AnaSayfa»Manşet»Ortadoğu’yu anlama yolunda; Şerif Hüseyin İsyanı

Ortadoğu’yu anlama yolunda; Şerif Hüseyin İsyanı

8
Paylaşımlar
Pinterest Google+

YORUM | Dr. Serdar Efeoğlu

Birinci Dünya Savaşı’nda Şerif Hüseyin önderliğinde başlayan Arap isyanı, sadece siyasi ayrılıklara yol açmakla kalmayıp Müslüman toplulukların birbirlerine olan güvenlerini de sarstı. İngilizlerin yönlendirdiği isyanla kutsal yerlerin yönetimi de el değiştirdi.

OSMANLI YÖNETİMİNDE HİCAZ

1517’de Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferiyle Osmanlı topraklarına katılan Hicaz, özerk yapısını yüzlerce yıl devam ettirdi. Asıl amaç “hac güvenliği” olduğundan, halk askerlik ve vergiden muaf tutuldu. Hatta Peygamberimize saygıdan dolayı, Mekke ve Medine kalelerine 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar Osmanlı bayrağı çekilmedi.

Hicaz, 1866’da vilayet yapılınca Mekke emirlerinin yanına bir de vali görevlendirilmesi, ikiliğe neden oldu. Emir ve vali arasında yaşanan mücadeleler, emirlerin şikâyetine ve valilerin görevden alınmasına yol açtı.

1869’da Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla Hicaz stratejik yönden önem kazandı ve Hindistan yolunu kontrol etmek isteyen İngilizlerin hedeflerinden birisi oldu. Bundan sonra İngilizlerin amacı, Mekke emirlerini Osmanlı’dan ayırmaktı.

Abdülhamit devrinde Bağdat demiryolunun Medine’ye kadar ulaşması, yerel yöneticileri rahatsız etti. Görünüşte amaç, haccın güvenli bir şekilde yapılması olsa da Hicaz’da merkezi otoritenin kurulması da hedefleniyordu. Bu nedenle, yerel yöneticiler güçlerini kaybedecekleri endişesine kapıldılar. Sıranın demiryolunun Mekke’ye kadar uzatılmasına gelmesi, endişeleri iyice artırdı. Bu durum “Urban” denilen bedevi Arapların kışkırtılarak demiryoluna saldırılar düzenlemesiyle sonuçlandı.

ŞERİF HÜSEYİN’İN EMELLERİ

İsyan etmesinden endişe edilerek Abdülhamit tarafından uzun süre İstanbul’da tutulan Şerif Hüseyin, bir Türk hanımla da evlenmiş ve bu evlilikten en küçük oğlu Zeyd dünyaya gelmişti. Şura-yı Devlet üyesi olarak görev yapan Hüseyin, 2. Meşrutiyetin ilanından sonra Kasım 1908’de Mekke Emiri olarak tayin edildi ve Sadrazam Kamil Paşa tarafından İstanbul’dan gösterişli bir törenle uğurlandı.

Hüseyin, Hicaz’da İttihatçıların merkeziyetçi politikaları nedeniyle valileri sürekli şikâyet etti. İttihat ve Terakki de Hüseyin’in nüfuz alanını daraltmak için Medine’yi müstakil bir sancak statüsüne dönüştürdü.

Hüseyin, Osmanlı’dan ayrılma sırasının kendisine geldiğini düşünmekte ve çocukları da bu isteği körüklemekteydi. Demiryolunun Cidde ve Mekke’ye kadar ulaşması için çalışmaların başlaması, Hüseyin’in tepkisini iyice artırmış ve oğlu Abdullah İstanbul’a giderek endişelerini Babıali ile paylaşmıştı.

Abdullah, İstanbul’a giderken Kahire’de İngiliz Yüksek Komiseri Kitchner ile görüşerek İngilizlerin desteğini almaya çalışmış ve böylece ilk pazarlıklar başlamıştır. Ancak İngilizler henüz İstanbul’u karşılarına almak istemediklerinden bir destek vaat etmediler. Abdullah ise Enver ve Talat Paşalardan; vilayetler kanununun Hicaz’da uygulanmamasını, demiryolunun uzatılmasından vazgeçilmesini ve Hicaz Vali Vekili Vehip Bey’in görevden alınmasını talep etti.

Hicaz’daki Vali-Emir çekişmesi, Vehip Bey’in tayiniyle iyice artmıştı. Enver Paşa’ya yakınlığı ile bilinen Vehip Bey (Paşa-Kaçı), Hüseyin’in emellerinin farkına varınca, onun otoritesini azaltmaya yönelik tedbirler almaya çalıştı. Emir de Urbanı isyan ettirince Babıali, demiryolunun uzatılmasından vazgeçtiğini açıklamak zorunda kaldı. Vehip Bey daha sonra Şerif Hüseyin’in görevden alınmasını teklif ettiyse de Hükümeti ikna edemedi.

CİHAT FETVASI VE ŞERİF HÜSEYİN

İttihat ve Terakki, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Hüseyin’i idare etme yolunu tercih etti. Osmanlı Devleti, 1914 Ağustosunda seferberlik ilan ettiğinde Hicaz seferberlikten muaf tutuldu. Hüseyin ise İngilizlerle temasta olmasına rağmen, İstanbul’un isteği doğrultusunda İtilaf devletlerine karşı Hicaz’ın korunması için Vali Vehip Bey’le bir protokol yaptı.

Osmanlı Devleti’nin “cihat” ilanı, İngiltere’yi Şerif Hüseyin kozunu oynamaya sevk etti. İngiliz yetkililer, isyanla Osmanlı Halifeliğinin prestijini kaybedeceğini ve kutsal beldelerin Osmanlı kontrolünden çıkacağını rapor ederek Hüseyin’e destek verilmesini teklif ettiler.

Hüseyin yaptığı pazarlıklarda, kendisini bütün Arapların kralı olarak görmekte ve çok geniş bir coğrafyayı istemekteydi. İngilizler ise Hüseyin’in çok sonradan öğreneceği gizli antlaşmalarla Ortadoğu’yu paylaşıyorlardı. Şerif Hüseyin’in isyan için İngilizlerin para ve silah yardımına ihtiyacı vardı.

İsyanın önündeki en önemli engel olan Vehip Bey, Kanal Harekâtı’na katılmak üzere Hicaz’dan ayrıldı ve daha sonra yeni bir göreve atandı. Hüseyin, Vehip Bey’in yerine henüz bölgeyi tanımayan Galip Paşa’nın tayiniyle büyük bir fırsat elde etti.

HÜSEYİN’İN İSYANI VE GEREKÇELERİ

İngilizler, Çanakkale cephesinde uğradıkları mağlubiyet sonrasında Şerif Hüseyin kozunu oynamaya karar verdiler. Hüseyin’in isyanıyla; Arapların Osmanlı Devleti’ne desteği sona erecek, Halifelik tartışmaları başlayacak, Suriye ve Kanal cephelerindeki Osmanlı savunması zaafa uğrayacaktı.

Hüseyin, 1916 Haziranında Vali Galip Paşa’nın Taif’te olmasını fırsat bilerek isyan etti. Asiler kısa sürede Mekke ve Cidde’ye hâkim oldular. Ancak Hüseyin’in oğlu Faysal, Medine’yi kuşattıysa da başarılı olamadı. Böylece isyanın Arap yarımadasına kısa zamanda yayılması hedefi gerçekleşmedi.

Hüseyin, İngilizlerin uçaklarla dağıttığı beyannamelerle isyan etme gerekçelerini açıkladı. Beyannamelerde doğrudan Padişah hedef alınmıyor, İttihat ve Terakki yöneticileri suçlanıyordu. Hüseyin’e göre İttihatçılar; ülkeyi gereksiz yere savaşa sokmuşlar, birçok yenilgi yaşanmasına ve Anadolu’nun işgaline neden olmuşlar, Müslüman ve Gayrimüslimlere karşı cinayetler işlemişler, bazı Arapları da tehcir ederek Osmanlı düzenini bozmuşlardı.

Hüseyin ayrıca Cemal Paşa’nın Arap önde gelenlerini idam ettirmesine tepki gösteriyor ve Abdullah Cevdet’in “İctihad” mecmuasındaki İslam aleyhindeki yazılarından şikâyet ediyordu.

OSMANLI DEVLETİ’NİN ALDIĞI TEDBİRLER

Hüseyin’in isyanı üzerine Babıali’nin aldığı ilk tedbir, Şerif Ali Haydar’ı Hicaz Emiri tayin etmek oldu. Ali Haydar, Medine’ye gittiyse de bu girişim sonuçsuz kaldı.

Enver Paşa, savaşın Avrupa cephelerinde neticeleneceğini düşündüğünden Hicaz’ı “tâli” bir cephe olarak görüyordu. Diğer cephelerde sonuç ne olursa olsun, Almanya Avrupa cephelerinde başarılı olursa, İtilaf devletleri kozlarını kaybedecekti. Amaç, isyanın yayılmasını önlemek olarak belirlenmişti.

Bu yaklaşımın etkisiyle Hicaz’daki mücadele, “düşük yoğunluklu” devam etti. Harbiye Nezareti, Medine’yi savunmayı ve şehirle irtibatı devam ettirecek demiryollarını elde tutmayı temel strateji olarak belirledi. Demiryolu sayesinde iaşe ve silah ihtiyacı karşılanacaktı.

Diğer cephelerde yaşanan sıkıntılardan dolayı, buraya takviye kuvvet göndermek çok zordu. Bu nedenle yerel aşiretlerin desteği alınmaya çalışıldı. Süleyman Refade ve İbn-i Reşid gibi yerel liderler, Babıali’nin yanında yer almayı tercih ettiler. Bu desteğin devamı, silah ve erzak ihtiyacının karşılanmasına bağlıydı. Ancak İngilizler, “altın ve erzak” karşılığı birçok aşiret reisini kendi yanlarını çektiler. Buna rağmen isyan, hiçbir zaman büyük bir Arap isyanına dönüşmedi.

İttihat ve Terakki Hükümeti bir tedbir olarak da Medine ve çevresinden isyan etme ihtimali olan 25.000 kişiyi tehcir etti. Ayrıca Medine’deki askerlerin tahliye edilerek kuzeye çekilmesi planı iki defa uygulanmaya çalışıldıysa da vazgeçildi.

İSYANIN VE HÜSEYİN’İN SONU

Osmanlı Devleti’nin aldığı tedbirlere rağmen isyan, Suriye’ye ulaştı. Aşiret liderleri; erzak, silah ve altın karşılığında Osmanlı kuvvetlerine saldırmaya devam ettiler. En önemli hedeflerden birisi olan demiryolu hattında da saldırılar yoğunlaştı.

İsyanın yayılmasında önemli bir aşamayı, İngilizlerin desteğiyle Akabe’nin kaybı oluşturdu. İngilizler böylece Hicaz ile Sina arasında doğrudan bağlantı kurdular. Hüseyin’in oğlu Faysal da İngiliz komutan Allenby’nin emrinde bir ordu kumandanı gibi görev yapmaya başladı. Hatta İngilizler Kudüs, Bağdat, Şam gibi şehirleri ele geçirdiklerinde bu şehirlere önce Hüseyin’in oğullarının emrindeki kuvvetler girdi.

Şerif Hüseyin, Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında 12 Ocak 1919’da Fahrettin Paşa’nın Medine’yi teslim etmesiyle bütün Hicaz’ın hâkimi oldu. Ancak “bütün Arap ülkelerinin Kralı” ve “Müslümanların Halifesi” olma hayalleri hiçbir zaman gerçekleşmedi. Necid’e hâkim olan Vehhabi Suudiler, kısa bir süre sonra Hicaz’ı ele geçirdiler.

Hüseyin kaçarak İngilizlere sığındı ve bir süre Kıbrıs’ta yaşadı. 1931’de oğlu Abdullah’ın kral olduğu Ürdün’de öldü ve Kudüs’e defnedildi. Büyük hayallerle isyan eden ve “Hıristiyanlar nasıl birbirileriyle savaşıyorsa, Müslümanlar da savaşabilir” tezini hayata geçiren Şerif Hüseyin’in ailesi şu anda sadece Ürdün’de hâkimiyetini devam ettiriyor.

Önceki Yazıları:
Cuma Selamlığı’ndan gösterişli cuma namazlarına - 06 Ara 2017
Dostluktan düşmanlığa gerginlikten müttefikliğe Türk-Rus ilişkileri - 29 Kas 2017
Türk-Rus ittifakı mümkün mü? - 22 Kas 2017
AKP’nin 15 Temmuz sonrası akademik kıyımı - 15 Kas 2017
12 Eylül’den 15 Temmuz’a akademik kıyım - 08 Kas 2017
27 Mayıs Darbesi’nde akademik kıyım: 147’ler - 01 Kas 2017
Bölünmenin eşiğinde bir ülke: Irak - 25 Eki 2017
Ortadoğu’da ajanlar: Arabistanlı Lawrence - 18 Eki 2017
Ortadoğu’yu anlama yolunda; Şerif Hüseyin İsyanı - 11 Eki 2017
Birinci Dünya Savaşı ve İslam dünyası - 04 Eki 2017
önceki yazı

MGK Devleti'nin tahkimi ve Demirel [Türk Sağı'nın hikâyesi-14]

Sonraki yazı

Büyükelçilik devreye girdi; BM korumasındaki bir aile daha Türkiye'ye iade riskiyle karşı karşıya

1 Yorum

  1. Fatih
    12 Ekim 2017 at 22:09 — Cevapla

    Peki Ortadoğu nasıl toparlanır?

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir