Özgürlük: ne, neden, nasıl?

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Özgürlük galiba insanın başkasına zarar vermeksizin kendi olabilmesidir. Başkalarının özgürlüklerini kısıtlamadan istediği gibi yaşayabilmesidir. Başkalarının doğrularına göre hareket etmek zorunluluğunda olmayıp, kendi doğru bildiğini, kendi düşündüğünü, kendi inandığını yaşaması, yaşatmasıdır. Özgür insan oto-sansür uygulamak zorunda olmadan, düşüncelerini ve kanaatlerini yaptırıma uğrama ve başına bir şey gelmesi kaygısı olmaksızın başkalarıyla paylaşabilendir. Kendi dışında herkes bir şeyin doğruluğundan eminse bile, tek bir kişilik azınlık olarak dahi ana grubun dışında olabilmek, var olabilmek, bunu gizlemeden-saklamadan açıkça yaşamak değilse eğer özgürlük, neye yarar? Özgürlük salt bir sözcük değilse eğer, bir içeriği varsa şayet, bir anlam ifade edecekse yani, önemlidir. Bir kavram fetişizmine indirgendiyse ama, bomboşsa içeriği kısacası, bin manası yoksa kuru sözün, neye yarar özgürlük?

Kendi kararını kendin veremiyorsan korkundan, dışlanmaktan çekindiğinden, kabul görmemekten endişelenerek, beğenilmemek kaygısıyla, hoşa gitmemekten ürküp, baremin yani kardeşim sen değil de toplumsa, sen özgürlüğün ne olduğunu anlayamazsın ki. Kendin gibi olanların dışındakilere hayat hakkı tanımadan, sen eğer salt seni normal görür de, senden başka olanları dönüştürmeye, kendine benzetmeye gayret edersen mütemadiyen, özgürlüğün karşısındasındır kuşkusuz.

Oysa insan olmanın en güzel yönlerinden birisi, programının dışına çıkabilmek yetisi değilse ya nedir? Biz, bize öğretilen normların, bize öğretilen normallerin, bize öğretilen değerlerin ve inançların dışında da bir evren olduğunu görmüyorsak, ey kardeşim, nasıl altı buçuk milyar insanın envai çeşit düşüncesi, inancı, dini, etiği, doğrusu ve yanlışı arasında var olabiliriz, barış içinde? Tüm insanlığı kendimiz gibi yapma olanağımız yoksa şayet, kendi var olan farkımızla nasıl huzur bulabiliriz, düşünsene bir? Hatta ve hatta, herkesi kendine benzetme olanağı olsa bile, nasıl bir dünya olurdu, söylesene bana, tek doğrusu olan bir yer?

Özgürlük bence en temel değerdir. Hatta evrensel bir ahlakın temeli olmalıdır. Çünkü eğer özgürlük yoksa, ikna da yoktur. Özgürlüğün olmadığı yer, zorlamanın olduğu yerdir. Zorlamanın olduğu bir yerde, bugün kendi doğrusunu başkasına dikte edenin yarın başkasının doğrusuna zorla boyun eğmesi dışında bir opsiyon bulunamaz. O halde, özgülüğün olmadığı yerde mutluluktan da söz edilemez. Oysa mutluluk olmadan bu dünya sadece acı verir. Mutluluğu istemeyen, mutsuzluğu arzulayan toplumlar, özgürlükten kaçar. Bu dünyanın mutluluğunu küçümseyenlerden korkarım ben. Çünkü ötelenmiş, ertelenmiş mutluluk ideali, en değerli varlığını bile başkalarının amaçları uğruna kurban edebilecek fanatiklikte maşalar üretir. Başkalarına kabul ettirmek istediği doğrular uğruna kendisiyle beraber onları da yok etmek isteyen bir patoloji, kâinattaki en korkunç şeydir. Kendi doğrusunu başkasının hayatını sonlandıracak kadar idealize eden biri, hiç alçakgönüllü ve ahlaken örnek olabilir mi? Eğer özgür bir seçim hakkı yoksa, insanı insan kılan en önemli koşullardan biri hunharca ortadan kaldırılmış demektir. İçinde özgürlük talep etmeyen hiçbir ahlak, ahlak değildir. İçinde başkalarını tabi kılmaya çalışan, boyunduruğa vurmaya, ezmeye, fikren ve fiilen yok etmeye uğraşan, bunu amaç edinen, bu ilkeyle yola çıkan her düşünce, kıyasıya mücadele edilmesi gerek tehlikeli bir ideolojidir. Farklı olabilme hakkı, en temel insan hakkıdır çünkü. Düşünce özgürlüğünün de, inanç hürriyetinin de temeli farklı olabilme hakkına yaslanmaktadır. Hitler rejiminde Yahudi veya sakat olamamak, Stalin rejiminde anti-komünist veya hatta anti-Stalinist olamamak böyledir. Farklı olabilme hakkının olmadığı her toplumda, sadece farklı olanların değil, farklı olmayanların da özgürlükleri sona ermiştir. Çünkü tercih yoksa eğer, özgürlük de olamaz. Seçeneksiz bir özgürlük, siyah olmadan beyaz olamaması, iyi olmadan kötü olamaması, ışık olmadan karanlık olamaması gibi gibidir. Özgürlük, bir şeyi seçmektir. Seçebilmektir. Özgürlük farklı olmaktır. Olabilmektir.

Özgürlük, toplumsal olmak zorundadır. Çünkü tek insan zaten özgürdür! O halde esasında özgürlük bizim doğal durumumuzdur. İnsan bu nedenle özgür doğar. Ama otomatikman özgür olmaz. İnsanların özgür olup olmadığına, devletle kurdukları ilişki sistematiği karar verir. Toplumsal organizasyonun en üst seviyesi olan devlet, esasında özgürlüğe ilişkin bir rejim oluşturur. Özgürlük, ya vardır, ya yoktur. Toplumun sizin üzerinizde uygulayabileceği zorlayıcılık, özgürlüğe ilişkin temel duruş meselesini, devletlerin rejimleriyle alakalı en temek kıstas yapmak durumundadır. Bir birey, eğer bir şeyler olmak, bir şeyler de olmamak zorundaysa, tam olarak özgür değildir. Bir toplumda örneğin okunacak kitap seçme konusunda sınırlama varsa özgürlükten söz edilebilir mi? Mesela, yazılı olarak düşüncelerin basılmasını devlet eliyle engelleme yetkisine sahip olan bir toplum, özgürdür denebilir mi? Veya konuşacağınız dile ya da inanacağınız – veyahut da inanmayacağınız! – dine devlet veya toplum karar verebilir mi? Eğer yanıtınız devlet ya da toplumun bireyleri bu konularda zorlayabileceği yönündeyse, siz kesinlikle en iyi ihtimalle özgürlüğün ne demek olduğunu anlamamışsınız demektir. En kötü olasılıkla ise özgürlüğe inanmıyorsunuzdur. Toplumdur özgürlüğün ortamı. Toplum olmadan zaten herkes özgürdür. Toplum olmanın bedeli özgürlükten feragat etmekse, o toplumun ömrü kısa olur. Toplum inşa edilen bir şeydir, yani biçim değiştirir, bazen geçici olarak ortadan kalkar, parçalarına ayrılır, sonra tekrar birleşir. Bazen eskisinden daha küçük olur, değerleriyle çelişeni dışlar ve ötekileştirir, sonra aynı ceberut metotla yapamayacaklarınızı listeler ve yoluna devam eder. Ta ki tekrar küçülene dek! Özgürlüğün yerleşmediği toplumlar devamlı küçülürler. Hem fiziksel olarak hem de etik bakımdan! Özgür toplumlar ise çiçek açar, genişler, gelişir. Özgür olmayan toplumlardan herkes kaçmak ister. Özgür olan toplumlar ise bu insanlar için bir hedef haline gelir. Özgürlük belki de bizim insan olarak en temel karakter özelliğimizdir. Olmadığı yerde tolere ederiz bir süre, ama bu tolerans bir yere kadardır. Çünkü özgürlük baskın ve aşkın bir duygudur. Susayınca su içmeye duyulan özlem gibidir. İçten gelir, çok güçlüdür.

Özgür olmak tek insan olarak – yani toplum olmazsa eğer – özgün ve yalın halimizdir. Bu nedenle, toplum içinde yaşarken, ancak birey olarak, yani toplumun parçası olmamıza karşın kendi özgün farklılığımızı koruduğumuz oranda özgür olabiliriz. Bu nedenle, birey olamayanlar zaten özgür olmadıklarının da farkında olmaz. Tüm baskıcı ideolojiler, dinler, düşünce sistemleri, dünya görüşleri, işte tam da bu nedenle insanların kolektif aidiyetlerini birey olmalarına tercih eder. Çünkü ancak bu sayede insanları istedikleri kalıba dökebilirler. İnsanların bireysel özgünlüklerinin olmaması ya da tam gelişememesi, aynı zamanda yaratıcılıklarının da önündeki en büyük engel olduğundan, kolektif toplumlarda ilerleme çok ama çok marjinal seviyede gerçekleşir. Özgürlüğün olduğu toplumlarda ilerleme ise çok hızlı seyreder. Bu durum, özgür toplumların fiziksel yaşam koşullarının da, ruhsal düzeydeki üstünlüklerinin de – mesela mutlulukları – özgür olmayan toplumlardan çok daha iyi olmasını sağlar. Eğer herkesin inandığına karşı çıkamıyorsanız toplumsal tepkileri düşünerek, özgür değilsinizdir. Test bu kadar kolay! Dahası, bazen özgür toplumlarda olup da, küçük grup aidiyeti üzerinden kolektif kontrole girebilirsiniz. Bu durumda, mikro-sosyolojik bir anti-özgürlük girdabına kapılmışsınız demektir. Her ne kadar böylesi enformel gruplardan kurtulmak teoride özgür olmayan tüm toplumdan (devletten!) kurtulmaktan daha basit de olsa, bireyselliğinizi yitirdiğinizden bazen enformel bir grubu terk etmek bile çok sorunlu ve zor olabilir. Yalın hale dönmenin yolu birey olmak, bireysel özgünlüğünüzü kolektif tek tipliğe tercih etmektir.

Türkiye toplumu devlet seviyesinde özgürlük üreten bir toplum değildir. Türkiye’de ana akım dışında kalmak sizi salt marjinalleştirmiyor, aynı zamanda kriminalize de ediyor. Dahası; Türkiye’de din ve inanç bazlı ideolojik mahalle aidiyetleri, enformel özgürlük kısıtlayıcıları olarak bireysel özgünlükleri canhıraş yok etme derdinde.

Uygulayabileceği hukuki (lafın gelişi!) zorlama yöntemleri bakımından Türkiye rejimi özgürlüklerin önünde en büyük kurumsal düşmandır. Fakat bu rejimin beşeri sermayesi, insani dayanağı, siyasi ve dini mahallelerdir. Her mahalle kendi doğrularını kendisine ait olanlara dayatır. Kalıp olarak kabul edilmesi elzem olan doğru-yanlış şeması tüm mahalle sakinlerince kabul edilmek durumundadır. Bunların dışına çıkılmak, aforoz edilme sonucunu doğurur. Zaten birey olabilen, bu aforozun bir yaptırım değil kurtuluş olduğunu anladığından, bu yaptırım onun üzerinde etkin olmaz. Devlet mekanizması ise farklıdır. Çünkü devletin – rejimin – doğru-yanlış skalasına uymayan bir birey, rejimin fiili gazabına uğrar. Terörist ilan edilir, devlet düşmanı ilan edilir, vatan haini ilan edilir, yerine göre dinci, solcu, komünist, feminist, vs. ilan edilir. Devletin sizi tasnif etmesini müteakip, devlet enstrümanları ile siz toplumdan tecrit edilirsiniz. Böylece işinizi kaybeder, hapse atılır, ülkeyi terke zorlanırsınız. Devlet sizin ne olduğunuza ve ne olmadığınıza karar verir. Toplumsa devlete destek verir. Bu karşılıklı verişme esasında bir çemberdir. Önce toplum mu dışlar, yoksa devlet mi tartışılır. Bu devlet toplumun yansımasıdır. Sistem dışına çıkartılmadan, bunu fark etmek çok zordur. Sistem dışına çıkartıldıktan sonra ise bunu değiştirmek!

Özgürlük buna rağmen, değerinden bir şey yitirmez. Bedeli toplumsuz veya devletsiz kalmak da olsa, özgürlük devletten de toplumdan da çok önemlidir. Çünkü içinde özgürlük içermeyen bir toplum da bir devlet de esas itibarıyla en çok bir açık hava hapishanesi olabilir.

Özgür olmak için – sonradan yeniden inşa edecek olsanız da – tüm aidiyetlerinizi ve toplumsal bağlarınızı, ideolojinizi ve inançlarınızı reddetmek, önce kim olduğunuzu ve yolculuğunuzun nereye olduğunu anlamaya gayret etmek, bunun ardından bireyliğinizi yitirmeden yeniden – ama dengeli! – sosyal ilişkiler inşa etmek, sanırım kaçınılmaz. Başkalarının ne diyeceğinden ve nasıl tepki göstereceğinden çekinmeden düşüncelerini ve inançlarınızı yaşayabiliyorsanız, özgürleşebilmişsiniz demektir. Şahsiyet, başkalarıyla benzerlikler üzerine değil, başkalarına oranla özgün olabilmekse eğer, özgür olmadan şahsiyet sahibi de olunmaz. Başkalarını barem alan bir şahsiyet ancak bir orijinalin bir kopyası olabilir. Bir kopyanın iyi veya kötü olmasının bir kıymeti var mıdır?

İşte evrensel insan haklarının temelinin “özgür insan” olması bundandır. İşte Ahmet Altan’ın hapishanede bile özgür olabilmesinin sırrı belki de budur.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin