Ortadoğululaşmanın ardından balkanlaşma tehlikesi

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Ortadoğululaşan bir Türkiye manzarası var karşımızda. Paramparça olmuş, kutuplaşmış, ortak aidiyeti sıfırlanmış bir toplum! Kutuplaşan kesimler artık salt paralel toplum değil, aynı zamanda birbirinden nefret ediyor durumdalar. Türk-Kürt kırılmasının yanı sıra, Sünni-Alevi kamplaşmasının dışında, laik-İslamcı bölünmesi haricinde daha başka mikro parçalanmışlıklar türedi. Tahammülsüzlüğün beslediği, aşırılığın rejimce kaşındığı ve kışkırtıldığı, birbirini bir kaşık suda boğma noktasında olan insanlar var. Erkek şiddeti, kadın mağduriyetleri, özgürlükçü değerlerden veba gibi kaçan bilmediğinden korkma refleksi, herkesin tektipleştirilmesini öngören dünya görüşlerinin yaygınlaşması ve başat konuma erişmesi; tüm bunlar artık sıradanlaştı, kanıksandı, benimsendi, adeta normalleşti algılar seviyesinde.

Şimdi bazıları kızacak, Ortadoğululaşma terimini kullanıyorum diye. Siz daha kızarken, bir provokatif tanı daha koyayım izninizle. Ortadoğululaşmanın sonu Balkanlaşmadır. Türkiye’nin Ortadoğululaşması, ardından Balkanlaşması bir vakadır. İzah edeyim.

Ortadoğululaşmak günümüz Ortadoğu toplumlarına işaret eden bir terim. Özellikle vurgulanan şudur bu kavramda. Ortadoğu’da ülkelerin sınırlarıyla o sınırlar içindeki toplumlar uyum içinde değildir. Çünkü birincisi o sınırlar doğal sınırlar olmayıp, siyasi güve veya konjonktüre göre (genelde güç ilişkilerine tekabül eder şekilde) oluşturulmuştur. Esasında Irak veya Suriye gibi ülkeler, coğrafi terimden ibaretlerken Birinci Dünya Savaşı sonrasında büyük devletlerin çıkarlarına göre siyasi nitelik kazandırılarak sonrasında bağımsız birimler haline gelmişlerdir. İçleri barut fıçısı gibidir bu ülkelerin. Etnik yapı, dini-mezhepsel yapı, kabileler ve kabilecilik, ez cümle bir arada tutulmasının ancak çok esnek ve bir o kadar da birleştirici-demokratik bir çerçevede gerçekleşebileceği bir durumdur söz konusu olan. Bu nedenle mesela Irak’ta Saddam Hüseyin sonrasında Şiiler, Sünniler, Kürtler ve diğer unsurlar arasında husumet, Irak’ın büyük bir parçalanma zafiyeti (veya kâbusu) ile baş başa kalması sonucunu doğurdu. Şimdilerde Suriye’de de benzeri bir meydan okuma var! Ortadoğu ülkelerinde bir diğer sorun sosyolojik İslam’la ilintili. Devlet-din bütünlüğünün İslami gelenekten günümüze süzülen tarihsel çıktısı, modern devlet oluşumlarında devletin dinin alanından, dinin de devletin alanından kurtulamaması sorunsalını oluşturuyor. Bu önemli sorundur. Çünkü bu tür yapılar zafiyetle maluldür. Ve devamlı ihtilaf üretir. Herkes devleti ele geçirmek ister. Çünkü kendini güvenceye almanın tek yolu, devlet eliyle potansiyel rakipleri elimine etmekten geçer. Ortadoğu bu nedenle tasfiyeler tarihidir bir bakıma. Her iktidar sanki kendi devletini yeniden kurmaya kalkar. Mesela Mübarek’ten sonra gelen Mursi, Müslüman Kardeşler’in devleti tamamen eline geçirmesi için Mısır devlet mimarisiyle oynamasının ardından, eski sistem tarafından alabora edilerek iktidardan uzaklaştırıldı. Eski sistem yine gücünü konsolide etti. Bunu baskı ve zulümle yaptı. Ama aynı baskı ve zulmü Mursi de iktidarda olduğu kısa süre zarfında diğerlerine yapmıştı. Değişen bir şey yok yani. Ortadoğu siyaseti tasfiye yapmak ister. Demokrasiyle gelse bile, demokrasiyle gitmemek için direnir, çamura yatar. Seçim yapar, ama bu seçimin adil ve özgür olması konusuna gelince oturup iki hatta üç kere düşünmelisinizdir! Seçimler meydan savaşı gibidir zaten Ortadoğu’da. Karşı taraf şeytanlaştırılır, ötekileştirilir, dışlanır. İktidar daima nepotizmi içerir. Eş dost kayırma, yolsuzluk, kısa yoldan yandaşları zenginleştirme, karşılığında iktidara finansal kaynak elde etme gibi batak işler yaygındır.

Mustafa Kemal ciddi önemli bir liderdir

Türkiye 1923’ten sonra bu işleri biraz olsun sınırlamaya kalktı. Ulus bilinci, vatandaşlık konsepti, sekülerlik gibi özelliklerle donatmak istedi toplumu. Bu bakımdan Mustafa Kemal ciddi önemli bir liderdir mesela. Arı kovanına çomak sokmuştur. Tabi doğrudan birinci nesil bir demokrasi doğmadı bu reform sürecinde. Ama ne oldu? Önemli kazanımlar elde edildi. Evrensel seçme seçilme gibi. Yani kadınların gerçek vatandaş oluşu! Ya da devletin seküler karakteri ideali gibi. Her ne kadar devletle dini ayırmakla kalmayıp dini devletin güdümüne soktuysa da cumhuriyet! Ama esasında bu Osmanlı’da da olan bir şeydi. Yani padişah şeyhülislamdan daima daha güçlüydü. Ve devlet dini kontrol etti, saray ana akım dini tekeline aldı. Bu cumhuriyete miras kaldı. Osmanlı bu bakımdan Ortadoğuluydu elbette. Cumhuriyet de öyle. Fakat laiklik ideali 1950’lerden sonra daha evrensel bir din-devlet ayrımına evrilebilirdi, bu olmadı maalesef. Ve bu Ortadoğu sorunu günümüze miras kaldı. Bu küçük bir örnektir. Türkiye daha Batılılaşmış bir devlete sahipken 1960’larda, 1970’lerde, demokratikleştikçe Ortadoğululaştı. Çünkü cumhuriyet elitleri büyük kentlerdeydiler ve azınlık konumundaydılar. Sosyo-ekonomik dinamiklerle kitleler Anadolu’dan şehirlere akın ettikçe demografik ve siyasal üstünlük daha muhafazakâr ve kırsal kültüre dâhil olan kesimlere geçti. Sermaye birikiminde istisnalar (gecekondulara tapu verilmesi!) üzerinden kırsal kültürden olan çoğunluk ekonomik kapasite olarak da kent kökenli sekülerleri geride bıraktı. Böylece kırsaldan kente göç ivme kazandı. Herkes bu şekilde sınıf atlamak peşindeydi. Böylece kısa sürede şehirler mega-köylere dönüştü. Ve bu demografi cumhuriyet siyasi elitlerinin dağılımına ve teşekkülüne de etki etti. AKP ile beraber, kent kültürü tümden kabuk değiştirdi. İslamcıların Kemalistleri elitistlikle suçlama meselesi buna dayanıyor. Her devlerin elitleri vardır. Ve bu elit kültürü ülke yönetimlerinin kültürünü başat şekilde belirler. ABD’yi yönetenler veya Almanya’yı yönetenler, bu ana akım kültüre tekabül eden bir elit kesimdir. Bu aristokrasi gibi babadan oğula geçen bir şey değil. Eşitim ve sosyalleşme süreciyle edinilen bir birikim. Türkiye’de bu, kırsal ve kentsel kültürlerin arasındaki kültürel uçurumdan dolayı çok keskindi. Ve böylece ciddi bir transformasyon meydana geldi. AKP tabanı bu transformasyonda demografik üstünlük elde eden kırsal kültür kesimlerinin sosyolojik yansımalarından oluşuyor.

Fakat bu işin bir başka boyutu da var. Gelen kırsal kesimde Kürt ve Alevi kimliğinin başat olduğu gruplar, Sünni-muhafazakâr İslamcı gruplardan kendilerini ayrıştırdı. Kürtler etnik kimlik, Aleviler mezhepsel kimlik üzerinden kendileri profillerini oluşturdu. Bu arada kentlerdeki sekülerler genelde Alevileri, bazen de Kürtleri, daha seküler olmalarından, ya da sadece ana akım İslamcı gruplardan kendilerini ayrıştırmalarından dolayı potansiyel müttefik olarak gördü. Aleviler seküler cumhuriyetçi dünya görüşüne daha yatkınken, Kürtler özellikle 1980’den sonra ana akım elit kentliler tarafından Kemalizm’in Türkçü konseptine ihanet etmekle suçlandı. Ve böylece Kürtler büyük oranda ideolojik olarak yakın da sayılsalar, cumhuriyetçi Kemalist politik dinamiklerden ayrıştı.

Türkiye’nin aslına rücu etti

Dikkat ederseniz, hep bir ayrışma ve ötekileştirme var bu tarihte. Tıpkı bundan önce Ermeni ve Rumlar gibi Anadolu’nun yerlilerinden ayrışan sonradan gelenler gibi, asimilasyon veya terk beklentisiyle dolu sayıca çoğunlukta olan kesimler, ülkeyi tektipleştirmeye gayret etti. Tabi başaramadılar, daha da ayrıştırdılar. Fay hatları gerildi. Kırılınca 6/7 Eylül olayları, Varlık Vergisi gibi yol kazaları oldu. Buna Dersim Katliamını ekleyin mesela. Veya Maraş’ı. Gittikçe daha küçük parçalara ayrılan ve “biz” duygusunu kaybeden bir toplum görüyorum ben, bu tarihi dokuya bakınca. Üzücü biliyorum. Ama işte tam da bu, Türkiye’nin aslına rücu etmesidir. Olanı reddetmek ve güzellemek, “güzeltmek” diyeyim ben buna isterseniz, çok fazla şey katmıyor bize. Yani kronik hastalığı ne inkar ederek, ne de ağrı kesiciyle tedavi edebilirsiniz.

Bugün gelinen nokta, bu durumun ayyuka çıkmasıdır. Artık yukarıda da değindiğim kesimler konuşarak anlaşabilme imkânını yitirdiler. Neden mi? Çünkü konuşmak yasak, her şeyden önce! Konuşanı alan bir rejim var. İkincisi, paralel toplumlar kendi kültürel kodlarını oluşturdu. Mesela bugün seküler bir Türk ailesiyle İslamcı bir Kürt ailesi arasındaki fark, iki farklı ülke vatandaşının arasındaki fark gibi neredeyse. İslamcıların yaşam biçimiyle sekülerlerin yaşam biçimi, milliyetçi Kürtlerin kendini tanımlamasıyla mesela ülkücü Türklerin kendini tanımlayışı, tümüyle taban tabana zıt. Alevilerin Sünnilerle aralarındaki kopuş derinleşti. Birbiriyle iletişim kurmak ve karşılıklı olarak birbirini anlamak yerine, ötekileştirmek ve ötekileştirdiğini yok saymak, dışlamak gibi tipik bir Ortadoğu yaklaşımı var. Örneğin Almanya’da bir insanın Protestan veya Katolik mi yoksa deist veya ateist mi olduğu sorulmaz bile. Bu bir rol oynamaz kamusal alanda. Türkiye’de siyasal bakımdan etik doğru türü ana akım davranış beklentisi yok. Ciddi bir santrifüj bu. Nereye bağlayacağım bu yazdıklarımı?

Tüm bunlar bu seçim olmayan seçim atmosferinde çok önemli parametreler. Bu doneler, seçimlerdeki nefret ve dışlama dilini bu rejim niye kullanıyor, gözler önüne seriyor. Bu onların normali çünkü! Ortadoğu’da kısa yoldan oy almanın yolu bu dışlayıcı kimlik siyasetinden geçiyor. İktidar toplumu dönüştürmek isterken kamusal ortak gücü (siyasal, politik, teknolojik, bürokratik vs.) kullanır. Olan bu bugün! Bu, rövanşist siyaseti teşvik eder. Ya da şiddeti!

Mesela bugün Kürtler için meşru siyaset kanalları tümüyle tıkanmış durumda. HDP belki de bu seçimde yine çok iyi oy alma potansiyeline sahip. Ama seçilen yerel yöneticilere mazbata vermeyeceğini açıkça söyleyen bir rejim var. Zaten gerçekler ortada. Onlarca Kürt milletvekili ve yüzlerce seçilmiş yerel yönetici hapiste! Bu durumda birleştirici politikalar sıfırlanmış demektir zaten. Aynı umutsuzluğu bugün sayıca daha az olan sekülerler yaşıyor. Ya da Aleviler. Azınlıklar. Alternatif marjinal diğer kimlikler!

Bu durumun açıldığı korkunç gidişat, Balkanlaşmadır. Çok uzun anlatmayacağım Baklanlaşmayı. Osmanlı’nın sonu ile Yugoslavya’nın sonuna bakmak yeter. Ben bu seçimlerin sonunu hayra alamet görmüyorum. Bu seçimler Türkiye’de meşru siyaset mücadelesine olan inancı bitirecek gibi. Sonrasında ciddi bir savruluş, bir santrifüj, bir mikro-parçalanma riski var! İş sadece Erdoğan, derin yapı falan olmaktan çıkıyor. Kritik bir momentumla, Ortadoğululaşmanın sonrasındaki balkanlaşmaya sürükleniyor Türkiye.

1 YORUM

  1. Is olacagina varirmis. Devlet toplumsal guvenin temiinati olmasi gerekirken tehdite donustu Turkiyede, Guven sagliyor goruntusu altinda tehdit sallayan olunca ister istemez yamyamlasma ve yok edisi koruyor bunun sonu tabiki yok olus. ama ne yok olacak milletmi devletmi yoksa siyasetcilermi onu hep beraber gorecegiz izlemedeyiz. Cunku milletin emniyetin sigortalarini yok ettiler. Frende patladi…

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin