Nazım’ın 117. yaş gününde: ‘Hain’likmi, ‘kötü’lük mü?!..

YORUM | RAMAZAN FARUK GÜZEL

15 Ocak 1902 tarihinde Selanik’te dünyaya gelen, 3 Haziran 1963’te Moskova’da yaşamını yitiren Nazım Hikmet, bugün yaşasaydı 117 yaşında olacaktı.

Hayatının bir kısmını hapishanelerde ve sürgünlerde geçiren ve nihayetinde 61 yaşında iken sürgünde olduğu Moskova’da hayatını kaybeden Nazım Hikmet Ran’ın mezarı da orada bulunuyor. Geride şu özlemi ile:

“…Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani, 
– öyle gibi de görünüyor – 
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni 
ve de uyarına gelirse, 
tepemde bir de çınar olursa 
taş maş da istemez hani…” (Vasiyet– 1953, 27 Nisan -Barviha Sanatoryumu)

Evet, Nazım öldüğünde 61 yaşındaydı… Ölümünün ardından 56 yıl geçmiş olmasına rağmen birilerince o hala vatan haini. Şimdilerde gücü elinde bulunduranlar için o da, onun gibi düzene karşı olanlar vatan hainliğine devam ediyor!

“Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ. 
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet. 
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.” 
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla…”

Ne için:

“Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi” diye “Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”

“Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim. 
Vatan çiftliklerinizse, 
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan, 
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, 
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın, 
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan, 
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın, 
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa, 
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan, 
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa, 
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim. 
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : 
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”

VATAN HAİNLİĞİ ELDEN ELE

Nazım Hikmet ile Necip Fazıl aynı dönemin zıt kutup iki büyük şairi… İkisi de farklı cephelerin sembol şairi. Ben, N. Fazıl okuyarak, dinleyerek ve hatta onun gibi şiirler yamaya öykünerek büyüdüm, geliştim.

Nazım’dan da haberdar idim, onun sanatına kayıtsız da değildim. Ama sağ cenahın “O bir vatan haini, Sovyetlere kaçtı” söylemlerinden etkilendiğim gençlik yıllarımda… Fakat şu yıllarımda herkese olduğu kadar bana da “vatan haini” denilmeye başlandığında, Nazım’ı daha dikkatli okuma ihtiyacı hissetmiş, onun şiirlerini ve yazılarını okudukça da şöyle demeye başlamıştım:

“Nazım bunları demekle vatan haini ise

Evet, ben de vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.”

Zaten o noktadan sonra süreç başlamış, ben de kendimi yurt dışında bulmuş oldum. Ve bana basında, sosyal medya üzerinden “hain, vatan haini” diyenlerin yazılarını okuyorum. Diyenler de, şimdilerinin yeni fenomenlerinden “Kürtaj Dedesi” gibi, kendisine karşı gelen, işine gelmeyen herkese “Hain, 15 Temmuz hainleri” diyen tipler.

HAİNLİĞE GİDEN SÜREÇ…

Hain, sözlüklere göre; kutsal sayılan şeylere, kavramlara kötülük eden, hıyanet eden kimse demek.

Ve hain kavramı, gücü ele geçirenlere göre anlam değiştirdiği gibi, hainler de muktedirlere muhalif düşen kimselerin durumlarına göre farklılık arz eder.

Nazım, 1 Ocak 1921’de Mustafa Kemal’e silah ve cephane kaçıran gizli bir örgütün yardımıyla Anadolu’ya geçen dört şairden birisi (Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin.) Nazım ki, Kuva-i Milliye”nin destanını yazmış kimsedir.

Ama 17 Ocak 1938 tarihine gelindiğinde “Harp Okulu Olayı”ndan gözaltına alındı ve hayatının en zorlu, “Hain” sayıldığı sancılı dönemi başlamıştı. Atatürk’ün son yıllarında başlayan bu süreç Demokrat Parti’li yıllarda da devam etmişti.. 12 yıl 7 aylık hapisten sonra yurtdışına çıkan Nâzım Hikmet, 20 Haziran 1951’de Romanya’ya varmış, oradan Moskova’ya geçen Nâzım Hikmet, 25 Temmuz 1951’de, Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarılmıştı. Böylece gurbetli, hasretli yılları başlamıştı Nazım’ın, 3 Haziran 1963 sabahı bir kalp krizi sonucu Moskova’daki evinde gözlerini hayata kapayasıya kadar. “Anadolu’da bir köy mezarlığında, tepesinde bir de çınar olan mezara gömülmek” istese de kısmet olmamış, Yazarlar Birliği’nin düzenlediği bir törenle Novodeviçiy Mezarlığı’na gömülmüştü.

Şimdi ben de doğruduğum yerlerden binlerce kilometre uzaktayım. O, fikirlerini daha rahat yaşayabilme adına Rusya’ya geçmişti, ben ise daha demokratik bir ortamda hayatta kalma umuduyla bir Avrupa ülkesine  gelmiştim. Yaşım elliye yaklaşırken, herkes için mukadder olan ölüm vaki olduğunda cesedimin nereye gömüleceği konusunda mütereddit bir halde, Nazım’ın buruk gidişini iliklerime kadar hissediyorum!

ASIL HAİN KİM?

Dedik, hain: hıyanet eden kimse demek. Hainlik ile kahramanlık arasında ince bir çizgi var. Kahramanca şeyler yapmak isterken bir anda hain konumuna gelmiş olabilirsiniz. Ülkenin, bir insanın şahsına indirgendiği yerde eğer siz o insana ters düşmüşseniz en büyük hain sizsiniz!

Ama asıl hain; “emanete hıyanet eden”dir, “iyiliğe karşı kötülük eden”dir. Sözlükler de böyle söyler. Ülkesinin, vatanının değerlerini başkalarına peşkeş çekenler, sırlarını ve kaynaklarını satanlardır asıl hainler.

Ülkesinin daha itibarlı olması, vatanının demokratik bir hukuk devleti olması için konulmuş ilkelerine ihanet edenlere belki hain denir. Sırf birilerine şirin görünmek için evrensel ilkeleri çiğneyip ülkeyi dünya nezdinde mahçup bırakanlardır gerçek hainler.

Hain ilan edilen Nazım Hikmet, ülkesinin evrensel değerine ihanet etmiş midir, bilemiyorum. Ama şahsen ülkede bulurken de, çıktıktan sonra da hiç bir şekilde evrensel değerine ihanet etmediğime herşeyin üzerine yemin edebilirim! (Bazı kararlarımın yurtdışında “ülkemizin demokratik, adil kararlarından” diye sunulduğunu duydukça da, sözümün yerinde olduğunu hissetmenin huzurunu yaşıyorum.)

Fakat şu an vatan “çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan” ve Tek Lider’in keyfine göre karar vermekse, onun kurduğu kullanışlı yargı sistemine uymaksa vatan,

“Evet, ben de vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.”

NECİP FAZIL’DAN NAZIM HİKMET’E…

Ve evet, yetiştiğim muhit itibariyle N. Fazıl şiirine yakın oldum. Şimdi ise iliklerime kadar N. Hikmet ile empati içindeyim.

1904 yılında doğan, 1934 yılına kadar bohem bir hayat yaşayan, o tarihten sonra bir Nakşi Şeyhi olan Abdülhakim Arvasi’yi tanıdıktan sonra hayatı değişip dine yönelen N. Fazıl, 1943 yılında yayınlamaya başladığı Büyük Doğu Dergisi ile bir mücadele içine girişmiş, yer yer dergisi kapanmış, bazı koğuşturmalara maruz kalmıştı. Fakat 1950’de sağcı DP’nin iktidara gelmesi ile birlikte rahat yüzü görmüş, her sıkıştığında dönemin başbakanı Adnan Menderes’ten maddi yardım istemiş, bunda da netice almasını bilmişti. 25 Mayıs 1983 yılına kadar da –yer yer bazı dalgalanmalar yaşasa da- ödüllerle, etkin faaliyetlerle günlerini geçirmiş, Nazım’ın “Vatan haini” bellendiği yerde o “Şairler Sultanı” olarak anılmıştı.

Bugün olsa, bu neo-tek parti döneminde N.Hikmet de, N.Fazıl da yaşasalardı politik duruşları nasıl olurdu, mevcut iktidar ile münasebetleri nasıl olurdu acaba?..

Basın yayını domine eden, satın alan, yazarını, akademisyenini bir şekilde biat ettiren şu anki mevcut iktidar ile N. Fazıl’ın –yaşasaydı- ters düşmeyeceğini tahmin ediyorum. Zaten iktidardaki Siyasal İslamcı kadro, çoğunluk itibariyle onun şiirleri ve kitapları ile büyümüş ve onun ideolojisini yaşattıklarını iddia eden kimselerden oluşuyor.

Nazım yaşasaydı da “Vatan haini” sayılmaya devam edeceğini söylemek kehanet olmasa gerek!..

“HAİN”LİK Mİ, “KÖTÜ”LÜK MÜ?..

Hitler dönemini irdeleyen Hannah Arendt, “Kötülüğün Sıradanlığı”ndan bahseder. Sıradan insanların bile nasıl da kötülüğün bir parçası haline getirildiğini, faşizan bir yönetimin nasıl da halkı kötülüğün merkezi haline getirildiğini anlatır Arendt ve bu düzende “hain” denilerek yok edilen milyonlarca muhalif insanın trajedisini ortaya koyar eserinde.

Şu an Türkiye’de bu bahsedilenlerin misli yaşanıyor. Her gün yeni bir grup için “hain” damgaları üretiliyor ve bu topraklarda “kötülük” hiç bu kadar sıradanlaşmamıştı.

Böyle bir düzlemde “Kötü olmayı mı, yoksa hain olmayı mı seçerdin?” diye sorulacak olunsa, hiç tereddütsüz “HAİN olmayı” derdim. Ortaokul yıllarımdayken bir hadis okumuştum: “Allah’ım! İçimi dışımdan güzel eyle, dışımı da ıslah eyle!”

O günden beridir de 40 yıla yakın zamandır Yaratıcımın beni iyi birisi yapması, “kötü”lükten uzak etmesi için her gün dua etmeye çalışıyorum.

Nazım Hikmet’in vefatının 117. yılında, insanlar için “Hain” yaftaları havada uçurken, iyilerin ve iyiliklerin yanında beni sabit kılması için duacıyım. Bunun karşısında hain addedileceksem Nazım gibi sesleniyorum yine son söz olarak:

Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla : 
Ben vatan hainliğine devam ediyorum hâlâ.”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin