AnaSayfa»Yazarlar»Kemal Ay»MHP’liler AKP Türkiye’sinde yaşayabilir mi? [Haber-Analiz: Kemal Ay]

MHP’liler AKP Türkiye’sinde yaşayabilir mi? [Haber-Analiz: Kemal Ay]

3
Paylaşımlar
Pinterest Google+

Babam, Alparslan Türkeş’i çok severdi. Tipik bir orta Anadolu ailesi olarak, milliyetçi bir ev ortamımız vardı. Türkeş’in konuk olduğu TV programları seyredilirdi. Öldüğünde, babam yerinde duramadı. Kalktı, Ankara’ya mezarında nöbet tutmaya (Türkeş’in ölümünün ardından bir süre ülkücüler mezarda nöbet tutmuşlardı) gitti. Annem, siyasetçilere yönelik böylesi ‘sevgilere’ bir anlam veremiyordu ama 12 Eylül’ü yaşamış babam için Alparslan Türkeş, sadece bir siyasetçi değildi muhtemelen.

2001 krizinden ve Bülent Ecevit’le koalisyon kurmasından ötürü Devlet Bahçeli’ye kızgındı babam. Hiç de ısınamadı. Hiçbir zaman bize siyaset konusunda kesin nasihatler etmedi. Çocuklarının ülkü ocaklarına gitmesini hiç istemedi. MHP’lilik çok önceden aslında ‘rafa kaldırılmıştı’. Sadece, partinin getirdiği belirli bir çevre, bazı alışkanlıklar ve dozunda bir milliyetçilik kalmıştı geriye. 2002 seçimlerine girerken, küskün MHP’lilerin bir kısmı AKP’ye, bir kısmı Genç Parti’ye oy verdi. MHP’nin baraj altında kaldığı bu seçimde, bizim ailede de AKP revaçtaydı. Ancak babam sandıktan dönünce, “Üç hilali görünce aklıma dedem geldi,” diyecekti. Alparslan Türkeş’ten ‘dedem’ diye bahsederdi.

Merkez sağ seçmeni

2002’de MHP’den uzaklaşan seçmen, AKP’yi Meclis’te yalnız bırakmamak için olsa gerek, yeniden partisine dönmüştü. Bunda, 2007’deki Cumhurbaşkanlığı oylamasına katılmayarak 367 rezaletinin yaşanmasına sebep olan ANAP (Erkan Mumcu) ve DP’nin de (Mehmet Ağar) payı büyüktü elbette. Seküler, milliyetçi, düşünce olarak muhafazakâr ama yaşayış olarak daha liberal ‘merkez sağ seçmeni’, AKP’den hâlâ çekiniyordu aslında.

MHP’nin yüzde 10’a yaklaşan bir ‘kemik oyu’ olduğu konuşulurdu hep. Ancak partinin ‘patlama’ yapabilmesi ancak bu ‘merkez sağ’ seçmeni tamamen ikna edebilmesiyle olabilirdi. Daha eğitimli, daha dünyaya açık bir vitrini olsaydı MHP’nin, gerek öncesinde, gerekse 7 Haziran 2015 seçimlerinde daha fazla oy alabilir, iktidara yürüyebilirdi. Ancak Bahçeli partiyi hep belirli bir ‘rampada’ tutmakla yetindi. Riske girmedi, yönetime talip olmadı, muhalefeti yeterli gördü.

Derin devlet ilgisi

Bir zamanlar Başbakan danışmanlığı da yapmış meşhur bir gazeteci, Devlet Bahçeli’nin nasıl siyasi kararlar verdiğini şöyle anlatmıştı: Ankara’daki genel merkeze siyah Mercedes araçlar gelir, içinden siyah gözlüklü adamlar iner ve Devlet Bey’le toplantı yaparlar. Ardından Devlet Bey çıkar ve partinin nasıl bir politika izleyeceğini açıklar. Buna benzer fısıltıları MHP’yi bilen başka gazetecilerden de dinlediğim için pek şaşırmamıştım.

Ama şaşırmamamı sağlayan şeylerden birisi de, eskiden beri MHP’nin derin devletle olan ilişkisiydi. Haluk Kırcı, Abdullah Çatlı hatta Mehmet Ali Ağca gibi isimler, partide her daim sevilen, sayılan figürlerdi. Çatlı’nın ‘devlet adına’ yasa dışı işlere bulaşmış olması bir ‘gurur vesilesi’ olarak anılırdı hep. Neticede Osman Sınav’ın en büyük projesi Kurtlar Vadisi, böyle bir algıdan yola çıkmış, “Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de şereflidir” sözünü bir neslin bilinçaltına kazımıştı.

Bahçeli partiyi ‘sokağa çıkarmadı’

MHP’nin 12 Eylül öncesi şiddete, sonrasında ise ‘derin devlete’ olan merakı, Devlet Bahçeli döneminde hep “Ülkücüleri sokağa çıkartmama” faziletinin arkasına saklandı. Eğer bir gazeteci Bahçeli hakkında olumlu konuşmak isterse, “Ülkücüleri sokağa çıkartmıyor, barış ortamını koruyor” derdi. PKK terörünün zirve yaptığı zamanlarda bile Bahçeli, lafını hiç esirgemedi ama aktif bir siyaset izlemekten kaçındı.

Bu durum, MHP’nin inişli çıkışlı oy oranları üzerinden iktidar hesapları yapılmasına yol açacaktı. 7 Haziran seçimlerinde AKP’nin Kürt politikasından hoşlanmayan milliyetçi seçmen yeniden MHP’ye dönmüştü ancak Bahçeli, ‘yüzde 60’lık muhalefet bloku’ oluşmasını istemedi. Anlaşılır sebep, HDP ile ittifak görüntüsünden kaçınmaktı. Ancak HDP’nin ‘dışarıdan destekleyeyim’ teklifine de sıcak bakılmıyordu. Ardından gelen ‘terör dalgası’ ve AKP’nin PKK ile bütün müzakereleri çöpe atması, MHP’deki ‘milliyetçi seçmenin’ yeniden AKP’ye dönmesini sağladı.

Fikirler benzeşiyor ama…

MHP’nin doğal seçmeninin yaşam tarzı uyuşmasa da, ülkeyle ilgili fikirleri, şu anki AKP ile bir hayli örtüşüyor. Milliyetçilik, bağımsızlık, anti-Batıcılık, Kürtlere yönelik öfke, ‘büyük devlet’ vurgusu, zaten MHP’lilerin arayıp da bulamadığı şeyler. Dahası Kurtlar Vadisi, uzunca bir zamandır AKP Gençlik Kolları’nın da favori dizisi. Onlar da, MHP’li gençler gibi kirli sakal, takım elbise, nargile sarmalında yaşıyor. ‘Güçlü lider’, ‘muzaffer ordu’ her iki taban için de aynı ölçüde önemli.

Eskiden Erdoğan seçim mitinglerinde milliyetçi söylem kullanırsa, liberal görünümlü yandaş yazarlar, “Seçim için yapıyor, icraata bakalım” derlerdi. Artık bu türlü ‘oyunlar’ yapma zahmetine bile girmiyorlar. Zira, o yollardan geçildi. Erdoğan artık baştan ayağa aşırı-milliyetçi popülist bir lider. Etrafındakiler de bu yeni ‘establishment’ (yerleşik düzen) değerlerini hemen satın aldı.

Yandaşlar arasında yer var mı?

Evet, iki parti şu an çok yakın ‘ideallere’ sahip ancak MHP içinde beliren şüphelerden birisi ‘yandaşlık’ meselesi. MHP’liler şu sıralar bürokraside ve çeşitli ihalelerde ‘sus payı’ alsalar da, uzun vadede MHP’lilerin bir Erdoğan-istan’da yaşama şansı yok. Burhan Kuzu’nun dediği gibi Başkanlık Sistemi gelirse, MHP diye bir parti kalmayacak. MHP’liler de siyasî arenada bir alternatif bulamayıp ya AKP’ye oy verecekler ya da (eğer kapatılmazsa) CHP’ye yanaşacaklar.

Tabi bunlar olan bitenin ‘görünen yüzü’. Perde arkasında ne gibi pazarlıklar dönüyor bilemiyorum. Bahçeli, “Cumhurbaşkanı yardımcılığı ve partisine 5 bakanlık” karşılığı anlaşmış, diyenler de var, AKP’yi tuzağa sürüklüyor, ilk Cumhurbaşkanlığı seçiminde Abdullah Gül’ü destekleyecek diyenler de.

Ancak daha geniş açıdan bakınca, Erdoğan’ın ‘sağ seçmeni’ tek bir potada eritme ve iki kutuplu bir toplum inşa ederek, ‘muhafazakâr kesime’ (ve tabi ki aslında kendine) uzuuun bir iktidar bahşetme projesinin devrede olduğu anlaşılıyor. Bahçeli’den ya da AKP içinden bir sürpriz bekleyenler, muhtemelen yanılıyor. Anayasa paketinin referanduma gitmesi hâlinde, sandıktan bir şekilde ‘evet’ oyu çıkacağı da aşikâr. (İlk oylamadan 338 oy çıktı. Maddeler tek tek görüşülürken de pek değişiklik olacağa benzemiyor.)

İki parti tabanı arasındaki fark

AKP ile MHP arasında ama, çok daha temel bir fark var. Babamın gençliğindeki heyecanları, idealleri ile dedemin yaşlılığında kavuştuğu ‘konformizm’ (bağnazlık da denebilir) arasındaki fark biraz bu. Ama daha çok, benim açımdan şu anekdotta beliriyor bu fark: Barış Manço öldüğü gün, babam sofrada ağlamıştı. Sonra da bütün kasetlerini alıp getirdi eve. Günlerce dinledik birlikte. Çünkü Barış Manço demek, onun gençliği demekti. Birkaç gün sonra dedeme gittiğimde, heyecanla babamın ağladığını anlatmıştım. Dedemse Manço’nun uzun saçlarına atıfta bulunarak, “Papaz kılıklı adam, neyine ağlıyorsunuz?” diye kızmıştı.

MHP’lilerin böyle bir Türkiye’de yaşamak isteyeceklerini sanmıyorum. AKP’nin Arap sermayeli yaşam tarzı dayatması, MHP’liler için fazlasıyla ‘boğucu’ gelecektir. Aslına bakarsanız, bugün AKP’ye oy veren pek çok Anadolu insanı da, giderek daralan yaşam alanından bir gün şikayetçi edecek ama iş işten geçmiş olacak…

Önceki Yazıları:
Çözüm küresel mi yerel mi? - 12 Ara 2017
Ahmedinecat ve ‘ekonomik cihat’ yılları - 05 Ara 2017
Putin, Ortadoğu’ya barış getirebilir mi? - 29 Kas 2017
Dünyanın sizin hiç bakmadığınız tarafı - 27 Kas 2017
İyi Parti, siyasetin neresinde [Türk Sağı’nın hikâyesi-25-Son] - 23 Kas 2017
Alternatifsizlik, Türk Sağı’nı tüketirken… [Türk Sağı’nın hikâyesi-24] - 21 Kas 2017
İslamcı kültür kodlarının sağ siyasete etkisi [Türk Sağı’nın hikâyesi-23] - 13 Kas 2017
AKP ne zaman Erdoğan’ın partisi oldu? [Türk Sağı’nın hikâyesi-22] - 09 Kas 2017
Acemi muhalefet, halkı iktidara mecbur eder [Türk Sağı’nın hikâyesi-21] - 06 Kas 2017
Melez desenlerin iktidarı [Türk Sağı’nın hikâyesi-20] - 02 Kas 2017
önceki yazı

Washington Ankara’nın restini gördü mü? [Adem Yavuz Arslan]

Sonraki yazı

Tek adam rejimi ve karşı devrim... [Erhan Başyurt]

Yorum yapın

Değerli Okurumuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir