AnaSayfa»Yazarlar»Kemal Ay»Sarayoloji

Sarayoloji

Pinterest Google+

YORUM | KEMAL AY

Engin Ardıç, 2007’de yazdığı Genelkurmayolog başlıklı yazıda, Soğuk Savaş’ın ilginç zümrelerinden Kremlinologları şöyle anlatır:

‘Çok genç olmayanlar hatırlayacaklardır, eskiden Amerika’da “Kremlinolog” tabir edilen uzmanlar vardı…

Bunlar genellikle Harvard mezunu, bülbül gibi Rusça bilen ve “derin Amerikan devletiyle” de gereğinden fazla içli dışlı genç adamlardı, şimdi hepsi tohuma kaçmıştır… Kimilerine gazeteci kılıfı da uydurulurdu. Sovyet yayınlarını izleyip Pravda’dan, İzvestia’dan analiz manaliz de yaparlardı ama, asıl işlerinden biri de çeşitli törenlerde, özellikle Ekim Devrimi’nin yıldönümü kutlamalarında Kızıl Meydan’da Kremlin Sarayı’nın balkonuna çıkan (hani şu Lenin mozolesinin üst kat taraçası) Politbüro üyelerine bakıp ahkâm kesmekti…

Brejnev’in yüzü mü asık? Kosigin sırıtıyor mu? Suslov birinci sekretere iki metre mi uzakta duruyor üç metre mi? Haydar Aliyev geçen seneye oranla kaçıncı sıradan kaçıncı sıraya yerleşmiş? Bayan Furtseva’nın kalçasına şaplak atan kimse var mı? Daha önceleri de tabii, Mikoyan Bulganin’e yan mı bakıyor, Malenkov Kaganoviç’le enseye tokat mı, Kirilenko Kalinin’le ne fısıldaşıyor, falan…

Bu göstergelerden, Sovyetler Birliği’nin üst yönetiminde olup biten gelişmeler hakkında sonuçlar çıkarırlar, tahminler yürütürler, yorumlar yaparlardı. Çünkü başka türlü bilgi alınamıyordu, orada her şey kaplı kapılar ardında “saray entrikası” yöntemiyle gelişiyordu…’

Kapalı rejimlerin alametifarikasıdır. Her şey adeta kutsal bir gizlilik içinde yürütülür. En uç örneklerinden birisi, Cengiz Han’ın mezarı efsanesidir. Mezarın nerede olduğunu kimse bilmesin diye, Cengiz Han’ı defneden askerlerin intihar ettikleri rivayet edilir.

Çünkü gizliliğin güçle bir ilişkisi olduğu düşünülür. Çünkü gizlenme ihtiyacını azamî ölçüde hissedenler, çoğunlukla etraflarını düşmanların sardığı paranoyasına da sahiptirler.

Şu satırlar da Yasemin Çongar’ın 2011’deki bir yazısından:

‘Esasen, dünya bu gizlilik kültürünün en uç örneklerinden birini Sovyet deneyimiyle yaşadı, gördü. Üstelik orada, sadece liderlerin değil, doğrudan halkın sağlığını ilgilendiren konularda da bilgilenme hakkı, çoğu zaman kaskatı bir devlet sırrı zırhına tosluyordu. 1986’daki Çernobil felaketini mesela, dünya Sovyet yetkililerin açıklamalarından değil, İsveç’in yaptığı radyasyon ölçümlerinden öğrendi. Kremlin’deki liderlerin kişisel bilgileri konusunda da gizlilik hep esastı. Brejnev ve Andropov’un ölümlerinden sonra ortaya çıkan gerçekler, her iki liderin sağlık durumlarının ne kadar kritik olduğunun toplumdan ve dünyadan gizlendiğini gösterdi. Hasta olduğu yönündeki haberler, “kapitalist Batı’nın kara propagandası” olarak damgalanan Brejnev sonra bir gün “pat” diye ölüverdi. Andropov’un ölümünden iki gün önce basına yapılan açıklamada da, “durumunun gayet iyi olduğu” bildirilmişti. Çernenko’nun öldüğü ise, son nefesini vermesinden yirmi saat sonra duyuruldu.’

Bu yazı, Erdoğan’ın o tarihteki ameliyatından sonra kaleme alınmıştı ve demokrasi kültürü adına önemli bir eksiklikten dem vuruyordu:

‘Bir başbakanın bir cumartesi günü sessiz sedasız ameliyata girmesi, o ameliyatla ilgili resmî açıklamanın ancak 48 saat sonra, söylentinin yayılması üzerine yapılması ve iki-üç satırla sınırlı kalması, kişisel mahremiyete saygının sınırlarını aşıp, demokratik kültürün gerektirdiği şeffaflık ve bilgilenme hakkının ihlaline giren bir şey.’

Nitekim, yine Çongar’ın deyişiyle, bir Amerikalı seçmen Beyaz Saray’da oturan liderin karaciğerindeki son gelişmeleri dâhi resmi açıklamalardan takip edebilmekteydi. Çünkü Amerikan başkanlarının son check-up raporları halkla paylaşılıyordu.

Elbette Batılı demokrasilerin de kendilerine göre bir ‘gizlilik’ kültü var. Ulusal çıkarlar adı verilen etiketlerle sağlama alınan bu kültü, Meclis ya da Senato raporlarındaki askerî ya da istihbarî bilgilerin ‘hassas’ olanlarının üzerine çekilmiş kalın siyah bantlarda görmek mümkün.

Gelgelelim, ‘mutlak şeffaflık’ mümkün mü, o da belirsiz şu an. 2010’da Afganistan ve Irak’taki ABD işgaliyle ilgili belgeler yayınlayarak adından söz ettiren Wikileaks, o günden bu yana tartışmaların odağında. Başlangıçta ‘büyük devlet sırlarının’ ifşası, demokratik bir gelişme olarak yorumlanmıştı hemen herkes tarafından.

Fakat bugün gerek Julian Assange’ın Rusya’yla yakın ilişki içinde görünmesi, gerekse bir diğer ifşacı Edward Snowden’a Rusya’nın sahip çıkması, ‘mutlak şeffaflık’ meselesinin, hiç de şeffaf olmayan ülkeler tarafından bir politik silah olarak kullanıldığı endişesi doğurdu. Nitekim Hillary Clinton’ın e-postaları üzerinden kopartılan yaygara, Clinton’dan çok daha ‘şeffaf olmayan’ birinin seçilmesine de sebep oldu.

Çünkü ‘ortalığa belgeler saçmanın’ konuya hâkim olmayan sıradan insanlar üzerinde ‘aydınlatıcı’ değil bilakis ‘manipülatif’ etkileri olduğu gözlendi. Bu yüzden Wikileaks daha sonraki ifşalarında geleneksel medya ile işbirliği yaptı. Belgeler, alanında uzman gazeteciler tarafından çerçeveye uygun şekilde ele alındığında, daha ‘doğru’ hâle geldiler. Fakat bu da bir başka tartışma. Nitekim Wikileaks’e koşulsuz güven duyanlar, işbirliği yaptığı geleneksel medyayı pek beğenmeyen kimselerdi.

İlkokuldayken ‘demokrasi’ kelimesini şu tanımla öğretmişlerdi: Halkın, kendi kendini yönetmesi. Bu, ideal durum. Gerçekten olansa, halkın ‘yönetme’ işini bir zümreye teslim etmesi. Kime teslim edeceğini ise seçimle belirliyor. Halk kendi kendini yönetmiyor belki ama kendisini yönetecekleri seçebiliyor. Bunun, kişileri aşıp sistemle ilgili hâle gelebilmesinin yoluysa, yöneticilerin şeffaflaşması ve bu yönetme işinden ‘kişisel çıkar’ elde etmemesi.

Ancak bu da pratik değil. Zira bir yerde ‘güç’ biriktiğinde, bunun cazibesinden tamamen hâli olmak mümkün görünmüyor. En ufak bir yerin idarecisi bile, bazen farkında olmadan da, gücün istismarına kapı aralayabiliyor. Amerika’da başkanlığın 8 yılla sınırlandırılması, bu yönüyle, en makul çözümlerden birisi ancak 8 yıl bile yeterince uzun bir süre.

Hele ki gizliliğin kutsandığı ve halka (yönetilenlere) makul açıklamaların bile yapılmadığı sistemlerde, birkaç yıl içinde radikal dönüşümler yapmak mümkün.

Türkiye’ye bakın sözgelimi. Hileli olduğu yönünde kuvvetli şüpheler barındıran ‘sandık’ dışında bir ‘hesap verme’ mekanizması bırakılmayan yeni rejimde, Haziran 2013’ten bugüne yaşananlar bunun önemli bir örneği.

Dün, basit görünen konularda (Erdoğan’ın sağlık durumu sözgelimi) bilgi saklanmasıyla başlayan süreç, bugün Ankara’dan bilgi alabilmek için ‘Sarayoloji’ dediğimiz bir alana ihtiyaç bırakır hâle geldi. Kulis bilgilerine ‘muhtaç’ hâlde yaşıyoruz ve Saray’ın hamleleri karşısında hayli savunmasız bir ‘sivil toplum’ mevcut.

Elbette öncesinde atılan tohumlar da var fakat çok kısa sürede yapılanlar, dünya üzerinde hiçbir rejimin buna bağışık olmadığını da gösteriyor aslına bakarsanız.

Ve bu geri dönüşsüz yolun ilk taşları da – bana sorarsanız çoğunlukla iyi niyetle başlıyor – insanları bilgilendirmeme ve işleri gizlilik içinde halletme paranoyasıyla döşeniyor. Oysa sağlıklı bir toplum, birbirinden haberdar olan insanlardan oluşur. Bilgi alma mekanizmasının bozulduğu toplumlarda, hayali düşmanlıklar üretilir ve bu da kapalı rejimlerin mazotudur.

Önceki Son 10 Yazı:
Anti-emperyalizmin faturası - 11 Oca 2018
Durumu hâlâ anlamayanlar için - 06 Oca 2018
Yeni yıl, yeni hâl - 04 Oca 2018
Büyük Türkiye Göçü - 29 Ara 2017
Suikast listesi ve AKP’nin çaresizliği - 22 Ara 2017
‘Hızlı ve öfkeli’ - 15 Ara 2017
Çözüm küresel mi yerel mi? - 12 Ara 2017
Ahmedinecat ve ‘ekonomik cihat’ yılları - 05 Ara 2017
Putin, Ortadoğu’ya barış getirebilir mi? - 29 Kas 2017
Dünyanın sizin hiç bakmadığınız tarafı - 27 Kas 2017
önceki yazı

Şişkinlik deyip geçmeyin!

Sonraki yazı

İlnur Çevik, Ülker’i nasıl tehdit etti?

Yorum yapın

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir