Serseri mayın Türkiye

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Birleşmiş Milletler (BM) dünyanın çatı uluslararası örgütü. Türkiye’nin de kurucu üyesi olduğu, bir dönem Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçildiği, uluslararası hukuk ve küresel düzen bakımından en fazla dikkate alınması gereken devlet dışı aktör. Türkiye Adalet Bakanlığı’nın kendi verilerine göre, geçtiğimiz yıl tüm Türkiye nüfusunun % 19,6’sı soruşturmadan geçirilmiş. BM bu sayıyı kendi resmi Twitter sitesinde paylaşarak, Türkiye’deki insan hakları durumunun çok endişe verici olduğunu duyurdu.

Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşen Avrupa bütünleşmesi süreci sonucunda meydana gelen yarı-federal ulusüstü örgüt. Türkiye 1960’lardan bu yana AB projesinde yer almaya, tam üye olmaya çalışıyordu. Bu durum son senelerdeki hızlı düşüşe karşın, halen en azından resmi politika beyanlarında birincil dış politika hedefi olarak formüle ediliyor. AB sürecinde 2000’lerden itibaren ciddi bir ivme yakalayan ve demokratikleşmesini Kopenhag Kriterleri’ne uygun olarak hızla geliştiren Türkiye, üyelik müzakerelerine başladığında tüm demokrat kesimler büyük bir umutla sürece destek vermişlerdi. Herkesin bildiği, üyelik müzakerelerine başlamayı başaran her Avrupalı devletin temel hukuk devleti ve demokrasi olduğuydu.

Yunanistan’dan Portekiz ve İspanya’ya, Polonya’dan Macaristan’a, Hırvatistan’dan Baltık cumhuriyetlerine, bu sürecin demokratikleştirmeyi ve istikrarlılaştırmayı başaramadığı bir ülke ve halk yok! Türkiye hariç! Son AB İlerleme Raporu’nda (adına tezat olarak!) Türkiye’nin AB kriterlerinden ciddi bir kopuş yaşadığı belgeleniyor. Yani tam üye olacak diye müzakerelere başlanan Türkiye, bugün 2000’lerin bile gerisine düşmüş bir durumda. Sanki AB süreci hiç yaşanmamış gibi. AB raporunda Türkiye’nin artık bir demokrasi olmadığı belgeleniyor. Küme düşen Türkiye’nin AB tarafından artık Mısır, Irak, İran, Ürdün gibi ülkeler liginde algılandığı görülmekte.

Türkiye’de on binlerce kadın, 700’den fazla bebek hapishanede. İçerideki gazeteci sayısı bakımından Türkiye Çin’i ve İran’ı bile geride bırakmış durumda. Özel mülkiyet haklarının bile ihlal edildiği, suçun şahsiliği gibi en temel hukuk ölçütlerinin sistematik olarak ihlal edildiği, yargı erkinin tümüyle yürütmeye bağlanarak özerkliğini tümden kaybettiği bir ülke olan Türkiye, BM ve AB gibi dış politikasının çoban yıldızı olan kurumlarca dışlanıyor. Artık başka bir ülke Türkiye! Darbe dönemlerinde bile insan hakları konusu bu kadar gerilememişti. 15 Temmuz 2016 sonrasında gerçekleşen fiili ve hukuki rejim değişikliği sonrasında, yürütmeyi dengeleyecek ve onu kontrol edebilecek bir yasama ve yargı erki kalmadı. Güçler birliğini gerçekleştirerek otoriterleşen Türkiye, aynı zamanda bu durumu dış politikasına da yansıtarak, normatif bir transformasyon geçirdi.

NATO üyeliği, Avrupa Konseyi üyeliği, AB üye adaylığı, BM standartları gibi tüm ölçütlerden normatif bakımdan kopan Ankara, uluslararası toplumun serseri mayını olan devletler liginde, Rusya-İran-Çin ve diğer irili ufaklı ülkelerle beraber pozisyon alıyor. Bu devletlerin tek ortak noktası Batı karşıtı olmaları ve insan hakları standartlarında en dipte yer almaları. Yirminci yüzyılın güç politikaları temelinde, askeri güçleri ekseninde bölgesel ve küresel rekabet etme niyetlisi olan bu anti-statükocu grup, bugünkü uluslararası sistemin yeni “mihver” devletleridir. Tıpkı NAZİ Almanya’sı ve Faşist İtalya gibi döneminin yerleşik uluslararası sistemine normlar ve reel politik bakımdan karşı çıkan bu yeni mihver devletleri, insan hakları ve liberal demokratik değerleri “Batı değerleri” olarak görüyor ve bunları reddediyor. Kendi tarihsel ve kültürel koşullarının Batı’dan farklılıklar arz ettiği temeli üzerinde bugünkü serseri mayın olma durumlarını meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu mantığa göre, Batı kendi değerlerini diğer kültürlere dayatıyor. Ruslar Avrasyacı bir kontekstte, Çin Maoculuktan dönüştürülmüş Pazar sosyalizminde, İran Şii İslam devrimi temelinde Batı tipi liberal demokrasi ve serbest pazar sistemlerine muhalefet ediyor. ABD ve AB ile diğer liberal demokratik toplumlara antipatiyle yaklaşarak, bu toplumların kendi tarihsel ve kültürel deneyimlerinden başka, yabancı değerleri temsil ettiğini ilan ediyor. Ancak ne hikmetse bu ceberut serseri mayın devletlerin vatandaşları ilk fırsat bulduklarında herhangi bir liberal demokrasiye kapağı atmaya çalışıyor. En fazla beyin göçü veren ülkelerin bu tür despotik, baskıcı, kural tanımaz ve maceracı devletler olması tesadüf olabilir mi? Kısacası bu memleketlerin ve toplumların değerleri eğer başkaysa ve bu halklar kendi “toplumsal-kültürel sistemlerinden” bu kadar mutlularsa, neden her yıl binlerce milyoner bu toplumları terk ederek sermayelerini ve kendilerini Rusya-Çin-İran liginden kurtarmaya bakıyor? Neden bu ülkelerin genç beyinleri iyi bir eğitim aldıktan sonra Batı’daki toplumlarda kalmaya, orada yaşamlarına devam etmeye gayret ediyor?

BM ve AB gibi kurumlar yanında, neredeyse tüm insan hakları örgütleri tarafından da tescillenen serbest düşüş sonrasında insan hakları koşulları 200 devlet arasında son on-yirmi devlet seviyesine gerileyen Türkiye’de de aynı dinamikler vuku bulmakta. Son iki yılda 12,000 milyoner Türkiye’yi terk etti. Küresel Servet Göçü Raporu’na göre 2018 yılında Türkiye 4,000 kişiden fazla milyonerin ülkeden ayrılmasıyla, ülkesinden kaçan sermaye sıralamasında dünya birinciliğine yükseldi. Arkasında Rusya ve Çin var! Yani bu yeni ligde Türkiye sadece normlar ve dış politika alanlarında değil, sosyo-ekonomik yansımamalar bakımından da serseri mayınlar liginde bir devlet olduğunu açıkça gösteriyor. Parlak beyinler gibi sermaye de istikrarsızlığı ve kural tanımazlığı sevmez. Önünüzü göremediğiniz bir ortamda ne paranızı ne de canınızı riske atmak istersiniz. Beyin göçü ve sermaye kaçışı bu bakımdan birbirleriyle benzer dinamikler tarafından etkilenmektedir.

Türkiye bugün geldiği konum itibarıyla 1950’lerden itibaren hukuki parçası haline geldiği Batı liginden kopmuş, mevcut üyelikleri sadece kâğıt üzerinde kalan içi boş bir konuma gerilemiştir. Bu durum sadece dolaylı ve istemsiz gerçekleşen, Türkiye içi dinamiklerin sonucu bir gelişme değildir. Bilinçli tercih edilen, vesayet sistemi ve derin devlet gibi hukuk ve akıl dışı uygulamaları yeniden ülkede dominant hale getirmek isteyen bir grup yönetici hizip tarafından planlanan ve gerçekleştirilen bir stratejinin sonucudur. Bir diğer ifadeyle, bugün Erdoğan ve onunla beraber ülke yönetiminde etkin olan derin yapı, kendi çıkarları gereği ülkeyi asgari standartlardan kopartarak, daha rahat ve bağımsız hareket edebilecekleri, normları olmayan ülkelerden oluşan bir ligin oyuncusu olmayı seçmişlerdir. Bu lig onlara hem şeffaflıktan uzak, kendilerini hukuktan izole edebilecekleri bir alan yaratmakta, hem de siyasi rakiplerini hukuk dışı yollarla bertaraf edebilecekleri gayrimeşru bir rejimi olanaklı kılmaktadır. Şu an için birbirinden farklı beklentilerle ittifak halinde hareket eden Erdoğancılar, Avrasyacılar, ulusalcılar ve milliyetçiler, yukarıda anlatmaya çalıştığım kurallardan arındırılmış anti statükocu ligde kendilerine siyasi avantaj elde etmeye çalışmakta, bu uğurda diğerleriyle işbirliği yapmaktadır.

Bu koalisyon da, yer alınan bu serseri mayınlar ligi de Türkiye için Sevr’den daha kötü sonuçları beraberinde getirebilecek, iç savaş, bölünme, işgal, ekonomik iflas, savaş gibi korkunç olaylara yol açabilecek potansiyeldedir. Baştaki rejim koalisyonu, devleti idealize eden, devleti birey haklarına önceleyen, müreffeh toplumdan ziyade askeri manada güçlü bir ülkeyi ideal olarak gören, kendi sınırlarından memnun olmayan ve genişlemek isteyen, istikrarsızlaştıkça daha fazla riskler alan yapıda siyasal hareketlerden, güç odaklarından ve partilerden oluşmaktadır. Bu güç odakları, aynı 1930’ların Almanya’sında olduğu gibi, iç ve dış düşman (öteki) tahayyülleri ve bu ideolojinin topluma endoktrine edilmesiyle, toplumlarını radikalleştirmekte, olası bir iç ve/veya dış çatışmada büyük bir yıkıma toplumu şartlandırmakta ve hazırlamaktadır. Aynı Enver, Talat ve Cemal paşalar dönemindeki gibi, bugünkü yöneticiler bazı afaki ve ayakları yere basmayan jeopolitik hayaller üzerinden hem kendi iktidarlarını devşirmekte, hem de ileride statüko dışı (ve aptalca) iç ve dış politika kararlarıyla, Türkiye’nin Lozan’da sağladığı meşruiyeti ve hukuki statüyü yerle bir etme riskini göze almaktadır. Türkiye’nin içeride toplumsal bütünlüğü ve dışarıda toprak bütünlüğü, hepsi beraber de varlığı bu basiretsiz politikalarla tehlikeye girmiş bulunuyor.

Türkiye bir serseri mayın ülke haline geldi. Böylelikle serseri mayın devletler liginde yerini aldı, alıyor. Bu ligin tek kuralı kurallara (yerleşik nizama – uluslararası hukuka) doğrudan karşı çıkması! Tanıdığı tek araç, güç! Yolsuzluk ve hukuksuzluk ortamında bir avuç kontrolsüz siyasi karar alıcı ile yönetilen bu devletler, halklarına değer üretmek, onların hayat standartlarını iyileştirmek derdinde değil. Onlar için halkları sadece güç politikalarındaki bir kalem. Serseri mayın devletlerin liginde yaşanacak herhangi bir kontrolsüz patlama, bu ligdeki tüm devletleri etkisi altına alacak, bu arada bu ligin tüm anti-statükocu güçleri statüko sonrası durumda büyük ve öngörülmez kayıplar yaşayacaklardır. Bugün itibarıyla Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı tehlike, artık bir varoluş sorunun haline gelmiş bulunmaktadır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin