AnaSayfa»Medya»Murat Sabuncu Silivri’yi anlattı: İfade hürriyeti mağdurlarına sahip çıkılmalı, mahalle değil ilkeler önemli olmalı!

Murat Sabuncu Silivri’yi anlattı: İfade hürriyeti mağdurlarına sahip çıkılmalı, mahalle değil ilkeler önemli olmalı!

Pinterest Google+

Geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet Davası’nda 495 gün tutuklu kaldıktan sonra tahliye olan gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, Silivri Cezaevi’nde yaşadıklarını anlattı.

Silivri Cezaevi günlerini T24’e anlatan Murat Sabuncu, “Üzerinde tel kafes olan yerde bile biz güldük, hayata güldük. Çünkü biz bu memleketi seviyoruz, biz yaptığımız mesleği seviyoruz. Gazeteciliği seviyoruz, cumhuriyeti seviyoruz ve o uğurda mücadele etmeyi seviyoruz. Bunun için gülmek lazım. Belki de en muhalif tavır gülmek” dedi. Sabuncu “İnsanlar gülmesin istiyorlar, mutlu olmasın istiyorlar. Türkiye iki buçuk senedir gözaltı, operasyon, tutuklama, öldürme, ölüm hep bunları konuşuyor. Son dönemde bu çok yoğunlaştı ama yaşam var. Yaşam kutsal bir şey, güzel bir şey. Biraz yaşamı konuşmak lazım. Seçimlere gidiliyor şimdi. Şu kadar insan öldürüldü, şu kadar kişi tutuklandı. Ya umutlar? Türkiye’nin umutları? Demokrasi umutları, insan hakları umutları?” diye sordu.

Cezaevine ilk gittiklerinde psikoloğun kendisine “Kendinize kamyon çarpmış gibi hissediyor musunuz?” diye sorduğunu söyleyen Sabuncu, “Ben hiç öyle hissetmiyordum, hala da öyle hissetmiyorum. Bu kamyon bana çarpmadı, bu kamyon Türkiye’nin demokrasisine, insan haklarına ve basın özgürlüğüne çarptı. Bana çarpan kamyonun varlığıyla hiç ilgilenmiyorum ama demokrasi ve basın özgürlüğüne çarpan kamyon hakikaten ülkeye çok daha zarar verdi” dedi.

Cezaevinde gardiyanların kendilerine yönelik kasten kötü bir davranışta bulunmadıklarını söyleyen Sabuncu, “Bir tek sürtüşme yaşadık bir infaz koruma memuruyla. Yüzüncü gün olduğu için bizimle ilgili bir gazete karikatür yayımlamıştı, duvara asmıştık. ‘Onu devletin duvarından indirmeniz lazım’ dedi. Biz de indirmeyeceğimizi söyledik, böyle bir sürtüşme oldu. Sonra dediler ki, ‘Size bir pano verelim, oraya asarsınız.’ Panoyu vermediler. Sonra birkaç kere böyle tartışmalar oldu. Biz o yüzüncü gün karikatürünü buzdolabına astık. Gittiğiniz zaman biraz paranız varsa ufak bir buzdolabı ve ufak bir televizyon almanıza izin veriyorlar. O buzdolabının üzerine yapıştırdık. Çok küçük bir yerde kalıyorsunuz, bir ortak alan. O buzdolabının durduğu yerin karşı tarafındaki duvarı, “devletin duvarı” diyen infaz memuru görmüyordu, nemden ve yeşillenmiş küften berbat durumdaydı. Devletin bir duvarını görüp öbür duvarını görmeyen bir zihin de vardı” diye konuştu.

Sabuncu cezaevinde “yemek yıkama” olarak bilinen yöntemi, “Ben pek yemek ayıran bir insan değilim. Ne yemek geldiyse yedim. Bakliyat ağırlıklı bir beslenme var. Eti az yiyorsunuz. Çok az et çıkıyor. Bir de orada hemen yemiyorsunuz, bekletiyorsunuz. Yağlarının problemli olduğu bir yemek düzeni var. Ilık geliyor, tekrar ısıtmak için içeride çaydanlık ve altında ketıl gibi bir şey var. Tencerenizi çaydanlığın üzerine koyup ısıtmaya çalışıyorsunuz” sözleriyle anlattı.

Çağlayan’daki duruşmalara giderken cezaevi yönetiminin kendilerine bir somun ekmekle, küçük bir kutuda tereyağı ve pekmez verildiğini söyleyen Sabuncu, Adalet Sarayı’ndaki nezarethanelerin şartları hakkında, “O nezarethanelerin durumu berbat. Örnek olarak söyleyeyim, tuvaletlerde su yok. Duvarlara tahinle pekmezle yazılar yazılmış, kirli, oturacağınız yerler leş gibi. Yukarısı farklı, aşağısı farklı işleyen bir sistem… Kimse ekstra bir lüks beklemiyor ama elinizi yıkamak insani bir şart” dedi.

Sabuncu, ifade hürriyetinden cezaevinde bulunan her kesimden kişilere destek olunması gerektiğine dikkat çekerek, “Mahallelere göre, ayrım yapmamak lazım, “O bunu yapmıştı, o bunu yazmıştı” diye. Mahallenin değil, ilkelerin önemli olduğu, kutsandığı bir Türkiye olsun artık. Bizim arkadaşlarımız başkalarının da sesi oldu. Ama diğer gazeteler çok fazla dile getirmedi. Ama Cumhuriyet’in temel ilkesi şu: Kişiye özel değil, ilkelerin ve hukukun üstünlüğünün konuşulduğu bir konjonktürde herkesin hakkının konuşulduğu bir ülke ve medya düzeni hayal ediyoruz. T24 de bunları seslendiren yerlerden bir tanesi. Bu mecraların var olması çok önemli.” dedi.

Murat Sabuncu, Silivri Cezaevi’ne yuva kuran serçelerin kendilerini hayata nasıl bağladığını ise şu sözlerle anlattı:

“Silivri’de nisan gibi serçeler gelip o ufak avlumuza yuvalar yapıyorlar. Orada bir hayat görüyorsunuz, geliyor, yuvasını yapıyor, yumurtalarını bırakıyor. Yavrular oluyor orada, uçmaya çalışıyorlar. Sadece 5 ay sürüyor bütün bunlar. O bizi hayata dair çok mutlu etti. Hatta bazıları uçamayıp düşüyordu, biz onları yukarı doğru atıyorduk, hadi siz gidin diye… Orası bize bir mucize yarattı. Hiç unutmuyorum onu. Bir gün bahar geldi, çiçekler falan derken bir serçenin ağzından bizim avluya bir papatya düşmüştü. O papatya sarı renkliydi. Bizim için en büyük umut oldu. Yaşam var. Hiç ummadığınız bir anda bir serçenin ağzından düşen bir çiçek hayata başka bir umut katıyor diye düşündük. O serçelerle o papatya bize yaşam kattı. Onu aldık, suyun içine koyduk. En büyük mutluluk bunlar.”

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu’yla yapılan söyleşi şöyle:

– Öncelikle geçmiş olsun. 495 gün tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildiniz. Neler hissediyorsunuz?

Çok açık ve net şunu söyleyeyim. Kendimle ilgili çok fazla bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü birçok insan cezaevinde. Haftalardır, aylardır, hatta yıllardır. Bir kısmı hala tutuklu, iddianamesi bile yazılmadı. Bütün bu yaşadıklarımı ve söyleyeceklerimi kendi adıma değil, benden daha çok kalmış ya da bu acıyı haksız yere çok daha fazla çekmiş insanlar adına söylemek istiyorum. “Murat Sabuncu bu acıyı çekti” diye değil de, toplumda fikir özgürlüğü yüzünden bu acıyı çeken kim varsa, gazeteciler, milletvekilleri, fikir insanları, STK temsilcileri, hak savunucuları adına… Çünkü haklı olarak herkes tanıdığını, arkadaşını, daha yakın olduğunu, ulaşabildiğini haber yapıyor ve bunun üzerine konuşuyor ama şu anda fikir hürriyetini kullandığı için cezaevinde olan pek çok insan var. Esas problem herkes adına bir şey söyleyebilmek. Kendi adıma tek bir şey söyleyeyim, kafes olmadan gökyüzünü gördüğüm için çok mutluyum. Tek söyleyebileceğim şey bu. Bireysel olarak da çok şey yaşadım. Ailemle ilgili, hayatla ilgili, dostlarla ilgili… Mutlu olduğum şey bu, gökyüzünü kafessiz gördüğüm için çok mutluyum.

Emniyet’te geçen 5 gün

– Soruşturma ve yargılama süreçleri özgürlüklerin kısıtlanmasının yanında başka birçok farklı cezalandırma yöntemlerine dönüşebiliyor. Ve bu daha emniyetteki gözaltı sürecinden itibaren başlıyor. Gözaltına alındığınız ilk günden savcılığa gidene kadar emniyette neler yaşadınız?

Emniyette önce herkesin götürüldüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde (TEM) kaldık. Ben ilk iki gün Aydın Engin ve Musa Kart’la bir nezarethanede kaldım. Bir grup arkadaşımız da daha farklı bir odada kaldı. Bizim olduğumuz koridorda yan yana beş tane demir parmaklıklı nezarethaneler vardı. Koridorumuzda o sırada gözaltına alınmış pek çok insan vardı. Rutini var oranın. Gidenler biliyor. Sizi alıyorlar, oraya koyuyorlar, savcıya çıkana kadar her gün doktora götürülüp getiriliyorsunuz. Yakın bir yerde, uzak bir yerde değil. O muayenelerden geçirildik herkes gibi. Çok boş zaman vardı. Orada hiçbir bilgiye ulaşamıyorsunuz doğal olarak. Gazete yok, televizyon yok, bilgi yok. İlk günler avukat yok. Öyle bir beş gün geçti. Beşinci günde de bize cuma günü sabahtan başlayıp geceye kadar giden bir süreçte savcı sorgulamasına tabi tutulduk. O gün Galatasaray Başakşehir maçı vardı. Galatasaray hastasıyım. Savcı Bey de Başakşehir’i tutuyordu. Sorgulanırken aklım maçtaydı. Sorgulandık, o gün Başakşehir bizim Galatasaray’ı yendi. Ben de tutuklandım. Kişisel bir şey söylemek istemiyorum ama şu vardı. Akşam en sona ben kaldım ifade alınması için. Savcılıkta çalışan bir hanımefendi vardı, bizim ifademizi yazan. Biz mahkemeye sevk edileceğiz Vatan Emniyet’ten. Hanımefendi de evine gitmek zorunda ve diyor ki arkadaşlarına “Saat geç oldu. Beni rahat evime ulaşabileceğim bir durağa bırakabilir misiniz?” Tabii çok insani şeyler bunlar. O biraz sonra çıktı, evine gidebileceği bir durağa gitti. Ben aşağıdan polisle beraber mahkemeye gidip özgürlüğümü kaybettim. Değişik duygular. Tabii dediğim gibi bir tek ben yokum, bir sürü insan var. Biz mesleki tecrübeleri 28 ila 50 yıl arasında değişen gazetecileriz. Aydın abi, Aydın Engin, Hikmet Çetinkaya, Musa Kart. Bu insanları Türkiye’deki terörle ilişkilendirilen ne kadar grup varsa, hepsine yardım etmekle itham ediyorsunuz. Ben sadece şöyle baktım. İsimlerimizin dışında hayatını bu mesleğe vermiş bu kadar fazla insanın önce Terörle Mücadele’de, sonra savcılık sorgusunda, sonra önemli bir kısmının Silivri Cezaevi’nde orada olması… Dönüp bakıyordum o küçücük yerde, Aydın abiyi görüyordum, içim cızlıyordu. Silivri’ye gittik, pek çok insan gördük. Bir sürü başka gazeteci de vardı. Onlar için de aynı şeyi düşündük. Böyle başladı.

Cezaevine gidince neler yaşadılar?

– Tutuklandıktan sonra Silivri’ye götürüldünüz. İlk olarak müşahede koğuşunda kaldınız galiba…

Evet, Silivri’ye gidiyorsunuz, biz önce 9 Numaralı Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda kaldık. Herhalde en ilginç yerlerinden bir tanesi. Çünkü 9 numaralı bölüm gazetecilerin, siyasetçilerin, STK temsilcilerinin, belediye başkanlarının, edebiyatçıların, avukatların tutulduğu özel bir yer. Gittiğiniz zaman önce üzerinizde ne varsa teslim ediyorsunuz. Parmak iziniz alınıyor, fotoğraflarınız çekiliyor. Eşyalarınızı sayılı olarak sokabiliyorsunuz, onlar konuşuluyor ve teslim ediliyor. Sonra bir aramadan geçiriliyorsunuz girmeden evvel. Sonra iki gün müşahede koğuşunda kalıyorsunuz. Biz 10 kişi müşahede koğuşundaydık hep beraber. Hafta içinde sizin ayrılacağınız koğuşlar belli oluyor. Bir kişilik ve üç kişilik koğuşlar var. Yüksek güvenlikli diyorlar. Pazartesi sabahı da ben gazetemizin avukatları ve vakıf yöneticileri Mustafa Kemal Güngör ve Bülent Utku’yla beraber 2 ay kalacağım ve 16,5 ay sürecek serüvenime başlamış oldum.

“Kamyon benim değil, demokrasinin üzerinden geçti”

– İlk gittiğinizde de bir psikologla görüşme süreci var.

Öyle yapıyorlar. İlk gittiğiniz zaman herkesi bir doktora, bir de psikoloğa götürüyorlar. Orada ruh haliniz, ne hissettiğiniz soruluyor. Hatta enteresan bir soru vardı. “Kendinize kamyon çarpmış gibi hissediyor musunuz?” diye bir soru hatırlıyorum. Ben hiç öyle hissetmiyordum, hala da öyle hissetmiyorum. Bu kamyon bana çarpmadı, bu kamyon Türkiye’nin demokrasisine, insan haklarına ve basın özgürlüğüne çarptı. Bana çarpan kamyonun varlığıyla hiç ilgilenmiyorum ama demokrasi ve basın özgürlüğüne çarpan kamyon hakikaten ülkeye çok daha zarar verdi. Onu daha çok önemsiyorum. Bir hanımefendiydi psikolog, gayet iyi bir diyalogumuz oldu. Doktora da götürülüyorsunuz daha sonra. O da check up yapıyor, sonra tekrardan koğuşa geldik ve ilk 9 ayımız tecritte geçti. Tecrit şu demek, bir haftada 168 saat var, bir saat ailenizi görmenize izin veriyorlar. Aile de çok daraltılmış bir şekilde. Eşiniz, anneniz, oğlunuz, en yakınlarınız. Bir saat de avukatlarınızı görüyorsunuz. 166 saat o küçük yerinizde kalmak zorundasınız. Ve o zamanları çok bekliyor insan. Mesela bazen milletvekilleri geliyordu, aynı davada yargılandığımız arkadaşlarımız birbirini görmesin diye çok yoğun bir çaba harcanıyordu. Tecrit kalktıktan sonra daha rahatladık ama sadece beraber kaldığımız arkadaşlarımızı görebildiğimiz ve vaktimizin tamamını o küçük koğuşta geçirdiğimiz 9 aylık bir süreç başladı.

“O karikatürü devletin duvarından indirin”

– Gardiyanların size karşı tutumları nasıldı?

Hemen hemen hiç sorun yaşamadık. Tabii oradaki infaz koruma memurlarının kararı değil ama orada yoğun bir arama var. Arama kısmı belli bir yaştaysanız ağır bir şey. Mesela bir milletvekili ya da avukat geldi, sizi kapıdan çıkartıyorlar. Hücreden kapının önüne çıkıyorsunuz. Bir aramanız var, gidiyorsunuz, görüştünüz, dışarı çıkıyorsunuz, avukat görüşünün sonunda kapının önünde bir daha aranıyorsunuz. Sonra geliyorsunuz hücrenizin önüne, orada bir daha aranıyorsunuz. En ufak gittiğiniz yerde 3 defa arama… Ayakkabınızı çıkartıyorsunuz, bunlar çok problem değil ama arama hikayesi biraz insanların onurunu kırıcı bir durum. Bir tek sürtüşme yaşadık bir infaz koruma memuruyla. Yüzüncü gün olduğu için bizimle ilgili bir gazete karikatür yayımlamıştı, duvara asmıştık. “Onu devletin duvarından indirmeniz lazım” dedi. Biz de indirmeyeceğimizi söyledik, böyle bir sürtüşme oldu. Sonra dediler ki, “Size bir pano verelim, oraya asarsınız.” Panoyu vermediler. Sonra birkaç kere böyle tartışmalar oldu. Biz o yüzüncü gün karikatürünü buzdolabına astık. Gittiğiniz zaman biraz paranız varsa ufak bir buzdolabı ve ufak bir televizyon almanıza izin veriyorlar. O buzdolabının üzerine yapıştırdık. Çok küçük bir yerde kalıyorsunuz, bir ortak alan. O buzdolabının durduğu yerin karşı tarafındaki duvarı, “devletin duvarı” diyen infaz memuru görmüyordu, nemden ve yeşillenmiş küften berbat durumdaydı. Devletin bir duvarını görüp öbür duvarını görmeyen bir zihin de vardı. Ama bunlar çok küçük örnekler. 16,5 aylık sürece bakınca bize özel şeyler. Başka yerleri görmedim. T24 de yazıyor, Cumhuriyet de yazıyor, cezaevlerinden pek çok insan hakkına aykırı iş, işlem ve tavır haberleri duyuyoruz. Biz rastlamamış olabiliriz ama biliyoruz ki yoğun bir şekilde canı yakılan, güç kullanılan insanlar var. Ben şahit olmadım. Ne bize özel olarak bir şey yapıldı, ne de ben geçtiğim koridorlarda böyle bir şeye hiç rastlamadım. Ama zaten bizatihi orada size rutin olarak yapılması gereken işlemler zaten insanların onurunu kırmaya, gücünü kırmaya yönelik şeyler. Ama bizim ne onurumuz kırılır, ne gücümüz kırılır, ne durduğumuz nokta kırılır. Bize zaten vız geldi, tırıs geçti. O prosedürü uygulayan insanların bize ekstra kötü bir davranışı hiç olmadı. O hakkı vermek lazım.

Tecritte neler yaşanıyor?

– Tecritte tek kişilik ve üç kişilik odalar oluyor dediniz. Tek kişilik olan adına “oda” dense de aslında hücre değil mi?

Ben hiç kalmadım. Bu 9 numaralıda bir ve üç kişilik var. Diğer yerlerde 16’dan 30’a kadar giden koğuş sistemi var. Bizde Emre İper tek tutuldu. Bir süre Ahmet Şık tek tutuldu. Biz genelde iki ya da üç kişi kaldık. Ama tecritteki temel şey şu. Zaten o kadar küçük bir alan ki, iki üç kişi kaldığınız zaman kendi içinizle hesaplaşma, konuşma haline geliyorsunuz ve hemen hemen hiç kimsenin gösterilmemesi, o tabii biraz travmatik bir durum. Ama biz onu da çok rahat aştık çünkü ben Bülent Utku, Mustafa Kemal Güngör, Ahmet Şık ve Akın Atalay’la kaldım. İlk üçü avukat. Ceza hukuku konusunda Türkiye’nin çok iddialı avukatları. Hukuk ve siyaset konuşuldu, bütün gazeteler alınıyordu her gün. Konuştuk, tartıştık ve güldük.

Dışarı çıkınca şunu gördüm, içerideyken de görüyordum bunu. Sanıyorum bugün yaratılan ortamda en büyük problem şu, ülkedeki pek çok insanın yaşama sevinci çalınmış gibi hissediyorum. Gülmeyen, kendinden, geleceğinden, ailesinden endişe eden, özellikle entelektüel kesimde “Gitmek mi lazım?” sorusunu bu kadar çok soran insan var. Ya şu da var, bizim o küçücük altı yedi adımlık kapatıldığımız yerde, ya da sadece 8 saat içinde kaldığımız bir avlumuz vardı küçük. Üzerinde tel kafes olan yerde bile biz güldük, hayata güldük. Çünkü biz bu memleketi seviyoruz, biz yaptığımız mesleği seviyoruz. Gazeteciliği seviyoruz, cumhuriyeti seviyoruz ve o uğurda mücadele etmeyi seviyoruz. Bunun için gülmek lazım. Belki de en muhalif tavır gülmek. İnsanlar gülmesin istiyorlar, mutlu olmasın istiyorlar.

Türkiye iki buçuk senedir gözaltı, operasyon, tutuklama, öldürme, ölüm hep bunları konuşuyor. Son dönemde bu çok yoğunlaştı ama yaşam var. Yaşam kutsal bir şey, güzel bir şey. Biraz yaşamı konuşmak lazım. Seçimlere gidiliyor şimdi. Şu kadar insan öldürüldü, şu kadar kişi tutuklandı. Ya umutlar? Türkiye’nin umutları? Demokrasi umutları, insan hakları umutları? Kürt kardeşlerimizin problemleri? Sur’un durumu? Tüm bunların konuşulduğu, umudun, demokrasinin, barışın konuşulduğu günleri hayal ettik. O hayaller, yani Türkiye’nin umutlu geleceğine dair hayaller bizi güldürdü, yüzümüz gülüyordu. Tabii kahrolduğumuz anlar da oldu. Aladağ’daki küçücük çocukların durumu, ölen evlatlar. Ölenler, askerler, polisler, gençler. Bunlar çok üzdü bizi içeride. İçeride insan bin kat daha üzülüyor. Böyle bir süreç yaşadık ama çok iyiydik, çok diriydik, çok dinçtik çok sağlıklıydık ve iyi çıktık dışarıya. Akın Atalay da çıkınca çok daha da iyi ve sağlıklı olacağız.

“Serçe ve papatya umudumuz oldu”

– Avlunun tavanının tel kafesle kaplı olduğunu söylediniz. Doğayla temas diyebileceğiniz bir şeye en çok ne kadar yaklaştınız?

Ben açıkçası papatyaları çok severim. Papatyalar çok özgür çiçeklerdir. Rahat ulaşılabilirler. Bembeyaz papatya tarlaları ve gelincikler hep aklımdaydı. 31 Ekim 2016’da kaybettim özgürlüğümü. 9 Mart 2018’e kadar. Papatyalar ve gelincikleri hep görmek istedim. Bize gelen, destek veren öyle avukatlarımız vardı ki, bize gizli gizli ceplerindeki çiçekleri gösteriyorlardı. Ellerindeki, göğüslerindeki, ceplerindeki çiçeklere bakarak mutlu oluyorduk. Benim ilk çiçek görüşüm, bu tecritten sonraydı. 5 ay sonra. Silivri’de nisan gibi serçeler gelip o ufak avlumuza yuvalar yapıyorlar. Orada bir hayat görüyorsunuz, geliyor, yuvasını yapıyor, yumurtalarını bırakıyor. Yavrular oluyor orada, uçmaya çalışıyorlar. Sadece 5 ay sürüyor bütün bunlar. O bizi hayata dair çok mutlu etti. Hatta bazıları uçamayıp düşüyordu, biz onları yukarı doğru atıyorduk, hadi siz gidin diye… Orası bize bir mucize yarattı. Hiç unutmuyorum onu. Bir gün bahar geldi, çiçekler falan derken bir serçenin ağzından bizim avluya bir papatya düşmüştü. O papatya sarı renkliydi. Bizim için en büyük umut oldu. Yaşam var. Hiç ummadığınız bir anda bir serçenin ağzından düşen bir çiçek hayata başka bir umut katıyor diye düşündük. O serçelerle o papatya bize yaşam kattı. Onu aldık, suyun içine koyduk. En büyük mutluluk bunlar.

“Okuduğumuz kitapları cezaevi kütüphanesine bağışladık”

– Gazetelerin temini konusunda bir sorun yaşadınız mı?

Hiç yaşamadık. İlk birkaç zaman kitaplarda problem oldu ama onlar aşıldı. Adam başı onar kitap bulundurma şansımız oluyordu. Bazen geç geliyordu, ama biz sorun yaşamadık. Ama yaşayan kişileri biliyoruz. Biz gittiğimiz zaman kitap konusunda çok zayıf bir yerdi. Kitap editörümüz Turhan Günay bize bütün yayınevlerinden kitaplar getirdi. Hemen hemen hepsini oradaki kütüphaneye hediye ettik. Cumhuriyetçilerin orada olmasının oranın kütüphanesinin gelişmesine bir faydası oldu.

“Adalet Sarayı’nın nezarethaneleri leş gibi”

– Silivri’den Çağlayan’a birçok kez getirilip götürüldünüz. Getirildiğiniz araçların içini cezaevi deneyimi olmayan birçok insan bilmiyor. Nasıl araçlardı onlar?

Bütün bu anlattıklarımı bireysel sıkıntımla anlatmıyorum. Bunlar benim için hiç problem olmadı ama şunu söylemek lazım. Cezaevlerinde hasta, yaşlı pek çok insan var. Örnek olarak Celalletin Can… 78’liler hareketinin başındaki kişi. En son tutuklananlardan diye onun örneğini vermek istiyorum. Çok ağır bir kalp ameliyatı geçirmiş, hasta. Kaldığı yer belli. Bu insanlar için ayrı bir şey yapılması lazım. Sorunuza şöyle geleceğim. Davalar 9 buçuk ya da 10’da başlıyor Çağlayan’da. Sabah 6 buçuk ila 7 gibi alıyorlar sizi. Bir yere gidiyorsunuz, sizi oraya götürecek askerler geliyor. Kelepçeleniyorsunuz. Yanınıza bir tane litrelik su veriliyor. Bir somun ekmek veriyorlar bir de ufak tereyağıyla bir de pekmez veriyorlar. Cezaevi aracına biniyorsunuz. İki tip var. Bir tanesi herkesin bildiği mavi renkli cezaevi araçları. O araçların içinde küçük kabinler var. Onların içine giriyorsunuz. Bir ya da üç kişilik oluyorlar ve üzerinize bir kilit daha atılıyor. Hava sirkülasyonu fazla olmayan yerler ve insanların klostrofobisi olabilir. Sıkıntılı bir yer. Baya sallıyor. Sıkıntı çeken çok insan duydum. 2 saatlik bir yolculuk oluyor. Kolay bir yolculuk değil. Biz ilk gittiğimiz zaman aramızda bazı hastalıkları olan kişiler de olduğunu bildiğimiz için dilekçe yazdık. Bir de beyaz minibüsler var, yine cezaevi aracı ama minibüs şeklinde. O minibüslerle gittik. Adalet sarayı diyorlar ya. Gittiğiniz zaman sizi Çağlayan’da o sarayın nezarethanesine alıyorlar. O nezarethanelerin durumu berbat. Örnek olarak söyleyeyim, tuvaletlerde su yok. Duvarlara tahinle pekmezle yazılar yazılmış, kirli, oturacağınız yerler leş gibi. Yukarısı farklı, aşağısı farklı işleyen bir sistem… Kimse ekstra bir lüks beklemiyor ama elinizi yıkamak insani bir şart. O su yoksa sıkıntılı bir durum.

Sonra oradan gidiyorsunuz, kelepçeli olarak mahkeme salonuna çıkan bir koridordan geçiyorsunuz. Mahkeme salonunun hemen yanında kelepçe sökülüyor, 2-3 dakika sevdiklerinizi görüyorsunuz. Ara verildiği zaman yine kelepçeyle aşağı iniyorsunuz. Kelepçe, kelepçe, kelepçe… Böyle bir sistem var. Bunlar da benim bireysel olarak kafaya taktığım bir şey değil. Bu süreçte bizi götürüp getiren kişilerle hiçbir sorun da yaşamadık. Bunu da söylemek zorundayım. Ama zaten olayın kendisi bizatihi sıkıntı verici. Her taraf kamera… Mesela eskiden ailelerin ya da avukatların nezarethaneye kontrollü olarak yemek verme imkanı varmış, şimdi o da yasaklanmış. Bir ekmeğiniz, bir tereyağınız, bir de pekmeziniz var, onla gece yarısına kadar duruyorsunuz. Gece yarısını buluyor Silivri’ye dönmesi… Ama cezaevi şunu yapıyor, gece kaçta giderseniz gidin, “Akşam yemeği yemek ister misiniz?” diyerek gece saat kaç olursa olsun yemek servisini yapıyorlar. O önemli bir şey. Sonradan şunu öğrendik, bir kantin var orada. Haftada bir gün kantin yazma hakkınız var. Suydu, gofretti birkaç şey var. Biz fazla yazmadık çünkü orada parası olmayan da var, herkes ne yiyorsa biz de onu yedik. Cezaevinden Çağlayan’a gideceğimiz günler kantinden bisküvi, gofret yazmanıza izin veriliyormuş. Birkaç kere yazdık, cezaevinin verdiği bir somun ekmek, bir tereyağı, bir pekmezin yanına biz de bazen bisküvi falan alıyorduk.

– Kantinden bir şey alındığı zaman bitmeden yenisi verilmiyormuş galiba. Çakmak gibi…

Kendilerine göre kritik gördükleri bazı şeyler var. Çakmak, çamaşır suyu gibi…

“Yemeklerin yağları problemliydi”

– Cezaevindeki yemek düzeni nasıldı?

Ben pek yemek ayıran bir insan değilim. Ne yemek geldiyse yedim. Bakliyat ağırlıklı bir beslenme var. Eti az yiyorsunuz. Çok az et çıkıyor. Bir de orada hemen yemiyorsunuz, bekletiyorsunuz. Yağlarının problemli olduğu bir yemek düzeni var. Ilık geliyor, tekrar ısıtmak için içeride çaydanlık ve altında ketıl gibi bir şey var. Tencerenizi çaydanlığın üzerine koyup ısıtmaya çalışıyorsunuz. Oralarda sıkıntı var. Ama dediğim gibi benim yemek özelinde büyük bir sıkıntım olmadı. Mide hastasıyım ben, onu dert etmedim kendime. Düzenli olarak her ay döner gibi bir şey veriyorlar. Her ay tatlı veriyorlar. Bazen daha sık veriyorlar. Bunlar da açıkçası sağlık açısından bakınca çok anlayabilmiş değilim. Tansiyonla ilgili bir sağlık problemi yaşadım içeride.

“Yılbaşında mercimek verdiler”

– İçeride iki yılbaşı geçirdiniz, yılbaşında hangi yemekleri verdiler?

Yılbaşı gecesi mercimek yemeği yedik. Ben mercimeği çok severim, kara şimşek. Bir gün sonra Hürriyet’te Mehmet Yaşin’den okudum. İtalya’da yeni yıla girerken mercimek yemeği yemek çok geleneksel bir şeymiş. Çünkü yılın uğurlu geçeceğini gösterirmiş. Yaşin’i okuyunca çok gülmüştüm. “Bizim cezaevi yönetimi bunu bildiği için bize mercimek vererek bize ‘Yılınız iyi geçsin’ mesajı verdi” diyerek espri yapmıştım. Yılbaşıyla ilgili bir şey daha söyleyeyim, günde 8-9 saat kaldığınız avludan içeri kilitleniyorsunuz. Biz Akın Atalay’la beraberdik. Bir tane penceremiz var orada. “Akın abi kollarımızı dışarı uzatalım. Kollar özgür olunca bu bizi de özgürleştirecektir” dedim. Hani adettir ya, ne yaparsan öyle gider diye. Biz kolumuzu dışarı çıkartmıştık. Ben çıktım, Akın abi hâlâ içeride. Akın abinin içeride kalması beni kahrediyor. İçeride Anayasa Mahkemesi kararına rağmen, ki Şahin Alpay tahliye edildi, diğer gazetecilerin, hem HDP’li hem CHP’li milletvekillerinin, avukatların hâlâ tutuklu olması, zaten insanı kahreden bir noktaya getiriyor. Ama ben umut ediyorum ki demokrasi ve insan hakları adına bir şeyler değişecek Türkiye’de. Bunu da dayanışan kitleler sağlayacak.

Dışarıda bizimle fikir özgürlüğü için dayanışan birçok insan var. Biz hep şunu söyledik. “Sizin için ne yapabiliriz?” diyen herkese, her milletvekiline şunu söyledik: “Biz çok güçlü bir aileyiz, Cumhuriyet ailesi olarak. Biz şanslıydık. Bizim için bir şey yapmayın. Herkes için bir şey yapın. Çünkü fikir ve düşünce özgürlüğünden dolayı kim içerideyse onlar için bir şey yapmayın. Hiç adı duyulmamış insanlar da var. Bu şansı olmayan insanlar da var.” Ya da mahallelere göre, ayrım yapmamak lazım, “O bunu yapmıştı, o bunu yazmıştı” diye. Mahallenin değil, ilkelerin önemli olduğu, kutsandığı bir Türkiye olsun artık. Bizim arkadaşlarımız başkalarının da sesi oldu. Ama diğer gazeteler çok fazla dile getirmedi. Ama Cumhuriyet’in temel ilkesi şu: Kişiye özel değil, ilkelerin ve hukukun üstünlüğünün konuşulduğu bir konjonktürde herkesin hakkının konuşulduğu bir ülke ve medya düzeni hayal ediyoruz. T24 de bunları seslendiren yerlerden bir tanesi. Bu mecraların var olması çok önemli.

“Farklı bir ses duymak çok önemliydi”

– Silivri’de tutukluların birbirleriyle havalandırma yoluyla diyalog kurdukları söyleniyordu sık sık.

İnsanlar bağırıyor. Bizim karşımızda Osman Kavala vardı. Onla birkaç kere seslendik birbirimize. İlk başta biz 47’de kalıyorduk, 42’de Ahmet Şık’la Bülent Utku kalıyordu. Kapının altından birbirimize bağırmaya başladık. Emre İper tek başına kalıyordu, onla sesleniyorduk birbirimize. Çok nadir yapıyorduk ama… Genelde kapılardan çok fazla konuşmadık. Ama şunu söyleyeyim, bir ses duymak çok önemli. Farklı bir ses. O sesleri duymak çok çok önemliydi.,

“Rahatsızlanınca panik butonuna bastıktan 1 ,5 saat sonra dışarı çıkabildim”

– Sağlık hizmetleri nasıl, acil durumlarda neler yapıyorsunuz?

İçeride pek çok hasta tutuklu da var. Bunu kendi tecrübemden şöyle anlatayım. Bir sağlık problemi yaşadığım sırada bir panik butonu var, ona basmıştım. Önce bir gardiyan geliyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Daha sonra bir sağlık teknisyeni gelip o bakıyor. O da ikna olursa, askeri araca haber veriliyor, askerler geliyor. Sizi çıkartıp kampüsteki hastaneye götürüyorlar. Panik düğmesine basılmasından çıkana kadar geçen süreç yaklaşık 1 buçuk saat olmuştu. Bunu kendim için değil, diğer hasta tutuklular için söylüyorum. Oradaki sağlık sistemine daha hızlı ulaşma yolunun açılması gerek diye düşünüyorum.

“Nuriye ile Semih’i düşündük”

– İlaçlarınızı nasıl alıyordunuz?

Farklı farklı hastalıkları olan insanlar var. İlaçları dilekçeyle yazıyorsunuz. Kimilerine göre kutu olarak veriliyor. Uyku ilaçlarını da geceleri tepside teker teker dağıtıyorlardı. İlaç tepsisi var, her gece dağıtılıyor. Onları da açıkçası görmüştük. Bir tansiyon ilacı kullanıyordum. Tansiyonum yükselmişti, başım dönüyordu. Şu anda ihtiyaç hissetmiyorum. Özellikle sağlık problemi olan insanlarla ilgili devletin biraz daha farklı bir tutukluluk politikası yürütmesi gerekiyor. Bu arada tabii yüreğimiz ağzımızda Nuriye Gülmen’le Semih Özakça’yı izledik. Çok mutluyum, onlar hayata tutundular. Aladağ’daki kızlar gibi Nuriye ve Semih için de hep inşallah bu grev bitecek, işlerine dönecekler dedik. Ankara’ya da gidince Nuriye’ye de Semih’e de gitmek istiyorum.

“Şaka olsun diye birbirimizi uyutmadık, gece kahveleri içtik”

-Uyku düzeniniz nasıldı?

Uyku düzeni farklı olabiliyor insanların. Ben gündüz oturuyordum, gece uyuyordum. Bazı arkadaşlarımız gece daha çok oturmayı seviyorlardı. Dolayısıyla onların uyku saati olup ben uyanıkken onlara yaptığım espriler ve gece yarısı kahveleri vardı. Ahmet Şık bize gece yarısı kahvelerini sevdirdi. Gece yarısı kalkıyorduk, beraber kahve içiyorduk. Çok şanslıyım çünkü hakikaten kalbiyle konuşan insanlarla birlikteydim ben. Ahmet Şık kalbiyle konuşan bir insan. Akın Atalay, Mustafa Kemal Güngör, Bülent Utku… Uyku saatleri, yemek saatleri birbirinden farklı da olsa, güzel bir süreç yaşadık. Ahmet kardeşimdi, daha da kardeşim oldu. Akın abi, Mustafa abi, Bülent Utku. Diğerleri de var ama benim kaldığım insanlardı bunlar. Turhan Günay müthişti. Terörle Mücadele Şubesi’nde türkü söyledi bize. Biz Silivri’den Çağlayan’a götürülürken hep beraber türkü söyleyerek gittik. Mahkemelerde hep mutluyduk, güldük. Çünkü suçsuzduk. Cumhuriyet geleneğinin temsilcisiyiz. İlhan Selçuk’ların, Uğur Mumcu’ların. Türkiye’de Abdi İpekçi’lerin, Hrant Dink’lerin, Musa Anter’lerin, Metin Göktepe’lerin… O yüzden de şarkı söyleye söyleye gittik, söyleye söyleye geldik. Güldük ve yaşam için hep plan kurduk. O yüzden geceleri oturmalar, kahve içmeler, birbirini uyutmama şakaları vardı. Mutluyduk.

“Cezaevlerinde banyoların camını kağıtla, bayrakla kapatıyorlar”

– Cezaevinde banyolar dahil birçok kamera olduğu söyleniyor. Mahremiyet seviyesi nasıldı?

Banyoda kamera yok ama avluda bir kamera var, o banyoyu da görüyor. Avludaki kamera hem üst katı, hem banyoyu görüyor. O yüzden bir mahremiyet sorunu var. Ama bizim hayatta ne beynimizde, ne vücudumuzda saklayacak hiçbir şeyimiz yok. Biz orta yerdeki insanlarız. Tabii ki insan haklarına aykırı bir durum. Birçok insan banyonun olduğu yeri gazete kağıdıyla, bayrakla kapatmaya çalışıyor.

“Cumartesi Anneleri’nin desteği çok duygulandırdı”

– Çıktıktan sonra geçmiş olsun telefonları almışsınızdır. Aralarında ilginç diyebileceğiniz bir tanesi var mıydı?

Çok fazla telefon geldi. Türkiye’de birbiriyle aynı düşünmeyen her cenahtan insan aradı. Beni en çok etkileyeni söyleyeyim, Cumartesi Anneleri. Saat biri çeyrek geçe bizi dinlenme tesisine bıraktılar. Ailem, eşim, dostum, tanıdıklarım. Bir ara şöyle bir çıktığım zaman Cumartesi Anneleri’nden Hasan Ocak’ın annesi ve kardeşi Maside Ocak beni karşılamaya gelmişti. Hayatımın en mutlu anlarından bir tanesi benim için, çok mutlu etti, duygulandırdı beni. Bazen az olabilirsiniz ama o yürek çok aslında. Yürekli insanlar. Avukatlar. Adalet Nöbetleri. Cumartesi Anneleri. Türkiye’nin dört bir tarafından mektup geldi. Bu aralar çok çalışıyorum pek çıkamıyorum ama yola çıkınca gelip sarılanlar, yüzümüzü sevenler var. Saçımızı okşayanlar, annelerin gözümüzden öpmesi. Bu çok mutlu ediyor ve şunu gösteriyor. Türkiye’de sadece Cumhuriyet gazetesi değil, ifade özgürlüğü konusunda kim mücadele ediyorsa, insanlar sizi bağrına basıyor. Ama ben özellikle avukatlara, özellikle meslek örgütlerine, dostlara, bu dayanışmaya çok minnettarız. Bunu herkesten rica ediyorum, mahallelere ayırmadan kim ifade özgürlüğünden dolayı zordaysa, hapisteyse onun yanında olsun insanlar. Çünkü bu çok kutsal bir şey. Ne kadar demokratik olursak o kadar mutlu olacağız, yüzümüz gülecek. Herkesi düşünmeye, umutlanmaya ve gülmeye çağırıyorum. Düşünelim. Biz bu ülkenin aşıkları insanlarız. Memleketi yaşanabilir hale getirmek için demokratik ortamda çalışmalıyız. Birbirimize sahip çıkmalıyız, el ele tutuşmalıyız, birlikte bir yaşam manifestosu yazmalıyız. Birlikte her görüşten insanlar olarak sofralara oturmalıyız ve konuşmalıyız. Ama tabii barışı istemeliyiz, insan hakları ve demokrasiyi istemeliyiz. Bu bizi daha mutlu, daha farklı bir ülke yapacak.

Mapushane takvimine Akın Atalay’dan bir not: Murat bugün yemek yaptı, kıyamet işareti mi?

Murat Sabuncu, cezaevinde biriken dökümanları, gelen mektupları siyah bir çöp torbasında getirebilmiş Cumhuriyet’in binasına. Tamamını cezaevinde geçirdiği 2017 takvimini çıkartıyor. Üzerindeki her günde bir çentik var. Kendilerinin ve ailelerinin doğum günleri özel olarak daire içine alınmış. 11 Aralık tarihine düşülen not dikkat çekiyor. Akın Atalay, o gün için takvimin üzerine düştüğü notta “Murat Sabuncu’nun ilk kez yemek yaptığı gündür bugün. Kıyamet işareti mi?” diyor.

“Ne yemeği yapmıştınız?” diye sorunca Murat Sabuncu şunları söylüyor:

“Ufak bir kavurma almıştım, ilk kez yemek yaptım. Domates, biber almıştık. Annem, eşim, kardeşim, hep yemekleri onlar yaptılar, ben yedim. İlk yemeği o gün denemiştim. Akın abinin notu o. Bir yıl tuttum takvimde günleri, sonra vazgeçtim. Duvarlara çentik atıyordum, duvar çentik içindeydi. Baya parçalanmış, ama benim için çok önemli.”

önceki yazı

Aziz Yıldırım: Fenerbahçe taraftarı bölünmüştür, Ali Koç'u tebrik ediyorum

Sonraki yazı

Tr724 | 20 Mart Salı Gazeteniz

Yorum yapın

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir