’Sıla yolu’ hüzün yolu olmasın!

HABER-YORUM | HASAN CÜCÜK

Gurbetçiler için haziran, sıla yolunun gözükmesi demektir. Günler öncesinden hazırlıklar yapılır. Yılda bir gidilen anavatana kovuşma zamanı yaklaşmıştır. Emekliler, haziran ayını beklemeden, uçak yolculuğunu tercih ederek birkaç saat içinde doğduğu topraklardadır. Çocuklu aileler ise okulların kapanmasını bekler. Ailenin nüfusu kalabalıksa tercih karayoludur. Çünkü havayolu masraflıdır. Hem zaten Türkiye’de arabaya ihtiyaç vardır.

Okulların kapandığı hafta sıra sıra arabalar dizilir Türkiye istikametine. Norveç’ten, İsveç’ten, Danimarka’dan, Belçika’dan, Hollanda’dan, Fransa’dan, Almanya’dan, Avusturya’dan, İtalya’dan ve İsviçre’den binlerce Avrupalı Türk için vuslat vaktidir, uzaklardaki sevdiklerine. Ancak sevincin hüzne dönüşmesine sık sık şahit oluruz bu dönemde. ‘Gurbetçi aile’ diye başlayan cümleler kurulur haberlerde. Sonu hüzündür. Hem de ne hüzün! Gurbetçi kazalarının sebepleri arasında yorgunluk başta geliyor. Avrupa’dan yola çıkılırken ‘Acelemiz yok, yavaş yavaş gideriz’ sözü yola revan olununca unutuluyor nedense. Bir an evvel anavatana ulaşmak arzusu öne çıkıyor. Yolculuk uzadıkça yol bitmez oluyor.

Avrupa’daki yollar otoban. Hız yapmaya müsait. Ancak unutulmayan bir gerçek ise cezaların caydırıcılığı. Zar zor biriktirilen izin parasının trafik cezası olarak ödenmesine vicdanlar el vermez. Arabalar lükstür; hıza ve uzun yola müsaittir. Kapıkule’den içeri girildiğinde ise farklı bir kimliğe bürünür gurbetçi. Artık vatan topraklarındadır. Avrupa’da yıllarını geçirmesine rağmen üzerindeki ‘yabancı’ etiketinden Türkiye topraklarına girdiğinde sıyrılır. ‘Bir başkadır benim memleketim’ havası, sınırdan içeri geçildikten sonra hemen hissedilir. Binlerce kilometreyi sabırla aşan gurbetçi için Kapıkule’den girince hasret dayanılmaz noktadadır. Vuslat için saatler geçmek bilmez. Yol yorgunluğu unutulur. Ayak gaz pedalına daha güçlü basar. Sonuç ise hüzün olur. Yorgunluktan dolayı ya şarampole yuvarlanan ya da kafa kafaya çarpışarak kaza yapan yabancı plakalı araba, vuslatı ebediyete bırakır.

Avrupa’da trafik kurallarına harfiyen uymak zorundadır gurbetçi. Park cezasının bile 70-80 Euro olduğu Avrupa’da hız limitini belirli bir oranda geçince ehliyeti kaybetme riski vardır. Ehliyet almak ise oldukça masraflıdır. Hem teoriden hem de pratikten geçmek gerekir. Bu süre ise minimum birkaç aydır. Gecenin hangi saati olursa olsun ve yol ne kadar boş olursa olsun kırmızı ışıkta geçmeyi kimse düşünmez. Kimse olmasa da ışıktaki kameralar kayıttadır. Geçmenin cezasına ise af yoktur.

Türkiye’deki cezaların caydırıcı olmaması gurbetçiyi olumsuz etkiliyor. Avrupa’da olsa 500 Euro ödemek zorunda kalacağı bir trafik ihlalini Türkiye’de en fazla 100 Euro’ya kapatmaktadır. Yine de kurallara azami uymaya çalışır gurbetçi. Ancak Türkiye’deki şoförlerin kural tanımazlığı bir virüs gibi kısa sürede gurbetçiye bulaşır. Kırmızı ışıkta beklemenin ‘saflık’ olduğunu kısa sürede öğrenir. Şeritler arasında arabayla ‘dans etmeyi’ kural sanar. Yılların şoförleri Türkiye yollarında kendilerini acemi gibi görür. Şehirler arasındaki gece yolculuğunda ışıksız giden traktör ve kamyonlar kazaya davetiye demektir. Yine bu yollardaki virajları bilmeyen gurbetçinin kaza yapması kaçınılmazdır.

İzin mevsimi bittiğinde Avrupa’daki kahvehane, cami ve dernek lokallerinde izin hatıralarının yanında olmazsa olmaz, ‘Kapıkule’den içeriye kaç saatte girildiğidir’. ‘Hiç durmadan 24 saatte sınırdan içeri girdim’ diye cümleler kurulur övünülerek. Yola çıkarken ‘Acelem yok’ sözü unutulmuştur. Daha az saatte anavatana ulaşmak övünme vesilesidir. Yaşanan acı hatıralara rağmen maalesef bu diyaloglar her sene tekrar edilmektedir.

Sılaya sağ salim ulaşan gurbetçi, sevdikleriyle hasret giderip iznini geçirmeye başlayınca da kazalar devam eder. Özellikle gençlerin hız tutkusu ve ‘hava atma’ isteği, acıyı beraberinde getirir.

1980 ve 90’lı yıllarda gurbetçi kazalarının bir diğer önemli sebebi, Türkiye yollarının bozukluğuydu. Avrupa’da otobanda seyahat eden gurbetçi, patates tarlasını andıran Türkiye yollarında çaresiz kalıyordu. Ancak 2000’li yıllarda yapılan otobanlar ve yaygınlaşan bölünmüş yollar, bu mazereti ortadan kaldırdı. Gurbetçilerin ortak kanaati, ‘Türkiye’nin yolları Avrupa’yı aratmıyor’ şeklinde. Yollar ne kadar iyi olursa olsun insan faktörü devreye girmeye devam ediyor. Kazaların ardı arkası kesilmiyor. Sevinç, hüzne dönüşmeye devam ediyor.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin