AnaSayfa»Manşet»Şeytan’ın sözcüleri ve korkuyu korkutmak!

Şeytan’ın sözcüleri ve korkuyu korkutmak!

9
Paylaşımlar
Pinterest Google+

Yorum | Veysel Ayhan

Korkmak insani bir duygu. Hayatı devam ettirmek için zaruri bir his. İnsana verilen her nimet gibi o da dünya hayatında “aşılması” gerekli bir “soru”. Bu soruyu çözmeden dünya imtihanını geçmek mümkün değil. Kaçışı yok. Ahireti kazanmayı düşünen her insan “korku” duygusunu yaşayacak. Kur’an’da “Hiç şüphesiz sizi korku, …. gibi unsurlarla bir şekilde imtihan ederiz.” (2,155) deniyor. “Ben kuluma ne iki korkuyu, ne de iki emniyeti bir arada veririm.” Hadisi bunu ifade ediyor. Ya burada veya ahirette. Hem dünyada güven ve esenlik hem ahirette emniyet ve itminan ve diye bir ihtimal yok.

Korkunun türleri var: Can korkusu, eş ve evlat kaybetme korkusu, hürriyetini kaybetme korkusu, makamını kaybetme korkusu, malını kaybetme korkusu…

Bir de bir insanı amûdi, dikey olarak velayete çıkaracak bir korku vardır ki o da Din-i mübin-i İslama zarar gelecek korkusu. Hizmete kırağı vuracak korkusu. Bu korku ile yüreğin “güvercin tedirginliği” taşıması. Böyle bir korku sahibi için bundan daha büyük bir bahtiyarlık ve kurtuluş senedi olamaz. Bu korku hadisle teminat altında. “İki göz vardır ki, cehennem ateşi görmez: Allah için ağlayan göz ve Allah yolunda nöbet tutarak uyanık sabahlayan göz.” Ama bu korku sahibinin zaten kendi kurtuluşu gibi bir derdi de yoktur. Onun derdi insanlıktır.

ALLAH’A “AİDİYET”İN ECRİ

Bunun bir kadem altında “İla-yı Kelimetullah için hizmet ediyor olmak”tan dolayı başa gelecek tehlikeleri beklerken yaşanan korku var. Bu, Allah hatırı için yaşanan bir korku demek. Şu hadisle ilişkilendirebiliriz. “Kulum yemesini, içmesini ve her türlü arzusunu benim için terk ediyor. Oruç ise benim rızam içindir, onun mükâfatını ancak ben veririm. Yapılan her iyiliğin mükâfatı on katından yedi yüz katına kadardır, fakat oruç benim içindir, onun mükâfatını sadece ben verebilirim.” (Buhari, Müslim) Allah’ın hatırı için her türlü şahsi arzusunu bir kenara koymuş, ülkesini terk edip hizmete koşmuş, mahrumiyetler çekmiş, bin bir hoyratlıkla karşılaşmış ve sabretmiş aileler var. Bu insanlar şimdi “devlet kılıflı” bir eşkiya şebekesinin tasallutu korkusunu yaşıyorlar. Eskiden mahrumiyet ve gurbet çekiyorlardı. Şimdi bir de hayat korkusu var. Allah’a “aidiyet”in getirdiği bu çile ve ıstırapların ecri tabii ki Allah’a aittir.

Teşbihte hata olmasın. Diyelim ki ben bir arkadaşımı kişisel bir işim için gece vakti bir yere yolladım. Yolda köpekler saldırdı. Korktu, üstü başı yırtıldı, yara bere aldı… Nasıl bir mahcubiyet yaşarım, medyun kalırım. Tüm “varlığımı” seferber eder benim yüzümden yaşanan o hadiseyi telafiye uğraşırım. Ben kimim, varlığım ne ki?

Allah kendisi adına bir saniye bile korku yaşayanlara öyle mukabelelerde bulunacaktır ki belki o gün secdeye kapanıp “Allah’ım bana bu yaşattıkların meğer bir lütufmuş, anlayamadım, teşekkür edecekken şikayet ettim, yer yer oflayıp pufladım. Hepsi için özür dilerim.” diyeceğiz.

VELAYETİNİ ALLAH’A BIRAKMAK

Bir insanı en çok seven kimdir? Hemen herkesin en çok seveni annesidir. Kimse annesinden kendisine bir zarar geleceğini düşünmez. Ki gelmez de. Allah, insanı yaratırken doğumundan itibaren kendi “rahmet”inin bir tezahürü olarak “anne”sine, ebeveynine emanet eder. İnsan, rüştüne erene kadar gayri iradi olarak “anne”nin hıfzı, velayeti ve koruması altında yaşar. Anne, evladının “dünya”sını düşünür. Dünyada “hasene” ister. Evladının incinmesini, elinin sıcak sudan soğuk suya sokulmasını istemez, canı bahasına onu korur.

Fakat insan rüştüne erdikten sonra bu velayet ve koruma ebeveynden çıkar. İnsanın kendi iradesine bırakılır.

İnsan isterse velayetini “Allah”a bırakır. Allah onun “veli”si olur. Dilerse “ben kendime yeterim” der, alır başını gider.

Kur’an bunu ifade eder: “Allah, iman edenlerin velîsi (işlerini Kendisine havale etmeleri ve her bakımdan güvenmeleri gereken dostu, yardımcısı ve koruyucusudur); onları daima her türlü (zihnî, manevî, içtimaî, iktisadî ve siyasî) karanlıklardan nûra çıkarır (ve nurlarını arttırır). (2,257)

ANNE ŞEFKATİ VE KADERİN HÜKMÜ

Türkçe’deki “dost” kelimesi ayette geçen “veli” kelimesini tam olarak karşılamaz. “Dost”ta emsallik vardır. Eşit olma vardır. “Veli” ise velayetin teslim edildiği “kimse”dir. Her şeyimizi güvenebileceğimiz emanet edebileceğimiz kimsedir, üst makamdır. Bu nedenle Maide suresi 51. ayetteki “veli” kelimesini “dost” olarak meallendirmek yanlış. Doğru olan Suat Yıldırım Hoca’nın tercihi. Başa dönecek olursak bir insan nasıl her şeyiyle annesine güvenebilir. Aynen o şekilde Allah’ın velayetine teslim olduğunda tüm istikbalini aydınlatır ve ahiretini teminat altına alır.

Anne, hasta çocuğunun sihhat bulması için onlarca iğne yemesini kabul eder. O kısa acıya razı olur. Allah’ın şefkat ve rahmeti ise “kulun kaderini” onun ahireti için örgülediği için dünya hayatında musibetlere maruz kalır. İnsan “velayetini” Allah’a bıraktığı nisbette “velayete” yol alır, “veli” bir kul olur. Kader, trilyonlarca yılın yanında sıfır kaldığı bir sonsuz hayat için bela ve musibetlere “Rahim”iyetle fetva verir. Rububiyet hükmünü icra eder.

GERÇEK TEVEKKÜL

Bediüzzaman Hazretleri  “korku”ya karşı “iman” ve “tevekkül”ü işaret eder:

“İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikatından kurtulabilir. ‘Tevekkeltü al Allah’ der, sefine-i hayatta kemâl-i emniyetle, hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlakın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra, saadet-i ebediyeye girmek için Cennete uçabilir.” (23. Söz)

Yeryüzünde Allah’ın kudretinden hariç bir nokta yok. Mekan Allah’ın biz de Allah’ın olduktan sonra kim neden korksun? Bir de bu korku iftihar etmemiz gereken kudsi bir korku. Şunlarla karşılaştıralım: Hırsızların, hortumcuların, yolsuzluk yapanların onları sabaha kadar uyutmayan korkuları var. Acaba yakalanır mıyız? Acaba aldığımız rüşvetlerin şahitleri “itirafçı” olur mu? Acaba hukuk geri gelir mi?…  gibi korkular. Bu korkuları yaşayanların hem dünyaları hem de ahiretleri zindan.

ŞEYTAN’IN SÖZCÜLERİ

Şeytanın “küçük” sözcüsü tehdit ediyor: “Avrupa, Asya, Afrika… nereye kaçarsanız kaçın Türk devleti sizi getirecek. Zaten çoğunuzun yerleri tespit edildi. Evleriniz, iş yerleriniz biliniyor. Sığındığınız ülkeler bile sizi artık korumayacak ve iade edecek. Az kaldı, bekleyin.”

Kur’an sanki yeniden nazil oluyor! Âli İmrân suresi bu tür boş tehditlere müminlerin cevabını veya hangi cevabı vermemiz gerektiğini aktarıyor. “Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine: “Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun.” dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve “Hasbunallah ve ni’me’l-vekil” “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!” demişlerdir. (3/173)

KUR’ÂN’IN KALESİNDE OLMAK

Hz. Bediüzzaman şöyle devam ediyor:

“İşte, ey kardeşlerim! Eğer ehl-i ilhâdın dalkavukları sizi korkutmakla kudsî cihad-ı mânevînizden vazgeçirmek için size hücum etseler, onlara deyiniz: Biz hizbü’l-Kur’ân’ız. ‘Şüphesiz ki zikri (vahyi, Kur’ân’ı) Biz indirdik; onu koruyan da elbette Biziz.’ ( 15/9) sırrıyla, Kur’ân’ın kalesindeyiz.”

Tefsirler bu ayetle Kur’anın lafzî olarak tahrife maruz kalmayacağını ifade eder. Bediüzzaman bu ayetten başka bir şey daha istinbat eder: Kur’an’ı yaşayan ve ahlâk edinenlerin; yani ‘Kur’anlaşanların’ korunacağını ve teminat altında olduklarının müjdesini verir. Ve arkadan şu ayetle noktalar:

“Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (3/173) ayeti etrafımızda çevrilmiş muhkem bir surdur. Binler ihtimalden bir ihtimalle şu kısa hayat-ı fâniyeye küçük bir zarar gelmesi korkusundan, hayat-ı ebediyemize yüzde yüz, binler zarar verecek bir yola bizi ihtiyarımızla sevk edemezsiniz.” diyerek o günün mülhidlerine; bugünün müşrik ve münafıklarına meydan okumayı tavsiye eder.

TOPUNUZ BİRDEN GELİN!

Hocaefendi ise işin ardında ölüm bile olsa münafıklara papuç bırakmamayı öğütler:

“Oysaki korku, mehafet ve mehabet hissi şeklinde Allah’a karşı duyulması gereken bir kuvvedir. İnsan Allah’tan korkuyorsa, O’na karşı saygılıysa ve O’nun mehabetiyle oturup kalkıyorsa, hürriyetini elde etmiş demektir; artık o, başka korkulara karşı, bir gladyatör gibi meydan okur; ‘Hepiniz gelin, topunuz birden gelin!’ diyebilir…

Sahabe efendilerimizin insanların telaşa kapılıp paniklemesi beklenen şartlarda dahi paniklemedikleri, aksine imanlarının ve teslimiyetlerinin ziyadeleştiği gibi, inşaallah değişik belalar ve gâileler karşısında günümüzün adanmış ruhları da aynı kıvamı gösterir, asla paniklemez; vazife ve sorumluluklarını bihakkın yerine getirirler. Dört bir yandan bela ve musibet gelse, onlar aynı sahabe gibi, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlü’nün bize vâd ettiği…’ der ve yürürler.” (Yolumuzun Kaderi)

Önceki Yazıları:
Kaynanalar ve çakallar - 11 Ara 2017
Karga ve eşek Business Class’ta - 07 Ara 2017
Erdoğan şu 7 madde için CHP’ye teşekkür borçlu - 04 Ara 2017
Tavuk hırsızlığından gangster çetesine - 01 Ara 2017
Hırsızların ‘çocuk katili’ olma süreci - 27 Kas 2017
Melekler ve Şeytanlar - 16 Kas 2017
Erdoğan ve Saray’ın şişman kedileri - 13 Kas 2017
Dünyayı unutmak ve çilesizlerin tehlikesi [Hızır çeşmesine doğru-6] - 06 Kas 2017
Para peşinde kayıp gitmek… [Hızır çeşmesine doğru-5] - 04 Kas 2017
Hz. Mevlana, Hz. Hızır ve ‘para’dan kaçmak! [Hızır çeşmesine doğru-4] - 31 Eki 2017
önceki yazı

O eski halinden eser yok şimdi

Sonraki yazı

İhaneti alkışlamak!

1 Yorum

  1. M.A.Ş.
    23 Ekim 2017 at 15:25 — Cevapla

    Teşekkür ederim çok güzel

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir