyorum. Hepimizin birlikte bunu başaracağımızı görüyorum ve inanıyorum.

“Biz birlikte mutlu mesut yaşamak istiyoruz. Hep birlikte. Kimse dışlanmadan” diyen insanlarla birlikte bu istekler sanata dökülüyor. Dünyamız çiçek açacak. Ve ben bunu görünce bir geleceğimizin olacağına inanıyorum. Bütün kötülüklere rağmen: her şey çok güzel olacak.”

Beni en çok etkileyen ise Afrika Birliği Daimi Temsilcisi Salah Hammad’ın son derece samimi konuşmasıydı. Hammad bu program için Etiyopya’dan özel olarak gelmişti Berlin’e. Hammad, sevgi ile harmanlandığına inandığı bu programın kendisini mest ettiğini ifade ettikten sonra, kendi kadar festivalin de meramına tercüman oldu konuşmasında:

“Uzun bir konuşma yapmak çok yersiz ama iki mesaj vermek istiyorum sizlere bu gece.

Birincisi; çocuklarımız bu gece dünyamızdaki farklı dinlerle, farklı kültürlerle, farklı dillerle, dünyanın nasıl daha güzel olabileceğini öğretti. Bir dünya; ama bütün renklerle dolu bir dünya… Bugünün ve yarının liderleri çocuklarımız bize bir ders öğretti bu gece. Dünyanın birbirimize saygı duyduğumuz sürece, birbirimizi tolere ettiğimiz müddetçe daha iyi olacağını ve farklılıklarımızla birlikte yaşadığımız sürece dünyanın huzur ve barış içinde olacağını öğrettiler. Bu farklılıklar ile daha güçlüyüz ve insanoğlu olarak ahenkli birlik beraberliğimiz bu kültürel farklılığımızda

İkinci mesajım ise bugün zorluk içinde olanlar, evlerinden/vatanlarından uzak olanlar ve evlerine/vatanlarına gidemeyenler için… Lütfen şunu bilin ki bu sadece bir imtihan.  Bu sadece sizin ne kadar güçlü olduğunuzu, mefkürenize ne kadar bağlı olduğunuzu gösteren/ölçen bir imtihan. Yarın daha iyi olacak. Ama yarın gelene kadar ümitli olalım ve ümidimizi tazeleyelim insan haklarını, demokrasiyi, hoşgörü kültürünü desteklemek için. Çünkü dünya hoşgörü ile saygı ile ve sevgi ile daha güzel.”

Duyanın kulaklarına inanamayacağı kadar tanıdık bir içeriği son derece samimi bir hal ve hareketle salona aktardı sevgili büyükelçi.

Geriye ise gencecik çocukların, hizmet hareketi okullarında öğrenim gören pırıl pırıl gençlerin kültür ve sanat gösterileri kaldı.

Şarkı söylediler, dans ettiler… Coşturdular, duygulandırdılar ve ağlattılar…

Sükûtun nabzı bu sene Berlin’de öylesi bir gür seda ile duyuldu ki, duyanı sağır edebilecek kadar güçlüydü.

Şairin mısralarıyla noktalayalım:

“Elimde, sükûtun nabzını dinle,

Dinle de gönlümü alıver gitsin!”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin