Son çeyrek asırda Siyasal İslam

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU   @yukselcayiroglu

Son çeyrek asırdır İslam’la ilgili belki de en çok üzerinde durulan konulardan birisi siyasal İslam olmuştur. Bunun en büyük sebebi ise bir kısım Müslüman ülkelerde iktidarı ele geçiren siyasal İslamcıların daha önceki talep ve söylemleriyle, uygulamaya koydukları icraat ve politikalar arasında derin uçurumlar bulunmasıdır. Bu durum laik ve seküler kesimin ciddi eleştirisine sebep olduğu gibi siyasal İslam’ın dinin ruhuna zıt olduğunu ve aynı zamanda doğru bir yol ve yöntem olmadığını savunan dindarların da tepkisine yol açmıştır.

Uzun bir tarihi sürece sahip olması, içerisinde birbirinden çok farklı fraksiyonların yer alması, farklı zaman ve mekânlarda değişik tecrübeleri ortaya çıkarması ve temsilcilerinin muhtelif görüş ve fikirlere sahip olması açısından siyasal İslam konusu oldukça kompleks ve kapsamlı bir meseledir. Fakat bizim buradaki amacımız bütün boyutlarıyla bu konu hakkında bilgi vermek değil, bilakis bugünkü geldiği nokta itibarıyla siyasal İslam’ın özelde dine ve Müslümanlara genelde ise topluma ve devlete ne tür zararlarının olduğunu ortaya koymaya çalışmaktır.

Öncelikle şu hatırlatmayı yapmakta fayda görüyoruz: Günümüzde İslam dünyasının anlaşılması, Müslümanlar hakkında isabetli ve sağlıklı analizler yapılabilmesi ve aynı zamanda gelecekle ilgili ayağı yere basan sağlam plan ve projeler üretilebilmesi için mutlaka İslamcılık/siyasal İslam hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olunması ve yaklaşık bir buçuk asırdır onların gelişim serüvenine vâkıf olunması gerekir. Çünkü siyasal İslam fikri ve ideolojisi sadece onların savunuculuğunu yapan bir kısım âlim ve entelektüellerle veya bazı hareket ve partilerle sınırlı kalmamış; bir taraftan İslam ülkelerinin siyaset ve devlet pratiğine tesir ederken, diğer yandan da günümüz Müslümanlarının çoğu üzerinde derin izler bırakmış ve âdeta Müslüman muhayyileyi kendine göre yeniden şekillendirmiştir.

İslamcılığın Ortaya Çıkışı

Öncelikle şunu hatırlatmak gerekir ki hem günümüzde hem de yakın tarihte siyasal İslam çizgisinde hareket eden birçok şahıs, grup, parti, hareket ve devlet kendilerini İslamcı olarak görmemişlerdir. Bilakis dinî, sosyal ve siyasal bilimler alanında çalışan araştırmacılar; fikirleri, tepkileri, talepleri ve hareket tarzlarından yola çıkarak onları “İslamcı” diye isimlendirmişlerdir. Bu açıdan önemli olan şahıs ve grupların kendini nasıl tanımladığı değil; onların söylem ve hareket tarzlarıdır. Buna bakarak hem Osmanlının sonunda hem Cumhuriyet yıllarında hem de günümüzde kimlerin siyasal İslamcı olup olmadığını tespit etmek mümkündür.

Daha sonra yapacağımız tahlil ve analizlerin iyi anlaşılması adına kısaca İslamcılık hareketinin ortaya çıkışına bakalım. Osmanlının Batı karşısında zayıflaması, katıldığı savaşların çoğunu kaybetmeye ve bununla birlikte topraklarını da yitirmeye başlaması, bunun üzerine İslam’ın terakkiye mani olduğu iddiasının dile getirilmesi, batılılaşma ve modernleşme tekliflerinin ortaya atılması ve oryantalizmin İslam hakkında kabul edilemeyecek bir kısım fikirler ileri sürmesi İslamcılığın vücut bulmasında anahtar rol oynayan hadiselerdir.

Sonraki yıllarda ise İslam dünyasının yaklaşık %80’inin Batılılarca sömürge hâline getirilmesi, hilafetin kaldırılması, Müslümanların ciddi güç kaybetmesi ve pek çok alanda Batı’dan geri kalması büyük bir şok yaşanmasına ve bilinç travmasına sebebiyet vermiş; bu da yeni arayışları ve farklı fikirleri beraberinde getirmiştir. Halifesizleşme, yurtsuzlaşma, siyasal açıdan bedensizleşme ve topyekûn “mahkûm” konuma düşme Müslümanların İslam tarihinde ilk defa karşılaştıkları bir durum olduğu ve bu da fıkıh kitaplarında tanımlanmadığı için yeni ve farklı arayışlar başlamıştır.

İslamcılık zikrettiğimiz bu problemlerden sıyrılma yani başta Osmanlı devletinin bekasını sağlama ve kaybedilen güç ve iktidarı yeniden elde etme çabalarının bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle o, tamamen modern bir olgudur; ortaya çıktığı zamanın sosyal ve siyasi şartlarının bir ürünüdür. Dolayısıyla da İslamcılıkla geleneksel İslam anlayışı arasında oldukça ciddi ve derin farklar söz konusudur.

İslamcılığın Tarihi Seyri

İslamcılık, ortaya çıkışından günümüze gelinceye kadar farklı evrelerden geçmiştir. Bazıları onun bu tarihi rotasındaki bir kısım temel değişimleri esas alarak İslamcılığı üç veya dört evrede ele almışlardır. Biz, meselenin detayını konuyla ilgili yapılmış çalışmalara havale ederek özetle şunu söyleyebiliriz: Tanzimat yıllarında ortaya çıkan ve Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar varlığını devam ettiren ilk dönem İslamcılarının ana hedefleri Osmanlıyı ve hilafeti ayakta tutmak, materyalist ve pozitivist düşüncelere karşı İslam’ı savunmak, İslam’ın hiçbir şekilde terakkiye mani olmadığını bilakis ilerlemeyi ve gelişmeyi teşvik ettiğini göstermek, toplum ve devlet olarak yeniden derlenip toparlanabilmeyi temin etmektir.

Bu dönem İslamcılarına göre bunu sağlamanın en önemli yolu ise yeniden Kur’ân ve Sünnet’e yani öze dönmek, taklit ruhunu terk ederek içtihadı bir kere daha işlevsel kılmak, sönen ve pörsüyen cihat ruhunu yeniden canlandırmak ve son olarak dağılmaya ve parçalanmaya başlayan İslam dünyasının birlik ve beraberliğin sağlamaktır. Farklı bir tabirle İslamcılar askerî, iktisadî ve siyasî alanlarda baş gösteren gerilemeyle; din, eğitim ve kültür hayatındaki yozlaşmanın öze dönerek, içtihat ve cihadı aktif hâle getirerek çözüleceğini düşünmüş, çalışma ve gayretlerini bunun üzerine yoğunlaştırmışlardır.

Hiç şüphesiz onların bu gayretleri Müslümanların Batı’ya teslim olmaması, İslamî şuurun canlı tutulması, dinî kültürün ve İslam medeniyetin kısmen de olsa muhafaza edilebilmesi, modernitenin meydan okumalarına karşı dinin içinde bir kısım cevaplar verilmesi, Batılılaşmaya karşı bir direnç oluşturması ve aynı zamanda İslam dünyasında bir kısım ihya hareketlerine öncülük edilmesi gibi noktalarda önemli faydaları olmuştur.

Cumhuriyetin kurulmasından sonraki çeyrek asırlık zaman diliminde İslamcılık âdeta uykuya yatmıştır. Fakat 1950’li yıllardan sonra özellikle İran, Pakistan ve Mısır’da İslamcılığı savunan önemli şahıslar ve hareketler ortaya çıkmıştır. Bu şahıslar tarafından kaleme alınan eserlerin Türkçeye tercüme edilmesiyle birlikte onların İslamî yorumları ve fikirleri Türkiye’ye de taşınmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Müslümanlar üzerinde uygulanan ezici ve baskıcı uygulamalar ile dini, toplumsal ve siyasal alandan tamamen tecrit ederek sadece vicdanlara hapsetme adına tatbikata konulan totaliter politikalar da Türkiye’deki İslamcılığın yükselmesinde çok etkili olmuştur.

Bu tarihlerden sonra İslamcılığın yörüngesi de ciddi anlamda değişmeye başlamıştır. Halifeliğin kaldırılması, İslam dünyasının her yanında modern-ulus devletlerin kurulması, ırkçılığın ümmetçilik fikrinin önüne geçmesi, Müslümanların yaşadığı ülkelerde baskıcı rejimlerin kurulması, din ve vicdan hürriyetinin çok ciddi yara alması gibi faktörler de bunda etkili olmuştur.

İslamcıların Hedefleri

Her ne kadar İslamcılık çok farklı rotalar takip etse ve ortaya çıktığı ülkelerde çok farklı fikirler ve akımlar zuhur etse de temelde onun bir kısım ortak hedefleri ve karakteristik özelliklerinin olduğu da bir gerçektir. Siyasal İslamcıların özellikle ellili/altmışlı yıllardan sonraki en büyük hedefi İslam hukukunun bir bütün halinde uygulanabileceği bir toplumsal ve siyasal düzenin kurulması, kısaca “İslam devleti”nin inşa edilmesi olmuştur. Dolayısıyla onlar bütün enerjilerini siyasete sarf etmiş ve devleti “ele geçirmeye” çalışmışlardır.

İslamcılar, “İslamsızlaşan” devlet yapısının ve toplum hayatının yeniden şeri hükümlerle ve dinî değerlerle donatılmasının ve Müslümanlığın bütün yönleriyle hayata hâkim kılınmasının tek geçerli yolu olarak bunu görmüş; toplumu yeniden “şekillendirme” adına bir çeşit sosyal-mühendislik projesine soyunmuşlardır.

Basit bir misalle siyasal İslamcıların düşüncesini ve hedefini şu şekilde açıklayabiliriz: Mesela Müslüman bir mahallede içki satan bir dükkân olduğunu farz edelim. İslam’a göre yapılması gereken oradaki insanların irşat ve ikna edilerek içkiyi bırakmalarını sağlamaktır. Fakat siyasal İslam’a göre yapılması gereken dükkânı kapatmaktır. Çünkü bu yapıldığında zaten insanlar da içki içemeyeceklerdir.

Modern-Ulus Devletle İmtihanları

Aslında bakılacak olursa İslamcılar nasıl bir devleti “ele geçirmeye” ve nasıl bir “üst yapı” ya sahip olmaya çalıştıklarının farkında değillerdir. Çünkü Wael b. Hallaq’ın The Impossible State isimli enfes çalışmasında da ısrarla üzerinde durduğu üzere bugünkü modern-ulus devlete İslamî bir kılıf giydirmek neredeyse imkânsızdır. Çünkü bugünkü devlet anayasası, kanunları, işleyiş sistemi, siyasi yapısı, bürokrasisi, felsefesi ve ideolojisi itibarıyla milliyetçi, seküler ve laik bir yapıya sahiptir. Devletin sisteminde ve işleyişinde kutsalın, ahlakın ve değerlerin bir yeri yoktur.

Dahası günümüzün modern devleti aşırı merkeziyetçi ve despottur. Kendi kanunlarını kendisi yapar ve bunları ceberut ve totaliter politikalarıyla halka dayatır. Öngördüğü toplum modelini ortaya çıkarabilme adına “vatandaşlarının” hayatlarını en uç noktalara kadar denetlemek ve biçimlendirmek ister. Sahip olduğu modernleşme ideolojisini aydınlarıyla, üniversiteleriyle, medyasıyla sürekli topluma empoze eder. Bunun için de “halka rağmen halk için” mücadele eder. Sürekli halkı değiştirmeye ve standartlaştırmaya çalışır. Her alanda standartlar belirler ve aykırılıklara müsaade etmez. Bütün sivil alanlara hükmetmek ister. Doğruyu bulmanın, ilerlemenin, gelişmenin, kurtuluşun tek vasıtası gibidir.

İşte bunu bir türlü görmeyen, göremeyen veya görmek istemeyen İslamcılar, idareyi ele aldıktan sonra karşı oldukları hiçbir şeyi değiştirememiş bilakis değişmeye başlamışlardır. Farklı bir tabirle çoğu ülkede İslamcılar devleti ele geçirmeye çalışırken, modern-ulus devlet onları ele geçirmiş ve sahip olduğu bütün bu negatif özelliklerini aynısıyla onlara da aktarmıştır. Esasında oldukça azmanlaşmış ve temerküz etmiş böyle bir gücün yozlaştıramayacağı insan çok azdır. Hele bir de Batı’da olduğu gibi hukukun üstünlüğü temin edilememiş ve gerekli denetim mekanizmaları kurulamamışsa!

Bu açıdan İslamcıların başa geldiği ülkelerde din, devletin eline bırakılmış, dinî ihtiyaçları karşılamak devletin görevi hâline gelmiş, dinin anlatımında ulemanın yerini devlet almış, durum böyle olunca da baskılar, zulümler ve insan hakkı ihlalleri renk değiştirerek devam etmiştir. Üstelik devletin “yeni sahipleri” elde ettikleri imkânları sadece halkı “dindarlaştırmada” da kullanmamış, aynı zamanda duygu ve düşüncesine bakmadan kendilerine muhalif olan herkesi susturmaya, sindirmeye, olmazsa ezmeye başlamışlardır. Bütün bunların ise İslam’ın ruhuna tamamen yabancı/aykırı düşünceler ve uygulamalar olduğunda şüphe yoktur.

İdeal bir devletin, sosyal mukaveleye dayanması, halkın talep ve isteklerini dikkate alması, halkın sosyal, iktisadî ve dinî ihtiyaçlarını karşılaması, onları dinî yaşantılarında serbest bırakması asıl iken; siyasal İslamcılar birey ve toplumu eğitme ve aydınlatma yerine ele geçirdikleri devlet mekanizmasıyla onları zorla yola getirmeyi ve dindarlaştırmayı hedef edinmişlerdir.

Azınlık veya zayıf iken sürekli devleti eleştiren ve kötüleyen İslamcıların, devletin yeni sahipleri olduktan sonra onu kutsayacak ölçüde yüceltmeleri, önemsemeleri ve sivil oluşumlara hiç alan bırakmamaları ise tam bir paradokstur. Başında dindarların veya dindar geçinenlerin bulunduğu bir devlet bu kadar yüceltilince ve mitleştirilince, yöneticilerin her yaptığı onanmaya, yöneticilere koşulsuz “biat” edilmeye, devlet için şahıslar/gruplar “feda edilmeye”  başlanmış ve denetlenemez azgın bir yapı oluşturulmuştur.

İslamcılığın İslam’a Verdiği Zararlar

Maalesef yaklaşık son yarım asırlık ortaya konulan ilmî ve fikrî birikim ile yaşanmış tecrübelere bakıldığında bunun hem İslam’ın yorumunda hem de Müslümanların genel ahvalinde ciddi olumsuzluklara sebebiyet verdiği görülmektedir.

İslamcılığın din üzerindeki negatif tesirini tek bir cümlede ifade edecek olursak şunu söyleyebiliriz: İslamcılıkla birlikte din her geçen gün yavaş yavaş siyasallaşmış, ideolojileşmiş, radikalleşmiş, araçsallaşmış, kısırlaşmış; tepkisel, savunmacı, inhisarcı, kutuplaştırıcı, ötekileştirici, rövanşist, kompleksli, pragmatist, hamasi, gerçeklikten kopuk, otoriter ve totaliter bir yapıya doğru evrilmiştir.

İslamcı ulemanın “öze” dönüş söylemi altında Kur’ân ve Sünnet’e vurgu yapması güzel olsa da bunun bir yerde selefi akımlarla kesiştiği, geleneksel dinî ve fıkhî değerler sistemini kısmen ihmal ettiği ve selef ulemasının otoritesini sarstığı da bir gerçektir. Kaldı ki Kur’ân ve Sünnet de bir bütün hâlinde anlaşılmaya çalışılmamış, bu iki kutsî kaynak hem siyasal bir düzlem içerisinde okunmuş hem de onlardan istifade edilirken “seçici” davranılarak ibadet ve ahlâka dair hükümler nispeten geri plana itilmiştir.

İslamcıların siyaset, yönetim ve devlet üzerinde aşırı yoğunlaşmaları, İslam’ın, siyasi bir sistem ve ideoloji gibi algılanmasını sağlamış; dinî hükümlerin büyük çoğunluğunun ilgili olduğu sivil alanın, yani insanın, ailenin, toplumun, ahlakın ve değerlerin ikinci planda kalmasını netice vermiştir. Bunun yanı sıra İslamî ideallerin siyaset ve devlete yönelmesi ve aynı zamanda İslam’ın hükümlerinin sadece dünyevî maksatları gerçekleştirme istikametinde ele alınmasıyla birlikte din sekülerleşmiş ve Müslümanlardaki ahlakî ilkeler, irfanî bilgi, tasavvufî tecrübe, ibadet hayatı ve ahiret inancı naif bir hal almıştır.

İslamcılar, siyasete dinî ahlâk ve değerleri kazandırmak yerine günümüzün çatışmacı, kavgacı, bölücü ve kutuplaştırıcı siyaset dilini aynen miras almışlar ve İslam’ın kardeşliğe ve birliğe dayanan toplum anlayışını hiçe sayarak yeni yeni çatışma ve kavgaların fitilini ateşlemişlerdir.

Öte yandan günümüzün partili siyasi sisteminde bir partinin din adına ortaya çıkması ve kendisini dinin koruyucusu, uygulayıcısı ve temsilcisi gibi göstermesi, onların bütün hata ve kusurlarının dine mâl edilmesine ve dolayısıyla da din hakkında yanlış bir kısım kanaat ve yaklaşımların oluşmasına sebep olmuştur.

Siyasete ve particiliğe hâkim olan tarafgirlik ve fanatizm düşüncesi İslamcıların kurdukları partilerde de aynen devam ettiğinden, ehliyet, liyakat ve adalet, yerini adam kayırmaya, torpile ve hizipçiliğe bırakmış, dolayısıyla burada da İslam’ın kötü bir temsili ortaya konulmuştur.

Dahası siyasal İslamcıların iktidara gelebilmek için dini araçsallaştırdıkları, dinî değerleri suiistimal ettikleri, halkın din duygusunu sömürdükleri, kendilerini dindar gösterebilme adına riyakârlığa başvurdukları, makyavelistçe hareket ederek her vesileyi meşru gördükleri de bir gerçektir.

Siyasal İslam ve Şiddet

Son asırda Müslümanların maruz kaldıkları ağır dram ve trajediler İslamcıların dengesini bozmuş ve onları reaksiyoner tavırlara itmiştir. Uluslararası arenada Batı, Amerika ve Siyonizm gibi unsurlar, ülke içinde de solcular ve laikler gibi farklı kesimler düşman ilan edilmiş ve cepheler oluşturulmuştur. Dolayısıyla sürekli öfke dili kullanılmış, düşmanlıklar hortlatılmış, öç alma duyguları canlandırılmış fakat düşman ilan edilen bu kesimlere temsil edilen İslam’ın nasıl anlatılacağı, dünyada barışın nasıl sağlanacağı bir türlü nazara alınmamıştır.

Daha da vahimi İslamcıların gerek Batı hakkında gerekse ülkelerindeki seküler veya din karşıtı insanlar hakkında sürekli nefret ve şiddet dili kullanmalarının, bir kısım radikal terör örgütlerinin ortaya çıkmasında etkili olduğu da inkâr edilemez. Hatta içinde yaşadıkları seküler devletin din karşıtı tutumlarıyla, İran devrimi gibi örnekler İslamcılığın ufkuna “devrim” düşüncesini yerleştirmiş, bu yüzden onlar devletin daha insanî, daha adil ve daha demokrat olmasına katkı sağlayacaklarına sürekli mevcut devletin aleyhinde olmuşlar ve güç mevzilerini ele geçirmeye çalışmışlardır.

İlmî ve Fikrî Sığlıkları

İslamcıların güç ve iktidarı ele geçirdikten sonra modern dönemin yeni şartlarına göre nasıl bir yönetim ortaya koyacakları, “öteki”yle nasıl bir ilişkiye geçecekleri, Batıyla münasebetlerini nasıl sürdürecekleri, dinin hükümlerini, ilkelerini ve hedeflerini nasıl realize edecekleri gibi konularla ilgili gerçekçi ve sofistike bir projeleri olmadığından insanlığa yeni olan hiçbir hediye takdim edememişlerdir.

Modern dönemde ortaya çıkan küreselleşme, çoğulculuk ve demokrasi gibi değerlerin İslam açısından nasıl karşılanacağı ve dinin uygulanmasında bunların ne tür farklılıklara sebebiyet vereceği noktasında derinlikli fikirlerinin olmaması onları ya “eski”nin tekrarına ya da yeninin kötü bir taklidine götürmüştür.

İslamcıların felsefe, düşünce, sanatsal faaliyetler, şehirleşme, eğitim, kültür, spor, medya, teknoloji gibi kültür ve medeniyet ürünlerinin desteklenmesi ve geliştirilmesi noktasındaki çabaları da maalesef eleştiriyi hak edecek kadar kötü olmuştur.

Aynı şekilde İslamcıların, Müslümanları bid’atlardan, hurafelerden, taklitten, esaretten kurtarma ve yeni bir ihya hareketi gerçekleştirme şeklindeki söylemleri ve emelleri güzel olsa da bunu gerçekleştirme adına dinî, sosyal ve pozitif ilimler alanında yeterli donanıma ve birikime sahip olamamaları bu gibi iddiaların sadece laftan ibaret kalmasına sebep olmuştur.

Bunların yanı sıra İslamcıların siyaset ve yönetimin ayrı bir sanat, teknik ve ilim gerektirdiğini tam anlamıyla fark edememeleri ve sadece dinin hükümleriyle bu alanlardaki problemleri halledebileceğini zannetmeleri de onların fiyaskolarının altında yatan ayrı bir sebeptir. Hâlbuki İslam, evrensel ve esnek bir fıkıh anlayışına sahip olmasının da bir gereği olarak, devlet yönetimiyle ilgili tafsilatlı düzenlemeler ortaya koymamış, bu alanda bir kısım temel ilke ve prensipler vaz etmekle yetinmiştir.

Geride Bıraktıkları “Miras”

Siyasal İslamcılar din adına güzel niyetlerle yola çıkmış ve Müslümanlara güzel vaatlerde bulunmuş olsalar da yöntemleri ve projeleri pek çok arıza ve sakatlıklarla malul olduğundan -kısmi bir kısım güzel faaliyetlerinin yanında- geride pek çok hayal kırıklıkları, ümitsizlikler ve mağduriyetler bırakmışlardır.

Son yüzyıldaki tecrübeler de göstermiştir ki İslamcılığın yükseldiği ve yönetime geldiği ülkelerde dindarlık artmamış, ahlak gelişmemiş, İslam medeniyeti kurulamamış; bilakis iktidar ve imkânları artan İslamcıların önemli bir kısmı güç zehirlenmesine maruz kalmış, lüks ve sefahate dalmıştır.

Aynı zamanda bazı İslamcılar her türlü zulmün, her türlü haksızlığın ve her türlü despotluğun “fetvasını” da dinden aldıklarından ve yaptıkları kötülükleri “meşrulaştırma” yoluna gittiklerinden yer yer tarihteki ve günümüzdeki diktatörlük rejimlerine taş çıkartmışlardır.

Bütün bunlar ise İslam dünyasının yeniden “özne” haline gelmesi, gündem belirleyici olması, birlik ve beraberliğini sağlaması, kendi rönesansını gerçekleştirmesi gibi hayalleri suya düşürmüş ve aynı zamanda İslamcıların takip ettiği yöntemin yanlış olduğunu göstermiştir.

En başta onların takip ettikleri yöntem eşyanın tabiatına ve fıtrat kanunlarına aykırıdır. Ağaç kök salarak geliştiği gibi bina da temelden yapılır. Bu sebeple alt yapıyı kurmadan doğrudan üst yapı inşa etmeye ve onun vasıtasıyla alt yapıyı düzeltmeye kalkışmak güzel neticeler vermeyecektir.

Yapılamayanlar ve Yapılması Gerekenler

Keşke asıl inşa edilecek olanın insan olduğu unutulmasa, işe toplumun ıslahından başlansa, devletin sebep değil sonuç olduğu idrak edilse, realiteler iyi görülse, modern ulus devlete yeni bir kılıf giydirmenin zorluğu fark edilebilseydi!

Keşke İslam dünyasının sorunlarının sadece dinî olmadığı bilinse; bunun yanında sosyolojik, iktisadi, yapısal ve zihinsel sorunların varlığı da görülebilseydi! Maruz kalınan mahkûmiyet ve perişaniyetlerin suçlusu olarak sadece Batı görüleceğine biraz da özeleştiri yapılabilseydi!

Keşke “İslami devlet” kurma hevesi yerine öncelikle demokrasinin ve özgürlüklerin ilerlemesine, sivil toplumun gelişip-serpilmesine çalışılsa; baskıcı ve despot yönetimlerle mücadele edilse; din, eğitim, ahlak ve kültür alanlarına yatırım yapılabilseydi!

Keşke günümüz siyasetinin en bariz özelliği olan çıkar eksenli hareket etme yerine daha ilkesel durulsa, ahlakî hassasiyetler gözetilse, farklılıklar saygıyla karşılansa, nefret dili ve ötekileştirici söylem yerine sevgi dili ve birleştirici bir söylem tercih edilseydi!

Keşke hamaset terk edilerek ve radikalizm bir kenara bırakılarak günümüz problemlerine ve geleceğin inşasına dair daha realist, rasyonel, makul ve sahici çözümler bulunsa ve projeler geliştirilebilseydi!

Keşke radikal söylemlerle ve hareketlerle modern dünya tahrik edilmese, sertlik ve şiddet içeren söz ve tavırlarla İslam onların nazarında antipatik hale getirilmeseydi!

Keşke dinin hiçbir siyasete alet edilemeyecek kadar aşkın ve yüce olduğu görülebilse, yönetime dair hükümlerin İslam’ın içerisinde çok az bir yere sahip olduğu fark edilebilse ve dinin asıl hedefleri olan tevhid, adalet, kulluk ve ahlak gibi konulara yoğunlaşılabilseydi!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin